(90-93) Dediler ki: "Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz." De ki: "Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim."

وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعًا اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْجِيرًا اَوْ تُسْقِطَ السَّمَاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَبِيلًا اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَاءِ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُهُ قُلْ سُبْحَانَ رَبِّي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا

ve ḳālū len nu'mine leke Hattā tefcura lenā mine l-erDi yenbūǎn / ev tekūne leke cennetun min neḣīlin ve ǐnebin fe tufeccira l-enhāra ḣilālehā tefcīran / ev tusḳiTa s-semāe ke mā zeǎmte ǎleynā kisefen ev te'tiye bi(a)llahi ve l-melāiketi ḳabīlen / ev yekūne leke beytun min zuḣrufin ev terḳā fī s-semāi ve len nu'mine li ruḳiyyike Hattā tunezzile ǎleynā kitāben neḳra'uhu ḳul subHāne rabbī hel kuntu illā beşeran rasūlen

Tefsirler

Kelimeler

#ArapçaOkunuşKökAnlam
1وَقَالُواve ḳālūق و لkonuşmak / söylemek, çağırmak, iletmek, nakletmek, düşünmek, ilan etmek, görüş yaymak, bir durumu, şartı ya da vaziyeti göstermek. kelime / konuşma, söyleyiş, söylenen şey, tebrik, söylem Türkçe’ye girmiş türevler : kavl, kavlen, kavli, kale al-, kalubela, kaval, kilükal, makale, makule, mukaveledediler ki
2لَنْlen
3نُؤْمِنَnu'mineا م نgüvenli, sağlam, emin, emniyette olmak veya hissetmek; güvenlik/emniyet/selamet/güven durumu, güven, emanet; Kalpte/zihinde sessiz, sakin, huzurlu, dingin olmak; kötülük beklentisinden özgür olmak; veya beğenilmeyen bir nesneden özgür olmak; güvenlik / emniyet vaadi, güvencesi, teminatı; kendine güvenen, güven veren, güvenen hale gelmek; inanmak, kabul etmek, onaylamak Türkçe’ye girmiş türevler: mümin, emanet, iman, aman, amenna, amentü, âmin, emin (yeddiemin), emniyet, temin, teminat, emanetçi, emaneten, şehremaneti, amanın, amanin, amansız, biaman, elamaninanmayız
4لَكَlekesana
5حَتّٰىHattākadar
6تَفْجُرَtefcuraف ج رUzunlamasına kesmek/bölmek, parçalamak, havalandırmak, eğmek/yön değiştirmek, şafak/gün doğumu/tan vakti, kaynak, bol miktarda ve aniden, geniş nimet/cömertlik, suyun aktığı yerfışkırtıncaya
7لَنَاlenābize
8مِنَmine-nden
9الْاَرْضِl-erDiا ر ضyer, yeryüzü, ülke, toprak. En, genişlik. Dönmek, yeşerip dal budak sarmak. Verimli, bereketli, üretken, bitki yönünden bol arazi. İnişli çıkışlı hareket için yer. Oyalanmak, beklemek, ummak, sabırlı olmak. Cennetin karşıtı olarak dünya, ve yerkürenin toprak yüzeyi anlamında, üzerinde yürüdüğümüz, oturduğumuz, uzandığımız yer. İyi arazi. Kalan, sabit, yerde beklenti içinde oyalanmak. Ağır, yavaş, halsiz, eğimli, veya yere doğru eğilimli olmak. Itaatkâr. Rahat bir durumdan kaynaklanan ürperme, baş dönmesi. Türkçe’ye girmiş türevler : arz, arazi, ardiyeyeryüzü-
10يَنْبُوعًاyenbūǎnن ب عFışkırmak, çıkmak, akmak, ortaya çıkmakbir göze
1اَوْevyahut
