Nisa Suresi 103. Ayet — Elfaz
Namazı kıldınız mı, gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yan yatarak hep Allah'ı anın. Güvene kavuştunuz mu namazı tam olarak kılın. Çünkü namaz, mü'minlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır.
1فَاِذَاfe iƶā-zamanİsti'nafiye Edatı+Zaman Zarfı
2قَضَيْتُمُḳaDeytumubitirMazi Fiil+ZamirFi'l-i Mazi · Cem\i Müzekker Muhatabق ض يTamamen bitirmek, kararlaştırmak/hükmetmek/yargısal karar vermek, hüküm vermek, yaratmak, sona erdirmek, elde etmek/başarmak/tatmin etmek, uygulamak, çözümlemek, yerine getirmek, duyurmak, açığa çıkarmak
3الصَّلٰوةَS-SalāteNamaz, Allah’a yönelmek, ibadet, dua, rahmet, din, destek, yardımlaşma, karşılıklı iletişim, bağ kurmak, bağlı olmak.Marife (Belirlilik Takısı)+İsimص ل وHayvanın arka orta bölümü, kuyruğunun çıktığı yer, sırtlamak, desteklemek, uyluklamak, yakından takip etmek, arkasından yürümek/takip etmek, (Musalli > önde giden atı izleyen arkadaki at) bağlı kalmak, söylev, nutuk, hitabe, konuşma, dua, yalvarış, istirham, rica, övgü, takdir, methiye, kutsama, lütuf, şükran
4فَاذْكُرُواfe ƶkurūZira -hatırla/anSonuç Edatı+Emir Fiil+ZamirEmir · Cem\i Müzekker Muhatabذ ك رhatırlamak/anmak/hatırlatmak, ezberlemek için çalışmak, hatırlatmak, akılda tutmak, düşünceli/özenli olmak, bahsetmek/anlatmak/aktarmak, yüceltmek/övmek, uyarmak/ikaz etmek (örn. dhikra 2. çekimdir ve dhikr'den daha güçlüdür), vaaz vermek, övmek, statü vermek
5اللّٰهَ(a)llaheAllah'ı-Lafza-i Celal
6قِيَامًاḳiyāmendoğrulmuşkenİsimق و مKıpırdamadan veya sağlam duran, yükselmiş / ayakta, yönetti / yürüttü / sıraya koydu / düzenledi / kurallara bağladı / nezaret etti, kurdu, düz / doğrultmak, korumak / dik tutmak / gözlemlemek / yapmak, insan / topluluk / şirket kurmak, mesken, endam / saygınlık / rütbe. aqama: bir şeyi veya meseleyi doğru bir şekilde korumak, devam ettirmek. Türkçe’ye girmiş türevler : kavim, kavmi, kavmiyet, akvam, kamet, ikame (ikamet), istikamet (müstakim), kaim (kaymakam), kaime, kavim (akvam), kayme, kayyım, kayyum, kıvam, kıyam, kıyamet, kıymet, makam (kaymakam), mukavemet (mukavim), takvim, ikamet (mukim), ikametgâh
7وَقُعُودًاve ḳuǔdenve otururkenBağlaç+İsimق ع دOturmak, geride kalmak, geri tutmak, oyalanmak, pusu kurmak, hareketsiz oturmak, yerinde kalmak, vazgeçmek, sakınmak, geri durmak, tuzak kurmak, tuzak hazırlamak, ihmal etmek, oturma eylemi, temel/baz, çocuk doğurma yaşını geçmiş kadınlar, çocuk doğurma yaşını geçmiş yaşlı bekar kadınlar, evde oturan kişi, hareketsiz oturan kişi, oturma yeri, istasyon, kamp yeri
8وَعَلٰىve ǎlāve -üzereykenHaliye Edatı+Harf-i Cer
9جُنُوبِكُمْcunūbikumyanlarınız-İsim+Zamirج ن بYan taraf, uzak durmak, kenara çekilmek, kaçınmak, sakınmak, yanında olmak, beraber olmak, yabancı olmak, cünüp olmak, uzaklaştırmak
10فَاِذَاfe iƶāzamanİsti'nafiye Edatı+Zaman Zarfı
11اطْمَأْنَنْتُمْTme'nentumgüvene kavuştuğunuzMazi Fiil+ZamirFi'l-i Mazi · Cem\i Müzekker Muhatab · (XII)ط م نSakin olmak, rahatlamak, huzur bulmak, güvenmek, emin olmak, içi rahat olmak, endişeden kurtulmak
