ش ه د (ŞHD̃)
Ş-h-d
Hazır bulunulan yere مَشْهَد denir. Kocası yanında bulunan kadına مُشْهِد denir. مَشْهَد ’in çoğulu مَشَاهِد şeklinde gelir. Bu anlamdan gelen مَشَاهِدُ اْلحَجِّ , meleklerin ve iyi insanların hazır bulundukları hac bölgesinin kutsal yerleridir; bazılarına göre ise hac ibâdetlerinin yapıldığı yerlerdir. Allah buyurur ki: لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ : Kendilerine ait bir takım menfaatlere şahit/tanık olsunlar (22/Hac 28); وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ : Mü’minlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun (24/Nûr 2); مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ أَهْلِهِ : Onun ailesinin öldürülüşüne şahit olmadık (27/Neml 49); yani, onun ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik. لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ : Onlar yalan yere şahitlik etmezler (25/Furkân 72); yani onlar, ne nefisleri, ne kasıtları ne de iradeleriyle yalanın yanında bulunurlar.
شَهَادَة : Basiret veya gözle görmekten meydana gelen bir bilgiden kaynaklanan bir sözdür. أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ : Onlar meleklerin yaratılışına şahit oldular mı? (43/Zuhruf 19); yani gözleriyle gördüler mi? Yüce Allah bu sözün hemen peşinde; سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْأَلُونَ : Onların şahitlikleri yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir (43/Zuhruf 19) buyurarak, şehâdetin, şuhud/hazır bulunmak ile meydana geleceğine dikkat çekmektedir. لِمَ تَكْفُرُونَ بِآَيَاتِ اللَّهِ وَأَنْتُمْ تَشْهَدُونَ : Şahit olduğunuz hâlde, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? (3/Âl-i İmrân 70); yani bildiğiniz hâlde. مَا أَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ : Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına şahit tutmadım (18/Kehf 51); yani ben onları, basiretleriyle göklerin yaratılışına muttali/bilgisi olanlardan kılmadım. عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ : Allah gayb ve şehâdet âlemini bilir (32/Secde 6); yani Allah, insanların duyu ve basiretlerinden gizli kalanı da ve onlarla gördüklerini de bilir.
شَهِدْتُ , iki anlamda söylenir:
Biri bilgi yerine kullanılır ve onunla tanıklık yapılır: أَشْهَدُ بِكَذَا /Şuna tanıklık ederim denir. Şahidin, أَعْلَمُ /Biliyorum demesi kabul edilmez; onun, أَشْهَدُ /Şehâdet ederim demesi gerekir.
İkincisi, yemin anlamında kullanılır: Kişi şöyle der: أَشْهَدُ بِاللهِ أَنَّ زَيْدًا مُنْطَلِقٌ : Allah’a yemin ederim ki, Zeyd serbesttir. Burada أَشْهَدُ yemin anlamında olur. Bazıları şöyle der: Eğer kişi, أَشْهَدُ der ve بِاللهِ demezse de yine yemin gerçekleşmiş olur. عَلِمْتُ de tıpkı أَشْهَدُ gibi yemin anlamında kullanılır, dolayısıyla ona yeminin cevabıyla cevap verilir. Örneğin şu şiir gibi:
وَلَقَدْ عَلِمْتُ لَتَأْتِيَنَّ مَنِيَّتيِ -274
274- Andolsun bildim ki, ölümüm gelecektir!
Bu kökten شَاهِد, شَهِيد ve شُهَدَاء formları gelir. Allah buyurur ki: وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَاءُ إِذَا مَا دُعُوا : Şahitler çağırıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar (2/Bakara 282); وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ : İçinizden iki erkek şahit tutun (2/Bakara 282).