2تَكُونَtekūneك و نOlmak, var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek, öyle veya böyle (olmak), kaynaklanan. makaan - taraf, yan, mesken, amaç, durum, yol, koşul, şart. makaanatun - yer, yol, amaç, niyet, koşul, şart, yetenek, beceri, yapabilirlik, olunan veya var olunan yer. Türkçe’ye girmiş türevler : mekân, mekânsal, lamekân, kâinat, tekevvün, tekvinolmalı
3لَكَlekesenin
4جَنَّةٌcennetunج ن نörtülü/gizli/kapalı/saklı/korumalı (örn. kumaş, zırh, mezar, kalkan), görünmez, karanlık/ele geçirilmiş olmak, gece karanlığı, akıldan yoksun, deli/çılgın/aklı başında olmayan, karışıklık/şaşkınlıkbir bahçen
5مِنْmin-dan
6نَخِيلٍneḣīlinن خ لElemek, aşağı göndermek, kar yağmak, çiselemek, bulutlanmak, seçmek, en iyisini seçip almak. Nakhal lahuu alnasiihaten - içten/samimi tavsiye vermek.hurmalar-
7وَعِنَبٍve ǐnebinع ن بÜzüm üretmek, üzüm.ve üzümlerden
8فَتُفَجِّرَfe tufecciraف ج رUzunlamasına kesmek/bölmek, parçalamak, havalandırmak, eğmek/yön değiştirmek, şafak/gün doğumu/tan vakti, kaynak, bol miktarda ve aniden, geniş nimet/cömertlik, suyun aktığı yerfışkırtmalısın
9الْاَنْهَارَl-enhāraن ه رakıtmak, akan su oluşturmak, geri püskürtmek, kınamak, bol miktarda akmak, geri sürmek, gözdağı vermek, azarlamak, gündüz vakti yapmak, gün, gündüz, gün ışığı saatleri (şafaktan alacakaranlığa kadar)ırmaklar
10خِلَالَهَاḣilālehāخ ل لZayıflamak, azalmak/eksilmek/yok olmak, yoksul olmak, ihtiyaç veya gereksinim içinde olmak, bir şeyi delmek/delmek/şişe geçirmek, çıkarmak/aktarmak/kaydırmak, kalıntıları ayıklamak veya çıkarmak, bir şeyin aralıklarına yerleştirmek, bozmak veya ekşimek, şarabı sirkeye dönüştürmek, gerçek ve samimi bir arkadaş olmak, bir görevi yerine getirmekte başarısız olmak, ihmal etmek/atlama veya yarım bırakmak, uzak durmak, kötü meyve vermek, girmek/nüfuz etmek veya geçmek, kesintiye uğratmak veya müdahale etmek, sallantılı/gevşek/hatalı/kusurlu olmak, düzensiz/karışık/sağlam olmamak, mizaçta bozuk veya düzensiz olmak, halhal veya halhal çiftiyle donatmak, eski ve yıpranmış olmak, ölmek ve boşluk/açıklık bırakmak, alışkanlık/gelenek sahibi olmak, gerçek ve samimi sevgi/dostluk/aşk göstermek, kusurlu/eksik/yetersiz olmak, bir şeyi başka bir şey için bırakmak.aralarından
11تَفْجِيرًاtefcīranف ج رUzunlamasına kesmek/bölmek, parçalamak, havalandırmak, eğmek/yön değiştirmek, şafak/gün doğumu/tan vakti, kaynak, bol miktarda ve aniden, geniş nimet/cömertlik, suyun aktığı yergürül gürül
1اَوْevyahut
2تُسْقِطَtusḳiTaس ق طDüşmek, düşürmek, yere serilmek, inmek, alçalmak, değerini yitirmek, çökmek, başarısız olmak, hükümsüz kalmak, iptal olmak, yıkılmak, ölmek, sönmekdüşürmelisin
3السَّمَاءَs-semāeس م وyüce/yüksek olmak, yükseltilmiş, çatı, tavan; isim, sıfat, nitelik; semavat - yükseklikler/gökler/yağmur, yağmur bulutları. ism - Bir şeyin/nesnenin ayırt edici işareti Türkçe’ye girmiş türevler : sema, semavat, alaimsema, isim, bismillah (besmele), esami, esma, tesmiye (müsemma)gökten
4كَمَاke māgibi
5زَعَمْتَzeǎmteز ع مİddia etmek, taşıyıcı, iletmek, söz vermek, iddia, sorumlu/hesap verebilir/yatkın, şiddetle arzu etmek veya heveslendirmekzannettiğin
6عَلَيْنَاǎleynāüzerimize
7كِسَفًاkisefenك س فParçalar, kırıntılar, yığınlar, paramparça etmek, parçalara ayırmakparçalar
8اَوْevyahut
