Bize kavuşacaklarını ummayanlar, "Bize melekler indirilseydi, yahut Rabbimizi görseydik ya!" dediler. Andolsun, onlar kendi benliklerinde büyüklük tasladılar ve büyük bir taşkınlık gösterdiler.
وَقَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا لَوْلَا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّنَا لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فِي اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُوًّا كَبِيرًا
ve ḳāle (e)lleƶīne lā yercūne liḳā'enā levlā unzile ǎleynā l-melāiketu ev nerā rabbenā le ḳadi stekberū fī enfusihim ve ǎtev ǔtuvven kebīran
Fakat melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir müjde yoktur. "Eyvah! Biz Allah'ın rahmetinden tamamen uzaklaştırılmışız" diyecekler.
يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰٓئِكَةَ لَا بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمِينَ وَيَقُولُونَ حِجْرًا مَحْجُورًا
yevme yeravne l-melāikete lā buşrā yevmeiƶin li l-mucrimīne ve yeḳūlūne Hicran meHcūran
Onların yaptıkları bütün amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere çevirdik.
وَقَدِمْنَا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَاءً مَنْثُورًا
ve ḳadimnā ilā mā ǎmilū min ǎmelin fe ceǎlnāhu hebā'en menṧūran
O gün cennetliklerin kalacakları yer daha hayırlı, dinlenecekleri yer daha güzeldir.
اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَاَحْسَنُ مَقِيلًا
eSHābu l-cenneti yevmeiƶin ḣayrun musteḳarran ve eHsenu meḳīlen
O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir.
وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰٓئِكَةُ تَنْزِيلًا
ve yevme teşeḳḳaḳu s-semāu bi l-ğamāmi ve nuzzile l-melāiketu tenzīlen
O gün gerçek hükümranlık Rahman'ındır ve kafirlere zorlu bir gün olacaktır.
اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِ وَكَانَ يَوْمًا عَلَى الْكَافِرِينَ عَسِيرًا
l-mulku yevmeiƶin l-Haḳḳu li r-raHmāni ve kāne yevmen ǎlā l-kāfirīne ǎsīran
O gün zalim kimse, (çaresizlik içinde) ellerini ısırıp şöyle diyecektir: "Ne olurdu ben de peygamberle beraber aynı yolu tutsaydım!"
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَالَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا
ve yevme yeǎDDu Z-Zālimu ǎlā yedeyhi yeḳūlu yā leytenī tteḣaƶtu meǎ r-rasūli sebīlen
"Yazıklar olsun bana, keşke falanı dost edinmeseydim!"
يَاوَيْلَتَىٰ لَيْتَنِي لَمْ اَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا
yā veyletā leytenī lem etteḣiƶ fulānen ḣalīlen
"Andolsun, Kur'an bana geldikten sonra beni ondan o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımcısız bırakıverir."
لَقَدْ اَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولًا
le ḳad eDellenī ǎni ƶ-ƶikri beǎ'de iƶ cā'enī ve kāne ş-şeyTānu li l-insāni ḣaƶūlen
Peygamber, "Ey Rabbim! Kavmim şu Kur'an'ı terk edilmiş bir şey haline getirdi" dedi.
وَقَالَ الرَّسُولُ يَارَبِّ اِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا
ve ḳāle r-rasūlu yā rabbi inne ḳavmī tteḣaƶū hāƶā l-ḳurāne mehcūran
Biz, işte böyle, her peygamber için suçlulardan bir düşman yarattık. Yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter.
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ وَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِيًا وَنَصِيرًا
ve ke ƶālike ceǎlnā li kulli nebiyyin ǎduvven mine l-mucrimīne ve kefā bi rabbike hādiyen ve neSīran
İnkar edenler, "Kur'an ona bir defada toptan indirilseydi ya!" dediler. Biz, Kur'an'la senin kalbini pekiştirmek için onu böyle kısım kısım indirdik ve onu ağır ağır okuduk.
وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهِ فُؤٰادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتِيلًا
ve ḳāle (e)lleƶīne keferū levlā nuzzile ǎleyhi l-ḳurānu cumleten vāHideten ke ƶālike li nuṧebbite bihi fu'ādeke ve rattelnāhu tertīlen
Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım.
وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ اِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْسِيرًا
ve lā ye'tūneke bi meṧelin illā ci'nāke bi l-Haḳḳi ve eHsene tefsīran
Yüzüstü cehenneme sürüklenecek olanlar var ya; işte onlar konumları itibariyle daha kötü, tuttukları yol itibariyle daha sapıktırlar.
اَلَّذِينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ سَبِيلًا
(e)lleƶīne yuHşerūne ǎlā vucūhihim ilā cehenneme ulāike şerrun mekānen ve eDellu sebīlen
Andolsun, Biz, Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik ve kardeşi Harun'u da ona yardımcı kıldık.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُ اَخَاهُ هٰرُونَ وَزِيرًا
ve leḳad āteynā mūsā l-kitābe ve ceǎlnā meǎhu eḣāhu hārūne vezīran
Onlara, "Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin" dedik. Nihayet o kavmi yerle bir ettik.
فَقُلْنَا اذْهَبَا اِلَى الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْمِيرًا
fe ḳulnā ƶhebā ilā l-ḳavmi (e)lleƶīne keƶƶebū bi āyātinā fe demmernāhum tedmīran
Nuh kavmini de, Peygamberleri yalanladıkları vakit suda boğduk. Onları insanlara bir ibret yaptık ve zalimlere elem dolu bir azap hazırladık.
وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةً وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ عَذَابًا اَلِيمًا
ve ḳavme nūHin lemmā keƶƶebū r-rusule eğraḳnāhum ve ceǎlnāhum li n-nāsi āyeten ve eǎ'tednā li Z-Zālimīne ǎƶāben elīmen
Ad ve Semud kavimlerini, Ress halkını ve bunların arasında pek çok nesilleri de helak ettik.
وَعَادًا وَثَمُودَا۬ وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذٰلِكَ كَثِيرًا
ve ǎāden ve ṧemūde ve eSHābe r-rassi ve ḳurūnen beyne ƶālike keṧīran
Bunların her birine misaller getirdik, (öğüt almadıkları için) hepsini kırıp geçirdik.
وَكُلًّا ضَرَبْنَا لَهُ الْاَمْثَالَ وَكُلًّا تَبَّرْنَا تَتْبِيرًا
ve kullen Derabnā lehu l-emṧāle ve kullen tebbernā tetbīran
Andolsun, senin kavmin, bela yağmuruna tutularak yok edilen kente uğramışlardır. Yoksa onu görmüyorlar mıydı (ki ibret almadılar)? Hayır! (Görüyorlardı fakat) tekrar dirilmeyi ummuyorlardı.
وَلَقَدْ اَتَوْا عَلَى الْقَرْيَةِ الَّتِي اُمْطِرَتْ مَطَرَ السَّوْءِ اَفَلَمْ يَكُونُوا يَرَوْنَهَا بَلْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ نُشُورًا
ve leḳad etev ǎlā l-ḳaryeti lletī umTirat meTara s-sev'i e fe lem yekūnū yeravnehā bel kānū lā yercūne nuşūran
(41-42) Onlar seni görünce ancak eğlenceye alırlar. "Allah'ın peygamber olarak gönderdiği adam bu mu? Biz, ilahlarımıza sımsıkı sarılmasaydık neredeyse bizi ilahlarımızdan uzaklaştıracaktı" (derler.) Onlar yakında azabı gördükleri zaman, yolca kimin daha sapık olduğunu görecekler.
وَاِذَا رَاَوْكَ اِنْ يَتَّخِذُونَكَ اِلَّا هُزُوًا اَهٰذَا الَّذِي بَعَثَ اللّٰهُ رَسُولًا اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَا وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ حِينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَبِيلًا
ve iƶā raevke in yetteḣiƶūneke illā huzuven e hāƶā elleƶī beǎṧe (a)llahu rasūlen / in kāde le yuDillunā ǎn ālihetinā levlā en Sabernā ǎleyhā ve sevfe yeǎ'lemūne Hīne yeravne l-ǎƶābe men eDellu sebīlen
Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?
اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا
e raeyte meni tteḣaƶe ilāhehu hevāhu e fe ente tekūnu ǎleyhi vekīlen
Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.
اَمْ تَحْسَبُ اَنَّ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَ اِنْ هُمْ اِلَّا كَالْاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَبِيلًا
em teHsebu enne ekṧerahum yesmeǔne ev yeǎ'ḳilūne in hum illā ke l-en'ǎāmi bel hum eDellu sebīlen
Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu sabit kılardı. Sonra biz güneşi gölgeye delil kıldık.
اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلِيلًا
e lem tera ilā rabbike keyfe medde Z-Zille ve lev şā'e le ceǎlehu sākinen ṧumme ceǎlnā ş-şemse ǎleyhi delīlen
Sonra onu kendimize yavaş yavaş çektik.
ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضًا يَسِيرًا
ṧumme ḳabeDnāhu ileynā ḳabDan yesīran
O, geceyi size bir örtü, uykuyu istirahat zamanı ve gündüzü de hareket ve çalışma vakti yapandır.
وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِبَاسًا وَالنَّوْمَ سُبَاتًا وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُورًا
ve huve elleƶī ceǎle lekumu l-leyle libāsen ve n-nevme subāten ve ceǎle n-nehāra nuşūran
(48-49) O, rahmetinin önünde rüzgarları müjdeci olarak gönderendir. Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik.
