س و ي (SWY)
S-v-y
أَبَيْنَا فَلاَ نُعْطِي السَّوَاءَ عَدُوَّنَا -256
256- Reddettik, biz düşmanlarımıza âdil davranmayız.
اِسْتَوَى : İki anlamda kullanılır:
Bir: İki ve daha fazla fâil alır: اِسْتَوَى زَيْدٌ وَعَمْرٌو فِي كَذَا : Şu konuda Zeyd ve Amr eşit oldular. لاَ يَسْتَوُونَ عِنْدَ اللّهِ : Bunlar, Allah katında eşit olmazlar (9/Tevbe 19).
İki: Bir şeyin kendi zatındaki dikilmesi/doğrulması için kullanılır: ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى : Üstün akıl sahibi (melek), doğruldu (53/Necm 6); فَإِذَا اسْتَوَيْتَ أَنْتَ وَمَنْ مَعَكَ عَلَى الْفُلْكِ : Sen ve yanında bulunanlar gemiye yerleştiğiniz zaman (23/Mü’minûn 28); لِتَسْتَوُوا عَلَى ظُهُورِهِ : Onların sırtlarına binip-doğrulmanız için (43/Zuhruf 13); فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ : Gövdesi üzerine dikilmiş (48/Fetih 29). اِسْتَوَى فُلاَنٌ عَلَى عَمَالَتِهِ : Falan kişi ücretinin başına dikildi.
اِسْتَوَى أَمْرُ فُلاَنٍ : Falan kişinin işi düzeldi. Bu fiil ( عَلَى ) ile muteaddî olduğu zaman istilâ anlamına gelir: الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى : Rahmân, Arş’a istivâ etmiştir/hükümranlığı altına almıştır (20/Tâhâ 5). Bazılarına göre âyetin manası şudur: Gök ve yerdekiler Allah’a istiva etmiştir; yani onların tümü, Allah’ın onları düzeltmesiyle O’nun isteğine göre istikâmet bulmuştur/yerli yerinde olmuştur. Şu âyet de bu anlamdadır: ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء فَسَوَّاهُنَّ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ : Sonra planını göklere uygulayıp onları yedi gök şeklinde düzenleyen O’dur (2/Bakara 29).
Diğer bazıları ise âyeti şöyle yorumlamaktadır: Allah’a göre her şey eşittir. Hiçbir şey başka bir şeyden Allah’a daha yakın değildir. Zira Allah, bir mekânda olup da diğer bir mekânda olmayan cisimler gibi değildir.
Bu fiil ( إِلَى ) edatıyla muteaddî olduğu zaman, ya bizzat veya tedbir/plânlama yoluyla mef’ûle ulaşma anlamına gelir. Şu âyet ikinci şıkla alâkalıdır: ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ : Sonra duman (gaz) hâlinde bulunan göğe şekil verdi (41/Fussilet 11). Bir şeyin tesviyesi, o şeyi, ya yükseklikte veya alçaklıkta düzeltmektir.
اَلَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ : O Allah ki seni yarattı, seni düzgün kıldı (82/İnfitar 7); yani senin yaratılışını, hikmetin gerektiği ölçüde yaptı. وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا : Nefse ve onu biçimlendirene and olsun (91/Şems 7) âyeti, Yüce Allah’ın nefse destek yaptığı güçlere işarettir. Bundan dolayı eylem nefse nispet edildi. Bundan başka bir yerde zikredildi ki; fiil, fâile nispet edilebildiği gibi, âlete ve fiilin muhtaç olduğu diğer şeylere de nispet edilebilir. Örneğin سَيْفٌ قَاطِعٌ /keskin kılıç, gibi. Bu yorum, “ وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا : Nefse ve onu biçimlendirene and olsun”, yani Allah’a and olsun, şeklindeki yorumdan daha uygundur. Çünkü ( ما ) Yüce Allah için kullanılamaz, zira bu kelime, cins anlamı için konulmuştur. Ayrıca onun Allah için kullanıldığına dair sahih bir rivâyet de yoktur.
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ اْلاَعْلَى * الَّذِي خَلَقَ فَسَوَّى : Yüce Rabbinin ismini eksikliklerden uzak tut * O ki yarattı, düzene koydu (87/A’lâ 1-2) âyetinde ise fiil Yüce Allah’a nispet edilmiştir. Şu âyetlerde de aynı durum söz konusudur: فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي : Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde (15/Hicr 29); رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوَّاهَا : Göğün tavanını yükseltti ve onu düzenledi (79/Naziât 28). Göğün düzeltilmesi, inşasını ve şu âyette zikredilen süslenmesini de içermektedir: إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ : Biz en yakın göğü bir ziynetle, yıldızlarla süsledik (37/Sâffât 6).
Miktar ve keyfiyet/nitelik açısından ifrat ve tefritten korunan şeye سَوِيّ denir: ثَلاَثَ لَيَالٍ سَوِيًّا : Tam üç gece (19/Meryem 10); فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ أَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ : Yakında bileceksiniz dosdoğru yolu izleyenler kimlermiş (20/Tâhâ 135).