Denilir ki; شَهِدْتُ كَذَا : Yani falan şeyde hazır bulundum. شَهِدْتُ عَلَى كَذَا : Falan şeyin aleyhine tanıklık ettim. Allah buyurur ki: شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ : Kulakları aleyhlerine şâhitlik etti (41/Fussilet 20). Şehâdet, kimi zaman hüküm verme anlamında kullanılır: وَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ أَهْلِهَا : Kadının akrabasından biri şöyle hüküm verdi (12/Yûsuf 26). Kimi zaman da ikrar etme anlamında kullanılır: وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ شُهَدَاءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ بِاللَّهِ إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ : Eşlerini zinâ ile suçlayıp kendilerinden başka şâhitleri bulunmayan kimselere gelince: Onlardan her birinin şâhitliği, kendisinin mutlaka doğru söyleyenlerden olduğuna, dört defa Allah’ı şâhit tutmasıdır/Allah’ın huzurunda dört kere ikrarda bulunmasıdır (24/Nûr 6). Çünkü bu şehâdet, kişinin kendi nefsine olan şehâdetidir. وَمَا شَهِدْنَا إِلَّا بِمَا عَلِمْنَا : Biz ancak bildiğimize şâhitlik ettik (12/Yûsuf 81); yani sadece bildiğimizi haber verdik. شَاهِدِينَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ بِالْكُفْرِ : Müşrikler, kendilerinin kâfirliğine bizzat kendileri şahit iken (9/Tevbe 17); yani ikrar ediyorlarken. وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا : Derilerine: Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz? dediler (41/Fussilet 21); شَهِدَ اللَّهُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ وَالْمَلَائِكَةُ وَأُولُو الْعِلْمِ قَائِمًا بِالْقِسْطِ : Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şehâdet eder; melekler ve adâleti gözeten ilim sahipleri de (3/Âl-i İmrân 18). Allah’ın kendi vahdaniyetine şehâdeti, O’nun, âlemde ve kendi nefislerimizde tek olduğuna delâlet eden şeyleri icat etmesidir. Şair bu anlamda şöyle der:
فَفِي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آَيَةٌ *** تَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ وَاحِدٌ -275
275- Her şeyde O’nun bir işareti vardır ki;
O’nun bir olduğuna delâlet eder.
Bazı bilge kişiler şöyle demişlerdir: Yüce Allah’ın kendi nefsine şehâdeti, her şeye, O’ndan başka ilâh olmadığını söyletmesidir. Nitekim bütün varlıklar buna şehâdet etmektedir. Meleklerin şehâdeti, emredildikleri fiilleri yerine getirmeleridir. Şu âyet buna delâlet eder: فَالْمُدَبِّرَاتِ أَمْرًا : İşi düzenleyenler (79/Naziât 5). İlim sahiplerinin şehâdeti; söz konusu hükmü [Allah’tan başka ilâh olmadığını] bilmeleri ve bunu ikrar etmeleridir. Bu tanıklık ilim sahiplerine hastır. Cahiller ise bundan uzaktır. Budan dolayı Yüce Allah kâfirler hakkında şöyle buyurmaktadır: مَا أَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنْفُسِهِمْ : Onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına şahit yapmadım (18/Kehf 51). Bu âyet de aynı gerçeğe dikkat çekmektedir: إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ : Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar (35/Fâtır 28). Âyette sözü edilenler şu âyette kastedilenlerdir: وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ : Sıddîklar, şehîtler ve sâlihler (4/Nisâ 69).