وَهُوَ الَّذِي اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهِ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً طَهُورًا لِنُحْيِيَ بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَا اَنْعَامًا وَاَنَاسِيَّ كَثِيرًا
ve huve elleƶī ersele r-riyāHa buşran beyne yedey raHmetihi ve enzelnā mine s-semāi māen Tahūran / li nuHyiye bihi beldeten meyten ve nusḳiyehu mimmā ḣaleḳnā en'ǎāmen ve enāsiyye keṧīran
Andolsun, biz bunu insanlar arasında, düşünüp ibret alsınlar diye tekrar tekrar açıkladık. Fakat insanların çoğu nankörlükte direttiler.
وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ لِيَذَّكَّرُوا فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا
ve leḳad Sarrafnāhu beynehum li yeƶƶekkerū fe ebā ekṧeru n-nāsi illā kufūran
Dileseydik her memlekete bir uyarıcı gönderirdik.
وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ نَذِيرًا
ve lev şi'nā le beǎṧnā fī kulli ḳaryetin neƶīran
Öyle ise kafirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur'an'la büyük bir mücadele ver.
فَلَا تُطِعِ الْكَافِرِينَ وَجَاهِدْهُمْ بِهِ جِهَادًا كَبِيرًا
fe lā tuTiǐ l-kāfirīne ve cāhidhum bihi cihāden kebīran
O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır.
وَهُوَ الَّذِي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا
ve huve elleƶī merace l-baHrayni hāƶā ǎƶbun furātun ve hāƶā milHun ucācun ve ceǎle beynehumā berzeḣen ve Hicran meHcūran
O, sudan bir insan yaratıp ondan soy sop ve hısımlık meydana getirendir. Rabbin, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ مِنَ الْمَاءِ بَشَرًا فَجَعَلَهُ نَسَبًا وَصِهْرًا وَكَانَ رَبُّكَ قَدِيرًا
ve huve elleƶī ḣaleḳa mine l-māi beşeran fe ceǎlehu neseben ve Sihran ve kāne rabbuke ḳadīran
Onlar, Allah'ı bırakıp, kendilerine ne faydası ne de zararı dokunan şeylere kulluk ederler. Kafir, Rabbine karşı (şeytana) arka çıkandır.
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُهُمْ وَلَا يَضُرُّهُمْ وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبِّهِ ظَهِيرًا
ve yeǎ'budūne min dūni (a)llahi mā lā yenfeǔhum ve lā yeDurruhum ve kāne l-kāfiru ǎlā rabbihi Zehīran
Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
وَمَا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذِيرًا
ve mā erselnāke illā mubeşşiran ve neƶīran
De ki: "Ben buna karşılık sizden dileyen kimsenin, Rabbine giden yolu tutmasından başka herhangi bir ücret istemiyorum."
قُلْ مَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِلَّا مَنْ شَاءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلٰى رَبِّهِ سَبِيلًا
ḳul mā eselukum ǎleyhi min ecrin illā men şā'e en yetteḣiƶe ilā rabbihi sebīlen
Sen, o ölümsüz ve daima diri olana (Allah'a) tevekkül et. O'nu her türlü övgüyle yücelterek tesbih et. Kullarının günahlarından hakkıyla haberdar olarak O yeter!
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذِي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِهِ وَكَفٰى بِهِ بِذُنُوبِ عِبَادِهِ خَبِيرًا
ve tevekkel ǎlā l-Hayyi elleƶī lā yemūtu ve sebbiH bi Hamdihi ve kefā bihi bi ƶunūbi ǐbādihi ḣabīran
Gökleri ve yeryüzünü ve ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş'a kurulan Rahman'dır. Sen bunu haberdar olana sor!
اَلَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فِي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِهِ خَبِيرًا
elleƶī ḣaleḳa s-semāvāti ve l-erDe ve mā beynehumā fī sitteti eyyāmin ṧumme stevā ǎlā l-ǎrşi r-raHmānu fe sel bihi ḣabīran
Onlara, "Rahman'a secdeye kapanın denildiğinde "Rahman da nedir? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?" derler ve bu onların nefretini artırır.
وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُۗ اَنَسْجُدُ لِمَا تَأْمُرُنَا وَزَادَهُمْ نُفُورًا
ve iƶā ḳīle lehumu scudū li r-raHmāni ḳālū ve mā r-raHmānu e nescudu li mā te'murunā ve zādehum nufūran
Göğe burçlar yerleştiren, orada bir ışık kaynağı (güneş) ve aydınlatıcı bir ay yaratanın şanı çok yücedir.
تَبَارَكَ الَّذِي جَعَلَ فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ فِيهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُنِيرًا
tebārake elleƶī ceǎle fī s-semāi burūcen ve ceǎle fīhā sirācen ve ḳameran munīran
O, öğüt almak isteyen ve çok şükredici olmayı dileyen kimseler için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirendir.