رَجُلٌ سَوِيٌّ : Ahlak ve hilkati/yaradılışı ifrat ve tefritten korunmuş adam. بَلَى قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ : Evet, onun parmak uçlarını düzenlemeye gücümüz yeter (75/Kıyamet 4). Bazıları bu âyeti şöyle yorumlamaktadır: Onun avucunu devenin topuğu gibi parmaksız yapmaya gücümüz yeter.
Diğer bazılarına göre ise âyetin manası şöyledir: Onun bütün parmaklarını aynı ölçüde yaparız ki onlarla faydalanmasın. Nitekim parmakların uzunluk ve biçimlerinin farklı olmasındaki hikmet açıktır; çünkü bir şeyi tutmada parmakların birbirleriyle yardımlaşmaları için onların birbirlerinden farklı olmaları gerekir.
فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُم بِذَنبِهِمْ فَسَوَّاهَا : Rableri de, günâhları yüzünden azâbı başlarına geçirip, orayı dümdüz etti (91/Şems 14); yani onların memleketlerini yerle bir etti. Tıpkı şu âyet gibi: وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَى عُرُوشِهَا : Bağ, çardakları üzerine yıkılmış kalmıştı (18/Kehf 42).
Kimisine göre de âyetin anlamı şöyledir: Onların memleketlerini kendileriyle birlikte dümdüz etti. Tıpkı şu âyet gibi: لَوْ تُسَوَّى بِهِمُ اْلأَرْضُ : Yerle bir olmak isteyecekler (4/Nisâ 42). Bu, kâfirlerin diliyle söylenen şu söze işarettir: وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَا لَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا : Kâfir: “Keşke ben, toprak olsaydım!” der (78/Nebe’ 40).
مَكَانٌ سُوًى وَسَوَاءٌ : Vasat/orta bir yer. Ayrıca şöyle de denir: سَوَاءٌ وَسِوًى وَسُوًى : Yani onun her iki tarafı eşittir. Bu kelime hem sıfat, hem zarf olarak kullanılır. Fakat onun aslı mastardır: فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ : Baktı onu cehennemin ortasında gördü (37/Sâffât 55); عَسَى رَبِّي أَنْ يَهْدِيَنِي سَوَاءَ السَّبِيلِ : Umarım Rabbim beni doğru yola iletir (28/Kasas 22); فَانْبِذْ إِلَيْهِمْ عَلَى سَوَاءٍ : Sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran (8/Enfâl 58); yani âdil bir hükümle. تَعَالَوْا إِلَى كَلَمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ : Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin (3/Âl-i İmran 64); سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ : Onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir; inanmazlar (2/Bakara 6); سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَسْتَغْفَرْتَ لَهُمْ أَمْ لَمْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ لَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَهُمْ : Onlar için mağfiret dilesen de, mağfiret dilemesen de onlar için birdir; Allah onları bağışlamayacaktır (63/Münafikun 6); سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَجَزِعْنَا أَمْ صَبَرْنَا مَا لَنَا مِنْ مَحِيصٍ : Artık biz sızlansak da, sabretsek de birdir; bizim için kurtuluş yoktur (14/İbrahim 21); yani bu her iki durum, fayda vermeme konusunda eşittir. سَوَاءً الْعَاكِفُ فِيهِ وَالْبَادِ : İster yerli olsun, ister dışarıdan gelen olsun farketmez (22/Hac 25).
Bazen سِواى ve سَوَاء kelimeleri, غَيْر /başka anlamında kullanılırlar. Şair şöyle der:
فَلَمْ يَبْقَ مِنْهَا سِوَى هَامِدٍ -257
257- Ondan sönük bir şeyden başkası kalmadı.
Diğer bir şair de şöyle der:
وَمَا قَصَدَتْ مِنْ أَهْلِهَا لِسِوَائِكَا -258
258- [Deve], onun halkından senden başkasına yönelmedi.
عِنْدِي رَجُلٌ سِوَاكَ : Benim yanımda, senin yerinde ve sana karşılık bir adam vardır. سِيّ, مُسَاوِي anlamındadır; tıpkı عِدْل ’in مُعَادِل ve قِتْل ’in مُقَاتِل anlamında olduğu gibi. سِيَّانِ زَيْدٌ وَعَمْرٌو /Zeyd ve Amr eşittir, dersin. أَسْوَاء kelimesi سِيّ ’in çoğuludur; tıpkı نَقْض-أَنْقَاض gibi. قَوْمٌ أَسْوَاءٌ وَمُسْتَوُونَ /Birbirlerine eşit olan toplum, denir.
مُسَاوَاة kelimesinin fiyat biçilen şeylerde kullanımı meşhurdur: هَذَا الثَّوْبُ يُسَاوِي كَذَا : Bu elbise şu kadar para eder. Bu kelime, سَاوَاهُ فِي الْقَدْرِ /Onunla aynı seviyede oldu, sözünden gelmektedir. Allah buyurur ki: حَتَّى إِذَا سَاوَى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ : (Zu’l-Karneyn) iki dağın arasını (demir kütleleriyle doldurtup dağlarla) aynı seviyeye getirince (18/Kehf 96).