9تَأْتِيَte'tiyeا ت يGelmek, getirmek, gelip geçmek, rastlamak, yapmak, vaat etmek, ulaşmak, takip etmek, ortaya koymak, gösteri, artış, üretim, ödeme, erişmek, vuku bulmak, sollamak, yanaşmak, gitmek, vurmak, karşılaşmak, katılmak, ilişikli ya da meşgul olmak, suç işlemek, üstlenmekgetirmelisin
10بِاللّٰهِbi(a)llahiAllah'ı
11وَالْمَلٰٓئِكَةِve l-melāiketiم ل كHükmetmek/emretmek/saltanat sürmek, muktedir olmak/yapabilmek, kontrol etmek, güç/yetki/otorite, kral/hükümdar, krallık/hükümdarlık.ve melekleri
12قَبِيلًاḳabīlenق ب لkabul etmek/almak/karşılamak/razı olmak, birisiyle karşılaşmak/buluşmak, karşı koymak/karşılaştırmak/dengelemek/tazmin etmek, ön taraf (12:26), onaylamak, lütfetmekkarşımıza
1اَوْevyahut
2يَكُونَyekūneك و نOlmak, var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek, öyle veya böyle (olmak), kaynaklanan. makaan - taraf, yan, mesken, amaç, durum, yol, koşul, şart. makaanatun - yer, yol, amaç, niyet, koşul, şart, yetenek, beceri, yapabilirlik, olunan veya var olunan yer. Türkçe’ye girmiş türevler : mekân, mekânsal, lamekân, kâinat, tekevvün, tekvinolmalı
3لَكَlekesenin
4بَيْتٌbeytunب ي تEv, konut, mesken, hane, yuva, barınak, çadır, oda, oturulan yer, aile, hanehalkı, zevce, beyit, dize, şiirYapın
5مِنْmin
6زُخْرُفٍzuḣrufinز خ ر فBir şeyi süsleme/dekore etme/bezeme/donatma, sahte bir renkle süslenmiş veya cilalanmış herhangi bir şey, yalanlar, konuşmayı tahrif etme/bozma.altından
7اَوْevya da
8تَرْقٰىterḳāر ق يYükselmek, kademeli olarak yükselmek, merdiven çıkmak. mirqat - merdiven, basamak, atlama taşı, yokuş. raqin - doktor, büyücü. taraqiya (tarquwutun'un çoğulu) - köprücük kemiği/kemikleri, boğaz, klavikula (bazılarına göre kökü raqawa veya tarqawa'dır).çıkmalısın
9فِي
10السَّمَاءِs-semāiس م وyüce/yüksek olmak, yükseltilmiş, çatı, tavan; isim, sıfat, nitelik; semavat - yükseklikler/gökler/yağmur, yağmur bulutları. ism - Bir şeyin/nesnenin ayırt edici işareti Türkçe’ye girmiş türevler : sema, semavat, alaimsema, isim, bismillah (besmele), esami, esma, tesmiye (müsemma)göğe
11وَلَنْve lenama asla
12نُؤْمِنَnu'mineا م نgüvenli, sağlam, emin, emniyette olmak veya hissetmek; güvenlik/emniyet/selamet/güven durumu, güven, emanet; Kalpte/zihinde sessiz, sakin, huzurlu, dingin olmak; kötülük beklentisinden özgür olmak; veya beğenilmeyen bir nesneden özgür olmak; güvenlik / emniyet vaadi, güvencesi, teminatı; kendine güvenen, güven veren, güvenen hale gelmek; inanmak, kabul etmek, onaylamak Türkçe’ye girmiş türevler: mümin, emanet, iman, aman, amenna, amentü, âmin, emin (yeddiemin), emniyet, temin, teminat, emanetçi, emaneten, şehremaneti, amanın, amanin, amansız, biaman, elamaninanmayız
13لِرُقِيِّكَli ruḳiyyikeر ق يYükselmek, kademeli olarak yükselmek, merdiven çıkmak. mirqat - merdiven, basamak, atlama taşı, yokuş. raqin - doktor, büyücü. taraqiya (tarquwutun'un çoğulu) - köprücük kemiği/kemikleri, boğaz, klavikula (bazılarına göre kökü raqawa veya tarqawa'dır).senin (göğe) çıkmana
14حَتّٰىHattā