وَهُوَ الَّذِي جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا
ve huve elleƶī ceǎle l-leyle ve n-nehāra ḣilfeten li men erāde en yeƶƶekkera ev erāde şukūran
Rahman'ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, "selam!" der (geçer)ler.
وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا
ve ǐbādu r-raHmāni (e)lleƶīne yemşūne ǎlā l-erDi hevnen ve iƶā ḣāTabehumu l-cāhilūne ḳālū selāmen
Onlar, Rabblerine secde ederek ve kıyamda durarak geceleyenlerdir.
وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا
ve(e)lleƶīne yebītūne li rabbihim succeden ve ḳiyāmen
Onlar, şöyle diyenlerdir: "Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır, gerçekten onun azabı sürekli bir helaktir!"
وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا
ve(e)lleƶīne yeḳūlūne rabbenā Srif ǎnnā ǎƶābe cehenneme inne ǎƶābehā kāne ğarāmen
"Şüphesiz, ne kötü bir durak ve ne kötü bir konaktır orası."
اِنَّهَا سَاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا
innehā sā'et musteḳarran ve muḳāmen
Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.
وَالَّذِينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَامًا
ve(e)lleƶīne iƶā enfeḳū lem yusrifū ve lem yeḳturū ve kāne beyne ƶālike ḳavāmen
Onlar, Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk etmeyen, haksız yere, Allah'ın haram kıldığı cana kıymayan ve zina etmeyen kimselerdir. Kim bunları yaparsa ağır azaba uğrar.
وَالَّذِينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَا يَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَا يَزْنُونَ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًا
ve(e)lleƶīne lā yed'ǔne meǎ (a)llahi ilāhen āḣara ve lā yeḳtulūne n-nefse lletī Harrame (a)llahu illā bi l-Haḳḳi ve lā yeznūne ve men yef'ǎl ƶālike yelḳa eṧāmen
Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır ve horlanmış olarak orada ebedi kalır.
يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ فِيهِ مُهَانًا
yuDāǎf lehu l-ǎƶābu yevme l-ḳiyāmeti ve yeḣlud fīhi muhānen
Ancak tövbe edip de inanan ve salih amel işleyenler başka. Allah işte onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا
illā men tābe ve āmene ve ǎmile ǎmelen SāliHen fe ulāike yubeddilu (a)llahu seyyiātihim Hasenātin ve kāne (a)llahu ğafūran raHīmān
Kim de tövbe eder ve salih amel işlerse işte o, Allah'a, tövbesi kabul edilmiş olarak döner.
وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَابًا
ve men tābe ve ǎmile SāliHen fe innehu yetūbu ilā (a)llahi metāben
Onlar, yalana şahitlik etmeyen, faydasız boş bir şeyle karşılaştıkları zaman, vakar ve hoşgörü ile geçip gidenlerdir.
وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّورَ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا
ve(e)lleƶīne lā yeşhedūne z-zūra ve iƶā merrū bi l-leğvi merrū kirāmen
Onlar, kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara kör ve sağır kesilmezler.
وَالَّذِينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا
ve(e)lleƶīne iƶā ƶukkirū bi āyāti rabbihim lem yeḣirrū ǎleyhā Summen ve ǔmyānen
Onlar, "Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah'a karşı gelmekten sakınanlara önder eyle" diyenlerdir.
وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا
ve(e)lleƶīne yeḳūlūne rabbenā heb lenā min ezvācinā ve ƶurriyyātinā ḳurrate eǎ'yunin ve c'ǎlnā li l-mutteḳīne imāmen
İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin yüksek makamlarıyla mükafatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selamla karşılanacaklardır.
اُو۬لٰٓئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ بِمَا صَبَرُوا وَيُلَقَّوْنَ فِيهَا تَحِيَّةً وَسَلَامًا
ulāike yuczevne l-ğurfete bimā Saberū ve yuleḳḳavne fīhā teHiyyeten ve selāmen
Orada ebedi kalırlar. Orası ne güzel bir durak ve ne güzel bir konaktır!
خَالِدِينَ فِيهَا حَسُنَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا
ḣālidīne fīhā Hasunet musteḳarran ve muḳāmen
(Ey Muhammed!) De ki: "Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak."
قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبِّي لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا
ḳul mā yeǎ'beu bikum rabbī levlā duǎā'ukum fe ḳad keƶƶebtum fe sevfe yekūnu lizāmen
Ta Sin Mim.
طٰسٓمٓ
Tsm
Bunlar, apaçık Kitab'ın ayetleridir.
تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ
tilke āyātu l-kitābi l-mubīni
Ey Muhammed! Mü'min olmuyorlar diye adeta kendini helak edeceksin!
لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ اَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ
leǎlleke bāḣiǔn nefseke ellā yekūnū mu'minīne
Biz dilesek, onlara gökten bir mucize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.
اِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ اٰيَةً فَظَلَّتْ اَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ
in neşe' nunezzil ǎleyhim mine s-semāi āyeten fe Zellet eǎ'nāḳuhum lehā ḣāDiǐyne
Rahman'dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمٰنِ مُحْدَثٍ اِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ
ve mā ye'tīhim min ƶikrin mine r-raHmāni muHdeṧin illā kānū ǎnhu muǎ'riDīne
Onlar (Allah'ın ayetlerini) yalanladılar, fakat alay edegeldikleri şeylerin haberleri başlarına gelecek.
فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ اَنْبٰٓؤُ۬ا مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
fe ḳad keƶƶebū fe se ye'tīhim enbā'u mā kānū bihi yestehziūne
Yeryüzüne bakmazlar mı, orada her türden nice güzel ve yararlı bitkiler bitirdik.
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الْاَرْضِ كَمْ اَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ
e ve lem yerav ilā l-erDi kem enbetnā fīhā min kulli zevcin kerīmin
Şüphesiz bunlarda (Allah'ın varlığına) bir delil vardır, ama onların çoğu inanmamaktadırlar.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz senin Rabbin, elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
(10-11) Hani Rabbin, Musa'ya; "Zalimler topluluğuna, Firavun'un kavmine git! Başlarına geleceklerden hala korkmuyorlar mı?" diye seslenmişti.
وَاِذْ نَادٰى رَبُّكَ مُوسٰٓى اَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ قَوْمَ فِرْعَوْنَ اَلَا يَتَّقُونَ
ve iƶ nādā rabbuke mūsā eni 'ti l-ḳavme Z-Zālimīne / ḳavme fir'ǎvne elā yetteḳūne
Musa, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum."
قَالَ رَبِّ اِنِّٓي اَخَافُ اَنْ يُكَذِّبُونِ
ḳāle rabbi innī eḣāfu en yukeƶƶibūni
"Göğsüm daralır. Akıcı konuşamam. Onun için, Harun'a da peygamberlik ver (ve onu bana yardımcı yap)."
وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَاَرْسِلْ اِلٰى هٰرُونَ
ve yeDīḳu Sadrī ve lā yenTaliḳu lisānī fe ersil ilā hārūne
"Bir de onlara karşı ben suçlu durumundayım. Bu yüzden onların beni öldürmelerinden korkarım."
وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَاَخَافُ اَنْ يَقْتُلُونِ
ve lehum ǎleyye ƶenbun fe eḣāfu en yeḳtulūni
Allah dedi ki, "Hayır, korkma! Mucizelerimizle gidin. Çünkü biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz."
قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِاٰيَاتِنَٓا اِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ
ḳāle kellā fe ƶhebā bi āyātinā innā meǎkum mustemiǔne
"Firavun'a gidin ve deyin: "Şüphesiz biz alemlerin Rabbinin elçisiyiz",
فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا اِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
fe 'tiyā fir'ǎvne fe ḳūlā innā rasūlu rabbi l-ǎālemīne
"İsrailoğullarını bizimle beraber gönder."
اَنْ اَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
en ersil meǎnā benī isrāīle
Firavun, şöyle dedi: "Seni biz küçük bir çocuk olarak alıp aramızda büyütmedik mi? Sen ömrünün nice yıllarını aramızda geçirdin."
قَالَ اَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ
ḳāle e lem nurabbike fīnā velīden ve lebiṧte fīnā min ǔmurike sinīne
"(Böyle iken) sen o yaptığın işi yaptın (adam öldürdün). Sen nankörlerdensin."
وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَاَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ
ve feǎlte feǎ'leteke lletī feǎlte ve ente mine l-kāfirīne
Musa, şöyle dedi: "Ben onu, o vakit kendimi kaybetmiş bir halde iken (istemeyerek) yaptım."
قَالَ فَعَلْتُهَا اِذًا وَاَنَا۬ مِنَ الضَّالِّينَ
ḳāle feǎltuhā iƶen ve enā mine D-Dāllīne
"Sizden korktuğum için de hemen aranızdan kaçtım. Derken, Rabbim bana hüküm ve hikmet bahşetti de beni peygamberlerden kıldı."
فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ
fe ferartu minkum lemmā ḣiftukum fe vehebe lī rabbī Hukmen ve ceǎlenī mine l-murselīne
"Senin başıma kaktığın bu nimet (gerçekte) İsrailoğullarını köleleştirmen(in neticesi)dir."
وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ اَنْ عَبَّدْتَ بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
ve tilke niǎ'metun temunnuhā ǎleyye en ǎbbedte benī isrāīle
Firavun, "Alemlerin Rabbi de nedir?" dedi.
قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ
ḳāle fir'ǎvnu ve mā rabbu l-ǎālemīne
Musa, "O, göklerin ve yerin ve her ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Eğer gerçekten inanırsanız bu böyledir."
قَالَ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ
ḳāle rabbu s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā in kuntum mūḳinīne
Firavun, etrafındakilere (alaycı bir ifade ile) "dinlemez misiniz?" dedi.
قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ اَلَا تَسْتَمِعُونَ
ḳāle li men Havlehu elā testemiǔne
Musa, "O, sizin de Rabbiniz, geçmiş atalarınızın da Rabbidir" dedi.
قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلِينَ
ḳāle rabbukum ve rabbu ābāikumu l-evvelīne
Firavun, "Bu size gönderilen peygamberiniz, şüphesiz delidir" dedi.
قَالَ اِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي اُرْسِلَ اِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ
ḳāle inne rasūlekumu elleƶī ursile ileykum le mecnūnun
Musa, "O, doğunun da batının da ve ikisi arasındaki her şeyin de Rabbidir. Eğer düşünüyorsanız bu, böyledir" dedi.
قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ
ḳāle rabbu l-meşriḳi ve l-meğribi ve mā beynehumā in kuntum teǎ'ḳilūne
Firavun, "Eğer benden başka bir ilah edinirsen, andolsun seni zindana atılanlardan ederim."
قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ اِلٰهًا غَيْرِي لَاَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ
ḳāle le ini tteḣaƶte ilāhen ğayrī le ec'ǎlenneke mine l-mescūnīne
Musa, "Sana apaçık bir delil getirmiş olsam da mı?" dedi.
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ
ḳāle e ve lev ci'tuke bi şey'in mubīnin
Firavun, "Doğru söyleyenlerden isen haydi getir onu," dedi.
قَالَ فَأْتِ بِهِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
ḳāle fe 'ti bihi in kunte mine S-Sādiḳīne
Bunun üzerine Musa, asasını attı, bir de ne görsünler, asa açıkça kocaman bir yılan olmuş.
فَاَلْقٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ
fe elḳā ǎSāhu fe iƶā hiye ṧuǎ'bānun mubīnun
Elini koynundan çıkardı, bir de ne görsünler, bakanlara bembeyaz olmuş.
وَنَزَعَ يَدَهُ فَاِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ
ve nezeǎ yedehu fe iƶā hiye beyDā'u li n-nāZirīne
Firavun, çevresindeki ileri gelenlere, "Şüphesiz bu, bilgin bir sihirbazdır" dedi.
قَالَ لِلْمَلَاِ حَوْلَهُ اِنَّ هٰذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ
ḳāle li l-melei Havlehu inne hāƶā le sāHirun ǎlīmun
"Sizi, yaptığı sihirle, yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne dersiniz?"
يُرِيدُ اَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ اَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ
yurīdu en yuḣricekum min erDikum bi siHrihi fe māƶā te'murūne
Dediler ki: "Onu ve kardeşini alıkoy. Şehirlere de toplayıcı adamlar gönder."
قَالُوا اَرْجِهْ وَاَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ
ḳālū ercih ve eḣāhu ve b'ǎṧ fī l-medāini Hāşirīne
"Sana bütün usta sihirbazları getirsinler."
يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ
ye'tūke bi kulli seHHārin ǎlīmin
Böylece sihirbazlar, belli bir günün belirlenen bir vaktinde bir araya getirildiler.
فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
fe cumiǎ s-seHaratu li mīḳāti yevmin meǎ'lūmin
İnsanlara da "Siz de toplanır mısınız?" denildi.
وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ اَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ
ve ḳīle li n-nāsi hel entum muctemiǔne
"Umarız, üstün gelirlerse sihirbazlara uyarız" (dediler.)
لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ اِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ
leǎllenā nettebiǔ s-seHarate in kānū humu l-ğālibīne
Sihirbazlar gelince, Firavun'a, "Eğer biz üstün gelirsek, gerçekten bize bir mükafat var mı?" dediler.
فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ اَئِنَّ لَنَا لَاَجْرًا اِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ
fe lemmā cā'e s-seHaratu ḳālū li fir'ǎvne e inne lenā le ecran in kunnā neHnu l-ğālibīne
Firavun, "Evet, hem o takdirde mutlaka bana yakın kimselerden olacaksınız" dedi.
قَالَ نَعَمْ وَاِنَّكُمْ اِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
ḳāle neǎm ve innekum iƶen le mine l-muḳarrabīne
Musa onlara, "Hadi ortaya atacağınız şeyi atın" dedi.
قَالَ لَهُمْ مُوسٰٓى اَلْقُوا مَا اَنْتُمْ مُلْقُونَ
ḳāle lehum mūsā elḳū mā entum mulḳūne
Bunun üzerine onlar iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un gücüyle elbette bizler üstün geleceğiz" dediler.
فَاَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ اِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ
fe elḳav Hibālehum ve ǐSiyyehum ve ḳālū bi ǐzzeti fir'ǎvne innā le neHnu l-ğālibūne
Musa da asasını attı. Bir de ne görsünler, asa onların düzdükleri sihir takımlarını yutuyor.