12فَاَقِيمُواfe eḳīmūZira doğrulSonuç Edatı+Emir Fiil+ZamirEmir · Cem\i Müzekker Muhatab · İf'âl Bâbıق و مKıpırdamadan veya sağlam duran, yükselmiş / ayakta, yönetti / yürüttü / sıraya koydu / düzenledi / kurallara bağladı / nezaret etti, kurdu, düz / doğrultmak, korumak / dik tutmak / gözlemlemek / yapmak, insan / topluluk / şirket kurmak, mesken, endam / saygınlık / rütbe. aqama: bir şeyi veya meseleyi doğru bir şekilde korumak, devam ettirmek. Türkçe’ye girmiş türevler : kavim, kavmi, kavmiyet, akvam, kamet, ikame (ikamet), istikamet (müstakim), kaim (kaymakam), kaime, kavim (akvam), kayme, kayyım, kayyum, kıvam, kıyam, kıyamet, kıymet, makam (kaymakam), mukavemet (mukavim), takvim, ikamet (mukim), ikametgâh
13الصَّلٰوةَS-SalāteNamaz, Allah’a yönelmek, ibadet, dua, rahmet, din, destek, yardımlaşma, karşılıklı iletişim, bağ kurmak, bağlı olmak.Marife (Belirlilik Takısı)+İsimص ل وHayvanın arka orta bölümü, kuyruğunun çıktığı yer, sırtlamak, desteklemek, uyluklamak, yakından takip etmek, arkasından yürümek/takip etmek, (Musalli > önde giden atı izleyen arkadaki at) bağlı kalmak, söylev, nutuk, hitabe, konuşma, dua, yalvarış, istirham, rica, övgü, takdir, methiye, kutsama, lütuf, şükran
14اِنَّinneşüphesizHarf-i Nasb
15الصَّلٰوةَS-SalāteNamaz, Allah’a yönelmek, ibadet, dua, rahmet, din, destek, yardımlaşma, karşılıklı iletişim, bağ kurmak, bağlı olmak.Marife (Belirlilik Takısı)+İsimص ل وHayvanın arka orta bölümü, kuyruğunun çıktığı yer, sırtlamak, desteklemek, uyluklamak, yakından takip etmek, arkasından yürümek/takip etmek, (Musalli > önde giden atı izleyen arkadaki at) bağlı kalmak, söylev, nutuk, hitabe, konuşma, dua, yalvarış, istirham, rica, övgü, takdir, methiye, kutsama, lütuf, şükran
16كَانَتْkānetolduMazi FiilFi'l-i Mazi · Müfred Müennes Gaibeك و نOlmak, var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek, öyle veya böyle (olmak), kaynaklanan. makaan - taraf, yan, mesken, amaç, durum, yol, koşul, şart. makaanatun - yer, yol, amaç, niyet, koşul, şart, yetenek, beceri, yapabilirlik, olunan veya var olunan yer. Türkçe’ye girmiş türevler : mekân, mekânsal, lamekân, kâinat, tekevvün, tekvin
17عَلَىǎlā-üzerineHarf-i Cer
18الْمُؤْمِنِينَl-mu'minīnemü'minler-Marife (Belirlilik Takısı)+İsimا م نgüvenli, sağlam, emin, emniyette olmak veya hissetmek; güvenlik/emniyet/selamet/güven durumu, güven, emanet; Kalpte/zihinde sessiz, sakin, huzurlu, dingin olmak; kötülük beklentisinden özgür olmak; veya beğenilmeyen bir nesneden özgür olmak; güvenlik / emniyet vaadi, güvencesi, teminatı; kendine güvenen, güven veren, güvenen hale gelmek; inanmak, kabul etmek, onaylamak Türkçe’ye girmiş türevler: mümin, emanet, iman, aman, amenna, amentü, âmin, emin (yeddiemin), emniyet, temin, teminat, emanetçi, emaneten, şehremaneti, amanın, amanin, amansız, biaman, elaman
19كِتَابًاkitāben-yazıldıİsimك ت بyazmak, dikte ettirmek, emretmek/tayin etmek/buyurmak, hüküm vermek/karar çıkarmak, bir araya getirmek, toplamak, birleştirmek/bağlamak, dikmek, yazılı (kanun gibi), yazı biçimi/şekli, kitap, kitapçı, yazılan şey, kayıt/defter/belge, kutsal kitap, yazar/katip/sekreter, ordu/asker kuvveti, kuvvet
20مَوْقُوتًاmevḳūtenvakitli olarak/belirlenerek-Sıfatو ق تBir şeyi zamana göre sabitlemek, belirlemek/sınırlamak, zaman atamak/bildirmek/tayin etmek, zaman ölçüsü (örn. mevsim).