15تُنَزِّلَtunezzileن ز لinmek, aşağı gelmek, olaylara rastlamak, bir yere inip konmak, bir yerde konakmak. indirmek, gönderme. Bir misafir için hazırlanan şey, ikametgah, hediye. Konak, mevki. Aşağı indirmek, göndermek. Aşağı inme, vahiy, düzenli derleme, kademeli vahiy.indirmedikçe
16عَلَيْنَاǎleynāüzerimize
17كِتَابًاkitābenك ت بyazmak, dikte ettirmek, emretmek/tayin etmek/buyurmak, hüküm vermek/karar çıkarmak, bir araya getirmek, toplamak, birleştirmek/bağlamak, dikmek, yazılı (kanun gibi), yazı biçimi/şekli, kitap, kitapçı, yazılan şey, kayıt/defter/belge, kutsal kitap, yazar/katip/sekreter, ordu/asker kuvveti, kuvvetbir Kitap
18نَقْرَؤُهُneḳra'uhuق ر اOkumak; derlemek, biriktirmek, yığmak, biriktirip dağıtmak; anlatmak, açıklamak, izah etmek, nakletmek; araştırmak, soruşturmak, incelemek. Türkçe’ye girmiş türevler : kari, kuran, kıraat, kıraathaneokuyacağımız
19قُلْḳulق و لkonuşmak / söylemek, çağırmak, iletmek, nakletmek, düşünmek, ilan etmek, görüş yaymak, bir durumu, şartı ya da vaziyeti göstermek. kelime / konuşma, söyleyiş, söylenen şey, tebrik, söylem Türkçe’ye girmiş türevler : kavl, kavlen, kavli, kale al-, kalubela, kaval, kilükal, makale, makule, mukavelede ki
20سُبْحَانَsubHāneس ب حYüzmek, bir şeyi akıtmak, suda hareket etmek, akıp gitmek, serbest kalmak, boşlukta süzülmek, Allah'ı tesbih etmek, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek, Allah'ı yüceltmekşanı yücedir
21رَبِّيrabbīر ب بUsta ve efendi olan, toparlayan, bir araya getiren, sahip olan/elinde tutan, kural, yükseltmek, yetiştirmek, korumak, şef, gardiyan, düzenleyen, belirleyen, bekçi, sağlayan, esirgeyen, koruyan, mükemmelleştiren, ödüllendiren, yaratan, sürdüren, özellikleri yeniden düzenleyen, geliştiren, büyümenin kural ve kanunlarını belirleyen, bir şeyi tamamlanma hedefine ulaşıncaya kadar birbirini takip eden en uygun koşullarlarla karşı karşıya getirerek teşvik eden, derece derece tamamlanmaya doğru götüren, kim ki bir şeye sahip olur onun rabbidir. Türkçe’ye girmiş türevler : erbap, rabbena, rabbi, terbiye, murabba, mürebbi, mürebbiye, rabbani, rabbi, rabbülalemin, yarabbi ~ Aram rab, rabbā רַב/רַבָּא 1. büyük (sıfat), 2. ulu kişi, efendi < Aram #rb רב büyük olma, artma, büyüme = Akad rabū büyükRabbimin
22هَلْhelmiyim?
23كُنْتُkuntuك و نOlmak, var olmak, vuku bulmak, meydana gelmek, öyle veya böyle (olmak), kaynaklanan. makaan - taraf, yan, mesken, amaç, durum, yol, koşul, şart. makaanatun - yer, yol, amaç, niyet, koşul, şart, yetenek, beceri, yapabilirlik, olunan veya var olunan yer. Türkçe’ye girmiş türevler : mekân, mekânsal, lamekân, kâinat, tekevvün, tekvinben
24اِلَّاillābaşka bir şey
25بَشَرًاbeşeranب ش رmüjde vermek, sevinçli haber vermek, güleryüz göstermek, sevindirmek, tebliğ etmek, insan, insanoğlu, deri yüzmek, cilt, ten rengi, dış görünüşbir insan(dan)
26رَسُولًاrasūlenر س لBir haberci/elçi göndermek, bağış, ihsan, bırakmak, salmak. rasul (çoğul rusul) - elçi, bir mesajın taşıyıcısı, haberci. risalat - mesaj, görev, vazife, misyon, mektup. arsala (f. 4) - göndermek. mursalat (çoğul mursalatun) - gönderilen şey/ler.\" Türkçe’ye girmiş türevler : resul, resulullah, irsaliye, mürsel, risalebir elçi