شَهِيد : Hazır olan, bir şeye şahit olan. وَجَاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَائِقٌ وَشَهِيدٌ : Her can, yanında bir saik ve şâhitle gelir (50/Kâf 21); yani lehine ve aleyhine tanıklık edenle gelir. Şu âyetler de aynı anlamdadır: فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَى هَؤُلَاءِ شَهِيدًا : Her bir ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak! (4/Nisâ 41); إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ : Şüphesiz ki bunda aklı olan veya şâhit olarak kulak veren kimseler için bir öğüt vardır (50/Kâf 37); yani onlar, haklarında şöyle denilenlerin aksine kalpleriyle duyduklarına şehâdet ederler: أُولَئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ : Onlara, çok uzak bir yerden seslenilmektedir (41/Fussilet 44). أَقِمِ الصَّلَاةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ وَقُرْآَنَ الْفَجْرِ إِنَّ قُرْآَنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا : Güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namaz kıl. Sabah Kur’ân’ını da gözet. Çünkü sabah okunan Kur’ân meşhuttur (17/İsrâ 78); yani bunu yapan kişi, şu âyette belirtilen şifa, rahmet, sekinet/iç huzur ve mutluluğu bulur: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآَنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ : Biz Kur’ân’dan, inananlar için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz (17/İsrâ 82). وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ : Allah’tan başka bütün şâhitlerinizi de çağırın (2/Bakara 23) âyetindeki شُهَدَاء kelimesi, “şehâdet anlamının gerektirdiği her şey” diye tefsir edilmiştir. İbn Abbâs söz konusu kelimeyi; “yardımcılarınız”; Mücahid; “lehinize şehâdet edenler” diye yorumlamıştır. Bazılarına göre de ondan kasıt, hazır bulunmalarına önem verilen ve haklarında şairin şöyle dediği kişiler gibi olmayanlardır:
مُخَلَّفُونَ وَيَقْضِي اللهُ أَمْرَهُمُو *** وَهُمْ بِغَيْبٍ وَفِي عَمْيَاءَ مَا شَعَرُوا -276
276- Onlar geri kalmışlardır; fakat Allah onların işini bitirecektir;
Hazır olmadıkları ve hissedemedikleri bir sapkınlıkta oldukları hâlde.
Şu âyetler bütün bu anlamlara hamledilmişlerdir: وَنَزَعْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا : Her ümmetten bir şâhit çıkarırız (28/Kasas 75); وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ : Şüphesiz buna kendisi de şâhittir (100/Âdiyât 7); أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ : Rabbinin her şeye şâhit olması, yetmez mi? (41/Fussilet 53); وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيدًا : Şâhit olarak Allah yeter (4/Nisâ 79) âyeti, şu âyetlerle bu yöne dikkat çeken benzerlerine işarettir: لَا يَخْفَى عَلَى اللَّهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ : Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz (40/Mü’min 16); فَإِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَأَخْفَى : O, gizliyi de ondan daha gizlisini de bilir (20/Tâhâ 7).
شَهِيد : Ölmekte olan kişidir. Ona bu ismin verilmesi, meleklerin onun yanında hazır olmalarından dolayıdır. Nitekim Allah buyurur ki: إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ : Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler (41/Fussilet 30); وَالَّذِينَ آَمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُولَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ : Allah’a ve elçilerine inananlar, sıddikler (çok doğru olanlar) ve şehidlerdir. Rableri katında onların mükâfatları ve nurları vardır (57/Hadîd 19).
Veya şehitlerin bu şekilde isimlendirilmeleri, onların ölüm anında kendileri için hazırlanan nimetleri müşahede ettiklerinden dolayıdır. Ya da onların ruhlarının Allah katında hazır olmasından dolayıdır. Nitekim Allah buyurur ki: وَلاَ تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْيَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ * فَرِحِينَ بِمَا آَتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ : Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar * Allah’ın lütfünden verdiği nimetle sevinçlidirler (3/Âl-i İmrân 169-170). Şu âyet de buna delâlet eder: وَالَّذِينَ آَمَنُوا بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ أُولَئِكَ هُمُ الصِّدِّيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ أَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ : Allah’a ve elçilerine inananlar, sıddikler (çok doğru olanlar) ve şehidlerdir. Rableri katında onların mükâfatları ve nurları vardır (57/Hadîd 19).
وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ : Şâhit olana ve şahit olunana (85/Bürûc 3). Bazılarına göre مَشْهُود Cuma, bazılarına göre Arife, bazılarına göre de kıyamet günüdür. شَاهِد de o günde hazır olan herkestir. يَوْمٌ مَشْهُودٌ : Gözlemlenmiş gün (11/Hûd 103); yani görünen gün. Kıyamet gününün bu şekilde isimlendirilmesi, onun mutlaka vuku bulacağına işaret etmek içindir.
تَشَهُّد : Kişinin أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ : Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (sas)’in Allah’ın resûlü olduğuna şehâdet ederim, demesidir. Sonra bu kelime örfte, namazda okunan tahiyyât ve onda okunan zikre isim olmuştur.