ف د ي (FD̃Y)
F-d-y
Denir ki: فَدَيْتُهُ بِمَالٍ : Ona karşılık mal verdim; فَدَيْتُهُ بِنَفْسِي : Kendimi ona feda ettim; فَادَيْتُهُ بِكَذَا : Ona karşılık falan şeyi fidye verdim. Allah buyurur ki: وَإِنْ يَأْتُوكُمْ أُسَارَى تُفَادُوهُمْ : Size esir olarak geldikleri takdirde fidye vererek kendilerini kurtarıyorsunuz (2/Bakara 85). تَفَادَى فُلاَنٌ مِنْ فُلاَنٍ : Yani falan kişi, falan kişinin harcadığı bir şeyden korundu. وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ : Ona büyük bir kurbanlık fidye verdik (37/Sâffât 107).
اِفْتَدَى : Kendi canına karşılık fidye verdi: فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا يُقِيمَا حُدُودَ اللَّهِ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا فِيمَا افْتَدَتْ بِهِ : Siz karı ile kocanın, Allah’ın sınırlarını, hakkıyla muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz, kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki taraf için de sakınca yoktur (2/Bakara 229); وَإِنْ يَأْتُوكُمْ أُسَارَى تُفَادُوهُمْ : Size esir olarak geldikleri taktirde fidye vererek kendilerini kurtarıyorsunuz (2/Bakara 85). مُفَادَاة : Düşman tarafın esirlerini iade edip, onların ellerindeki kendi esirlerini geri almaktır. Allah buyurur ki: لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنَى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ : Rablerinin çağrısına gelenlere en güzel karşılık vardır. O’nun çağrısına uymayanlar ise, yeryüzünde olan her şey ve daha bir katı onların olsa, kurtulmak için fidye verirlerdi (13/Ra’d 18); وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْسٍ ظَلَمَتْ مَا فِي الْأَرْضِ لَافْتَدَتْ بِهِ : Yeryüzünde bulunan her şey, zulmeden kimsenin olsaydı, onu fidye verirdi (10/Yûnus 54); إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ : İnkârcılar, yeryüzündekilerin hepsine ve bir o kadarına da sahip olsalardı ve onları kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verselerdi kendilerinden kabul edilmezdi (5/Mâide 36); إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْ أَحَدِهِمْ مِلْءُ الْأَرْضِ ذَهَبًا وَلَوِ افْتَدَى بِهِ : İnkâr edip inkârcı olarak ölenler, dünya dolusu altını fidye olarak verseler dahi kendilerinden kabul edilmeyecektir (3/Âl-i İmrân 91); يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ ...: Günâhkâr, o günün azabından kurtulmak için fidye vermek ister: Oğullarını (70/Meâric 11).
İnsanın, kusurda bulunduğu bir ibâdetten dolayı kendi nefsini korumak için verdiği mala da فِدْيَة denir: فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ بِهِ أَذًى مِنْ رَأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ : Sizden her kim hasta olursa yahut başından bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir (2/Bakara 196); وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ : Oruca [zorla] güç yetirenlere bir yoksulu doyuracak kadar fidye vermeleri gerekir (2/Bakara 184).