Tüm mealler

Meal seçin (82 / 82 görünüyor)

Türkçe

Azerice

Almanca

English

Fransızca

Kürtçe

Hollandaca

Rusça

İsveççe

Türkçe

Abdulbaki Gölpınarlı

Dediler ki: Bize yeryüzünden bir kaynak çıkarıp akıtmadıkça inanmayız sana.

Abdulkadir Gölpınarlı

Dediler ki: Bize yeryüzünden bir kaynak çıkarıp akıtmadıkça inanmayız sana.

Adem Uğur

Onlar: "Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız."

Ahmed Hulusi

Dediler ki: "Bizim için arzdan bir pınar fışkırtmadıkça sana asla iman etmeyeceğiz. "

Ahmet Tekin

Onlar: 'Sen bizim için, yerden bir kaynak, bir pınar büngüldetmedikçe asla biz sana güvenmeyeceğiz, inanmayacağız' dediler.

Ahmet Varol

Dediler ki: 'Yerden bir kaynak fışkırtmadığın sürece sana inanmayacağız.

Ali Bulaç

Dediler ki: "Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız."

Ali Fikri Yavuz

(Kur’an’ın belâgat ve azameti karşısında âciz kalan müşrikler şöyle) dediler: “- Biz, sana, asla inanmayız; tâ ki bizim için şu yerden (Mekke’den) bir pınar akıtırsın.

Ali Rıza Safa

Dediler ki: "Bize yeryüzünden bir kaynak fışkırtmadıkça sana inanmayız!"

Bayraktar Bayraklı

Onlar,"Sen" dediler, "Bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız."

Bekir Sadak

soyle soylediler: «Bize, yerden kaynaklar fiskirtmadikca sana inanmayacagiz",

Celal Yıldırım

(Sapık kâfirler) dediler ki: Mümkün değil sana inanmayız, tâ ki bize yerden kaynak (su) çıkarasın.

Diyanet (Kur'an Yolu Meali)

Dediler ki: “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.”

Diyanet İşleri

(90-93) Dediler ki: "Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça; yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça; yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe; yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe; yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz." De ki: "Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim."

Diyanet İşleri (eski)

Şöyle söylediler: 'Bize, yerden kaynaklar fışkırtmadıkça sana inanmayacağız',

Diyanet Vakfi

Onlar: «Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.»

Elmalılı (sadeleştirilmiş - 2)

Kâfirler şöyle dediler: «Sen, bizim için yerden suyu kesilmeyen bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.»

Elmalılı (sadeleştirilmiş)

Ve dediler: Biz sana asla inanmayız, ta ki bizim için şu yerden bir pınar akıtasın,

Elmalılı Hamdi Yazır

Ve biz dediler: sana ıhtimali yok inanmayız, ta ki bizim için şu yerden bir menba' akıtasın

Erhan Aktaş

"Yerden bizim için bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız." dediler.

Erhan Aktaş (10. Baskı)

"Yerden bizim için bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız." dediler.

Erhan Aktaş (Eski Baskı)

"Yerden bizim için bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız." dediler.

