Sözlük

ر ا ي (RÊY)

مَاءٌ رَوَاءٌ وَرِوًى : Çok kandıran su. رِوًى kelimesi, عِدًى ve مَكَانًا سِوًى (Uygun bir yer) (20/Tâhâ 58) veznindedir. Şair şöyle der:
مَنْ شَكَّ فِي فَلْجٍ فَهَذَا فَلْجُ *** مَاءٌ رَوَاءٌ وَطَرِيقٌ نَهْجُ -209
209- Kim Felc’te kuşku duyarsa işte bu Felc’tir;
Kandıran bir su ve açık bir yol.

هُمْ أَحْسَنُ أَثَاثًا وَرِئْيًا : Onlar daha varlıklı ve daha gösterişli idiler (19/Meryem 74). Âyette geçen رِئْيًا kelimesi, hemzesiz okuyanlara göre رَوِيَ kökünden gelmektedir. Buna göre, “Sanki güzellikte doyuma ulaşmıştır”, anlamında olur. Hemzeli kıraate göre ise, “Güzelliğinden dolayı dikkatle bakılan şey”, anlamındadır.
Kimisine göre de söz konusu kelime, رَأَى kökünden olup hemzesi hazfedilmiştir. رِيّ : Görünen güzelliğe denir. رُوَاء (Güzel manzara) da bu kökten gelir. Kimisine göre ise, رَأَيْتُ kökünden dönüşmüştür.
Ebû Ali el-Fesevî şöyle der: مُرُوءَة kelimesinin, حَسُنَ فِي مِرْآَةِ الْعَيْنِ /Göz nazarında güzel oldu, sözünden geldiği söylenmektedir. Fakat bu doğru değildir. Çünkü مِرْآَة kelimesindeki ( م ) harfi, kelimenin aslına ilavedir; مَرُوءَة ise فَعُولَة veznindedir. أَنْتَ بِمَرْأَى وَمَسْمَعٍ : Sen görülecek ve işitilecek yerdesin; yani sen yakın bir yerdesin. Bu söz أَنْتَ مِنِّي مَرْأَى وَمَسْمَعٌ şeklinde ( ب ) harfinin atılmasıyla da telâffuz edilmektedir. مَرْأَى (görülen yer) kelimesi, مَفْعَل vezninde olup رَأَيْتُ fiilinden gelmektedir.

رَأْى : Bu kelimenin ikinci harfi hemze, üçüncü harfi ise ya’dır. Nitekim Araplar bu kökten, رُؤْيَة kelimesini türetirler. Şair bu iki harfi birbirleriyle değiştirerek şöyle der:
وَكُلُّ خَلِيلٍ رَاءَنِي فَهُوَ قَائِلٌ *** مِنْ أَجْلِكَ: هَذَا هَامَةُ الْيَوْمِ أَوْ غَدِ -207
207- Beni gören her dost der;
Senin için: Bu (adam), bugünün veya yarının lideridir.