Fizilal-il Kuran

Bunlar dediler ki; «Bize yer altından pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız.

Gültekin Onan

Dediler ki: "Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça (tefcürelena) sana kesinlikle / asla inanmayız."

Hamdi Döndüren

Onlar dediler ki: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça sana inanmayız!”

Hasan Basri Çantay

"Biz, dediler, sana kat'iyyen inanmayız. Taki bizim için şu yerden bir pınar akıtasın".

Hasib Asutay

Dediler ki: 'Yerden bize bir göze fışkırtmadıkça sana asla inanmayız.'

Hayrat Neşriyat

Ve dediler ki: 'Bize yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana aslâ îmân etmeyiz!'

İbni Kesir

Dediler ki: Sen, bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.

Mehmet Okuyan

(İnkârcılar) şöyle demişlerdi: “Bizim için yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.

Muhammed Esed

Nitekim, "Ey Muhammed, bize yerden gözeler fışkırtmadıkça sana inanmayacağız" diyorlar,

Mustafa İslamoğlu

Nitekim demişlerdi ki: "(Ey Muhammed!) Bize yerden kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız.

Ömer Nasuhi Bilmen

Ve dediler ki: «Biz sana imân etmeyiz. Bize yerden suyu çok bir çeşme akıtıncaya kadar.»

Ömer Öngüt

Dediler ki: “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana aslâ inanmayız. ”

Suat Yıldırım

Ve "Biz" dediler; "Sana asla inanmayacağız. Ta ki yerden bir pınar akıtasın.

Süleyman Ateş

Dediler ki: "Yerden bize bir göze fışkırtmadıkça sana inanmayız!"

Süleymaniye Vakfı

(Mekkeli müşrikler) Dediler ki: "Bize yerden bir pınar fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız!

Süleymaniye Vakfı (Eski Baskı)

Dediler ki; "Bize bu topraktan akıp giden bir pınar fışkırtıncaya kadar sana inanacak değiliz.

Şaban Piriş

-Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız, demişlerdi.

Tefhim-ul Kuran

Dediler ki: «Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız,»

Ümit Şimşek

Dediler ki: 'Bize yerden bir pınar akıtmadıkça sana inanacak değiliz.

Yaşar Nuri Öztürk

Dediler ki: "Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadığın sürece sana asla inanmayacağız!"

Azerice (2)

Azerice — Alihan Musayev

Onlar dedilər: “Bizə yerdən bir bulaq çıxarmayınca sənə iman gətirməyəcəyik;

Azerice — V. Memmedeliyev ve Ziya Bünyadov

(Qurʼanın əzəməti, fəsahət və bəlağəti qarşısında aciz qalan, lakin özlərini sındırmayan müşriklər) belə dedilər: ″Bizə yerdən (Məkkədən) bir bulaq çıxarmayınca sənə iman gətirməyəcəyik.

Almanca (4)

Almanca — Al-Azhar

Sie sagten dir: ʺWir werden dir nicht eher glauben, bis du uns aus der Erde eine Quelle hervorsprudeln läßt,

Almanca — Der Edle Quran

Und sie sagen: ʺWir werden dir nicht glauben, bis du uns aus der Erde eine Quelle hervorströmen läßt

Almanca — M. A. Rassoul

Und sie sagen: ʺWir werden dir nimmermehr glauben, bis du uns einen Quell aus der Erde hervorsprudeln läßt

Almanca — Muhammad Zaidan

Und sie sagten: ʺWir werden dir keinen Iman schenken, bis du für uns von der Erde 2 eine Quelle entspringen läßt,

English (26)

Abdel Khalek Himmat

They say to you O Muhammad: "We will not believe in you until you have caused water to rise and flow in a constant stream out of the ground".