Bu kökten gelen muzari fiilden hemze hazfedilir; تَرَى، يَرَى، نَرَى şeklinde gelir. Kur’ân’da da şöyle geçmektedir: فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا : Eğer insanlardan birini görürsen (19/Meryem 26); رَبَّنَا أَرِنَا الَّذَيْنِ أَضَلانَا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ : Rabbimiz, bizi saptıran cin ve insanları bize göster (41/Fussilet 29). Âyette geçen أَرِنَا sözü, أَرْنَا [râ harfinin sükûnuyle] şeklinde de okunmuştur. رُؤْيَة : Görünen şeyi farketmektir. Bu da nefsî güçlere göre farklı kısımlara ayrılır:
1- Duyu ve onun yerine geçen şeylerle görmek: لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ * ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ : Siz cehennemi göreceksiniz * Sonra onu gözünüzle apaçık göreceksiniz (102/Tekâsür 6-7); وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ تَرَى الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى اللَّهِ وُجُوهُهُمْ مُسْوَدَّةٌ : Allah’a yalan uyduranların kıyâmet günü yüzlerinin kapkara kesildiğini görürsün (39/Zümer 60). Şu âyetteki görmek, duyuların yerine geçmektedir; zira Yüce Allah duyularla görmekten münezzehtir: فَسَيَرَى اللّهُ عَمَلَكُمْ : Allah, yaptığınızı görecektir (9/Tevbe 105). إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ : O ve kabilesi sizin onları görmediğiniz yerden sizi görürler (7/A’râf 27).
2- Hayal ve tasavvur ile görmek: أَرَى أَنَّ زَيْدًا مُنْطَلِقٌ : Zeyd’in serbest olduğunu görmekteyim/hayal etmekteyim. Şu âyet de bu anlamdadır: وَلَوْ تَرَى إِذْ يَتَوَفَّى الَّذِينَ كَفَرُوا الْمَلآئِكَةُ : İnkâr edenlerin canlarını melekler alırken bir görseydin (8/Enfâl 50).
3- Tefekkür ile görmek: إِنِّي أَرَى مَا لاَ تَرَوْنَ : Ben sizin görmediğinizi görüyorum (8/Enfâl 48).
4- Akıl ile görmek. Şu âyet bu anlamdadır: مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى : Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı (53/Necm 11). Şu âyet de bu anlama hamledilmiştir: وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى : Andolsun onu bir kez daha görmüştü (53/Necm 13).
رَأَى fiili iki mef’ûl aldığında ilim anlamına gelir: وَيَرَى الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ : Kendilerine ilim verilmiş olanlar görüyorlar/biliyorlar ki.. (34/Sebe’ 6); إِن تَرَنِ أَنَا أَقَلَّ مِنكَ مَالًا وَوَلَدًا : Her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da (18/Kehf 39).
أَرَأَيْتَ fiili أَخْبِرْنِي gibi kullanılır. Ona ( ك ) zamiri eklenir; (ت ) zamiri de tesniye, cemi ve te’nis formlarında olduğu gibi kalır; değişiklik tâ’de değil, kâf’te meydana gelir: أَرَأَيْتَكَ هَذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ : Şu benden üstün yaptığını gördün (17/İsra 62); قُلْ أَرَأَيْتُكُم : De ki: “Kendinizi hiç düşündünüz mü?” (6/En’âm 40); أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى : Gördün mü o engelleyeni? (96/Alak 9); قُلْ أَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ : De ki: Allah’tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü? (46/Ahkaf 4).
قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ اللَّيْلَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ : De ki: “Gördünüz mü/Ne dersiniz, eğer Allah üzerinizde geceyi tâ kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse?” (28/Kasas 71); قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ كَانَ مِنْ عِندِ اللَّهِ وَكَفَرْتُم بِهِ : De ki: “Gördünüz mü/Ne dersiniz, eğer bu Kur’ân Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz (46/Ahkaf 10); قَالَ أَرَأَيْتَ إِذْ أَوَيْنَا إِلَى الصَّخْرَةِ : Gördün mü! dedi. Kayaya sığındığımız vakit (18/Kehf 63). Bütün bu âyetlerde uyarı anlamı vardır.
رَأْي : Nefsin/kişinin, zann-ı galip ile iki zıttan birine inanmasıdır. Şu âyet bu anlamdadır: يَرَوْنَهُمْ مِثْلَيْهِمْ رَأْيَ الْعَيْنِ : Onları, göz görmesiyle kendilerinin iki katı görüyorlardı (3/Âl-i İmran 13). Yani onları, gözle görmenin gerektirdiği ölçüde, kendilerinin iki katı olduklarını zannediyorlardı. فَعَلَ ذَلِكَ رَأْيَ عَيْنِي veya رَاءَةَ عَيْنِي /Bunu gözümün önünde yaptı, denir.
رَوِيَّة ve تَرْوِيَة : Bir şey hakkında düşünmek; kanaat sahibi olmak için akla gelen düşünceler arasında tercih yapmaktır. مُرْتَئِي ve مُرَوِّي : Tefekkür eden/düşünen. رَأَيْتُ fiili ( إِلَى ) edatıyla muteaddî olduğunda, ibret almaya sevkeden nazar/düşünme anlamına gelir: أَلَمْ تَرَ إِلَى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ : Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin/ mi?/düşünmedin mi? (25/Furkân 45). بِمَا أَرَاكَ اللّهُ : Allah’ın sana gösterdiği şekilde (4/Nisâ 105); yani sana öğrettiği ve bildirdiği şekilde. رَايَة : Görünsün diye dikilen alâmet/işaret.
مَعَ فُلاَنٍ رَئِيٌّ مِنَ الْجِنِّ : Falan kişiyle birlikte bir peri var. Deve gebe olup, gözle görülecek kadar belirgin olduğunda; أَرْأَتِ النَّاقَةُ فَهِيَ مُرْءٍ denir. رُؤْيا : Uykuda görünen şey/rüya. Bu kelime فُعْلَى veznindedir. Kimi zaman hemzesi tahfif edilip vav ile okunur. Hadiste şöyle geçer: لَمْ يَبْقَ مِنْ مُبَشِّرَاتِ النُّبُوَّةِ إِلاَّ الرُّؤْيَا : Nübuvvetin haber vericilerinden sadece rüya kalmıştır.”
لَقَدْ صَدَقَ اللَّهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ : Andolsun, Allah, Elçisinin rüyâsını doğru çıkardı (48/Fetih 27): وَمَا جَعَلْنَا الرُّؤيَا الَّتِي أَرَيْنَاكَ إِلاَّ فِتْنَةً لِلنَّاسِ : Sana gösterdiğimiz rüyayı sadece insanlar için bir imtihan kılmışızdır (17/İsra 60). فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ : İki topluluk birbirini gördüklerinde (26/Şu’arâ 61). Yani, onlardan her biri diğerini görecek şekilde birbirine yaklaştıklarında ve karşı karşıya geldiklerinde
Hz. Peygamber’in şu hadisi de bu anlamdadır: لاَ تَتَرَاءَى نَارُهُمَا : Onların ateşi birbirine karşı gelmez. مَنَازِلُهُمْ رِئَاءُ : Evleri karşı karşıyadır. فَعَلَ ذَلَكَ رِئَاءَ النَّاسِ : Şunu insanlara gösteriş için yaptı.
مِرْآَة /Ayna: Eşyanın suretinin göründüğü şeydir. Bu kelime مِفْعَلَة vezninde olup رَأَيْتُ kökünden gelmektedir. Tıpkı مِصْحَف ’ın صَحَفْتُ ’den geldiği gibi. Çoğulu ise مَرَائِي şeklinde gelir. رِئَة /Akciğer: Kalpten yayılan organ. Çoğulu da kendi lafzından رِؤُون şeklinde gelir. Şair Ebû Zeyd şöyle der:
فَغِظْنَاهُمُو حَتَّى أَتَى الْغَيْظُ مِنْهُمُو *** قُلُوبًا وَأَكْبَادًا لَهُمْ وَرِئِينَا -208
208- Onları öyle kızdırdı ki, kızgınlık ulaştı;
Onların kalp, karaciğer ve akciğerlerine.

رَأَيْتُهُ : Ciğerine vurdum.

Kur'an'da geçtiği ayetleri gör →