Abdul Haleem

They say, ‘We will not believe for you [Muhammad] until you make a spring gush out of the ground for us;

Abdullah Yusuf Ali

They say: "We shall not believe in thee, until thou cause a spring to gush forth for us from the earth,

Abul A'la Maududi

They said: "We shall not accept your Message until you cause a spring to gush forth for us from the earth;

Aisha Bewley

They say, ‘We will not believe you until you make a spring gush out from the earth for us;

Al-Hilali & Khan

And they say: "We shall not believe in you (O Muhammad صلى الله عليه و سلم), until you cause a spring to gush forth from the earth for us;

Ali Quli Qarai

They say, ‘We will not believe you until you make a spring gush forth for us from the ground.

Amatul Rahman Omar

And they say, `We will never believe unless you cause a spring to gush forth for us from the earth,

Arthur John Arberry

They say, 'We will not believe thee till thou makest a spring to gush forth from the earth for us,

Bijan Moeinian

They say: "We will not believe in what you say unless: You ask the earth to open up a water spring for us (as though the people of Moses submitted to him with the performance of such a miracle. ) or ….

E. Henry Palmer

And they say, 'We will by no means believe in thee, until there gush forth for thee a fountain from the earth;

Edip-Layth

They said, "We will not acknowledge you until you cause a spring of water to burst from the land"

George Sale

And they say, we will by no means believe on thee, until thou cause a spring of water to gush forth for us out of the earth;

Hamid S. Aziz

And they say, "We will by no means believe in you, until you cause to gush forth for us a fountain from the earth;

Mahmoud Ghali

And they have said, "We will never believe you till you make a fountain to gush forth from the earth for us;

Marmaduke Pickthall

And they say: We will not put faith in thee till thou cause a spring to gush forth from the earth for us;

Mohamed Ahmed - Samira

And say: "We will not believe you until you make a spring of water gush forth from the earth for us;

Muhammad Asad

and so they say: "[O Muhammad, ] we shall not believe thee till thou cause a spring to gush forth for us from the earth,

Mustafa Khattab

They challenge ˹the Prophet˺, "We will never believe in you until you cause a spring to gush forth from the earth for us,

Progressive Muslims

And they said: "We will not believe to you until you cause a spring of water to burst from the land"

Sahih International

And they say, "We will not believe you until you break open for us from the ground a spring.

Sam Gerrans

And they say: “We will not believe thee until thou cause a spring to gush forth from the earth for us,

Shabbir Ahmed

(Instead of reflecting on it, they keep demanding physical miracles) saying, "We will not believe in you until you cause a spring to gush forth from the earth. "

Syed Vickar Ahamed

And they say: "We shall not believe in you, unless you make a spring (of water) to come up for us from the earth.

Taqi Usmani

They said, "We shall never believe in you unless you cause a spring to gush forth for us from the earth.

The Monotheist Group

And they said: "We will not believe unto you until you cause a spring of water to burst out of the ground"

Fransızca (1)

Fransızca — Muhammad Hamidullah

Et ils dirent: ʺNous ne croirons pas en toi, jusquʹà ce que tu aies fait jaillir de terre, pour nous, une source;

Kürtçe (1)

Kürtçe Meal

(Muşrikan ji Pêxember re) Gotin: Em ê bawerî bi te neyînin heyanî ku tu ji bo me ji erdê kaniyekê neherikînî…

Hollandaca (3)

Hollandaca — Fred Leemhuis

En zij zeggen: ʺWij zullen aan jou geen geloof hechten totdat jij voor ons een bron uit de aarde laat ontspringen,

Hollandaca — Salomo Keyzer

Zij zeggen: Wij zullen niet in u gelooven, tot gij een waterstraal voor ons uit de aarde doet opspringen.

Hollandaca — Siregar

En zij zeiden (tegen Moehammad): ʺWij zullen jou nooit geloven, totdat jij voor ons een bron uit de aarde doet opwellen.

Rusça (2)

Rusça — Ebu Adel

И сказали они [многобожники] (Пророку): «Не поверим мы тебе (о, Мухаммад), пока ты не выведешь нам из земли (Мекки) источника,

Rusça — Osmanov

и говорят они: ʺНи за что мы не уверуем в тебя, пока ты не исторгаешь для нас из земли источника;

İsveççe (1)

İsveççe — Knut Bernström

och de säger: ʺVi kommer inte att tro dig förrän du låter en källa springa fram ur marken åt oss,