فَاَلْقٰى مُوسٰى عَصَاهُ فَاِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ
fe elḳā mūsā ǎSāhu fe iƶā hiye telḳafu mā ye'fikūne
Bunun üzerine sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.
فَاُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ
fe ulḳiye s-seHaratu sācidīne
"Alemlerin Rabbine inandık" dediler.
قَالُوا اٰمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
ḳālū āmennā bi rabbi l-ǎālemīne
"Musa'nın ve Harun'un Rabbi'ne."
رَبِّ مُوسٰى وَهٰرُونَ
rabbi mūsā ve hārūne
Firavun, "Ben size izin vermeden ona inandınız ha? Mutlaka o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Yakında bilip göreceksiniz siz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve hepinizi asacağım" dedi.
قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْ اِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ اَجْمَعِينَ
ḳāle āmentum lehu ḳable en āƶene lekum innehu le kebīrukumu elleƶī ǎllemekumu s-siHra fe le sevfe teǎ'lemūne le uḳaTTiǎnne eydiyekum ve erculekum min ḣilāfin ve le uSallibennekum ecmeǐyne
Sihirbazlar şöyle dediler: "Zararı yok, mutlaka Rabbimize döneceğiz."
قَالُوا لَا ضَيْرَ اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ
ḳālū lā Deyra innā ilā rabbinā munḳalibūne
"(Burada) ilk inananlar biz olduğumuz için şüphesiz Rabbimizin, hatalarımızı bağışlayacağını umuyoruz."
اِنَّا نَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا اَنْ كُنَّا اَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ
innā neTmeǔ en yeğfira lenā rabbunā ḣaTāyānā en kunnā evvele l-mu'minīne
Biz Musa'ya, "Kullarımı geceleyin yola çıkar, muhakkak ki takip edileceksiniz" diye vahyettik.
وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادِي اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ
ve evHaynā ilā mūsā en esri bi ǐbādī innekum muttebeǔne
Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.
فَاَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ
fe ersele fir'ǎvnu fī l-medāini Hāşirīne
Dedi ki, "Bunlar pek az ve önemsiz bir topluluktur."
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ
inne hā'ulā'i le şirƶimetun ḳalīlūne
"Şüphesiz onlar bize öfke duyuyorlar."
وَاِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ
ve innehum lenā le ğāiZūne
"Ama biz uyanık ve tedbirli bir topluluğuz."
وَاِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ
ve innā le cemīǔn Hāƶirūne
(57-58) Biz de Firavun'un kavmini bahçelerden, pınar başlarından, servetlerden ve iyi bir konumdan çıkardık.
فَاَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ
fe eḣracnāhum min cennātin ve ǔyūnin / ve kunūzin ve meḳāmin kerīmin
İşte böyle yaptık ve onlara, İsrailoğullarını mirasçı kıldık.
كَذٰلِكَ وَاَوْرَثْنَاهَا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
ke ƶālike ve evraṧnāhā benī isrāīle
Firavun ve adamları gün doğarken onları takibe koyuldular.
فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ
fe etbeǔhum muşriḳīne
İki topluluk birbirini görünce Musa'nın arkadaşları, "Eyvah yakalandık" dediler.
فَلَمَّا تَرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَ
fe lemmā terā'ā l-cem'ǎāni ḳāle eSHābu mūsā innā le mudrakūne
Musa, "Hayır! Rabbim şüphesiz benimledir, bana yol gösterecektir" dedi.
قَالَ كَلَّا اِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ
ḳāle kellā inne meǐye rabbī se yehdīni
Bunun üzerine Musa'ya, "Asan ile denize vur" diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı. Her parçası koca bir dağ gibiydi.
فَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ
fe evHaynā ilā mūsā eni Drib bi ǎSāke l-baHra fe nfeleḳa fe kāne kullu firḳin ke T-Tavdi l-ǎZīmi
Ötekileri de oraya yaklaştırdık.
وَاَزْلَفْنَا ثَمَّ الْاٰخَرِينَ
ve ezlefnā ṧemme l-āḣarīne
Musa'yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.
وَاَنْجَيْنَا مُوسٰى وَمَنْ مَعَهُ اَجْمَعِينَ
ve enceynā mūsā ve men meǎhu ecmeǐyne
Sonra ötekileri suda boğduk.
ثُمَّ اَغْرَقْنَا الْاٰخَرِينَ
ṧumme eğraḳnā l-āḣarīne
Bunda şüphesiz bir ibret vardır. Ama pek çokları iman etmiş değillerdi.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz ki senin Rabbin elbette mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Ey Muhammed! Onlara İbrahim'in haberini de oku.
وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ اِبْرٰهِيمَ
ve tlu ǎleyhim nebee ibrāhīme
Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti.
اِذْ قَالَ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ
iƶ ḳāle li ebīhi ve ḳavmihi mā teǎ'budūne
"Putlara tapıyoruz ve onlara tapmağa devam edeceğiz" demişlerdi.
قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ
ḳālū neǎ'budu eSnāmen fe neZellu lehā ǎākifīne
İbrahim, dedi ki: "Onlara yalvardığınızda sizi işitiyorlar mı?"
قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَ
ḳāle hel yesmeǔnekum iƶ ted'ǔne
"Yahut size fayda veya zararları dokunur mu?"
اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ
ev yenfeǔnekum ev yeDurrūne
"Hayır, ama biz babalarımızı böyle yaparken bulduk" dediler.
قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ
ḳālū bel vecednā ābā'enā ke ƶālike yef'ǎlūne
(75-76) İbrahim, şöyle dedi: "Sizin ve geçmiş atalarınızın taptığı şeyleri gördünüz mü?"
قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ
ḳāle e fe raeytum mā kuntum teǎ'budūne / entum ve ābā'ukumu l-eḳdemūne
"Şüphesiz onlar benim düşmanımdır. Ancak alemlerin Rabbi olan Allah, dostumdur."
فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي اِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ
fe innehum ǎduvvun lī illā rabbe l-ǎālemīne
"O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir."
اَلَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ
elleƶī ḣaleḳanī fe huve yehdīni
"O, bana yediren ve içirendir."
وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ
ve elleƶī huve yuT'ǐmunī ve yesḳīni
"Hastalandığımda da O bana şifa verir."
وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ
ve iƶā meriDtu fe huve yeşfīni
"O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır."
وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ
ve elleƶī yumītunī ṧumme yuHyīni
"O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur."
وَالَّذِي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِٓيـَٔتِي يَوْمَ الدِّينِ
ve elleƶī eTmeǔ en yeğfira lī ḣaTīetī yevme d-dīni
"Ey Rabbim! Bana bir hikmet bahşet ve beni salih kimseler arasına kat."
رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَاَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ
rabbi heb lī Hukmen ve elHiḳnī bi S-SāliHīne
"Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl."
وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِرِينَ
ve c'ǎl lī lisāne Sidḳin fī l-āḣirīne
"Beni Naim cennetinin varislerinden eyle."
وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ
ve c'ǎlnī min veraṧeti cenneti n-neǐymi
"Babamı da bağışla. Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır."
وَاغْفِرْ لِاَبِٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ
ve ğfir li ebī innehu kāne mine D-Dāllīne
"(Kulların) diriltilecekleri gün beni utandırma!"
وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ
ve lā tuḣzinī yevme yub'ǎṧūne
"O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!"
يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ
yevme lā yenfeǔ mālun ve lā benūne
"Allah'a arınmış bir kalp ile gelen başka."
اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ
illā men etā (a)llahe bi ḳalbin selīmin
Cennet, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yaklaştırılacak.
وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ
ve uzlifeti l-cennetu li l-mutteḳīne
(91-93) Cehennem de azgınlara gösterilecek ve onlara, "Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarınız nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilecek.
وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ وَقِيلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَ
ve burrizeti l-ceHīmu li l-ğāvīne / ve ḳīle lehum eyne mā kuntum teǎ'budūne / min dūni (a)llahi hel yenSurūnekum ev yenteSirūne
(94-95) Artık onlar ve o azgınlar ile İblis'in askerleri hepsi birden tepetakla oraya atılırlar.
فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَ وَجُنُودُ اِبْلِيسَ اَجْمَعُونَ
fe kubkibū fīhā hum ve l-ğāvūne / ve cunūdu iblīse ecmeǔne
Orada onlar taptıklarıyla çekişerek şöyle derler:
قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ
ḳālū ve hum fīhā yeḣteSimūne
"Allah'a andolsun! Biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz."
تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
tāllahi in kunnā le fī Delālin mubīnin
"Çünkü sizi, alemlerin Rabbi ile bir tutuyorduk."
اِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
iƶ nusevvīkum bi rabbi l-ǎālemīne
"Bizi ancak (önderlerimiz olan) suçlular saptırdı."
وَمَا اَضَلَّنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ
ve mā eDellenā illā l-mucrimūne
"İşte bu yüzden bizim şefaatçilerimiz yok."
فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ
fe mā lenā min şāfiǐyne
"Candan bir dostumuz da yok."
وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ
ve lā Sadīḳin Hamīmin
"Keşke (dünyaya) bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak."
فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
fe lev enne lenā kerraten fe nekūne mine l-mu'minīne
Elbet bunda bir ibret vardır. Onların çoğu iman etmiş değillerdi.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi olandır, çok merhametli olandır.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Nuh'un kavmi de Peygamberleri yalanladı.
كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebet ḳavmu nūHin l-murselīne
Hani kardeşleri Nuh, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ نُوحٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum eḣūhum nūHun elā tetteḳūne
"Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
"O halde, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!"
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
Dediler ki: "Sana hep aşağılık kimseler uymuş iken, biz hiç sana inanır mıyız?"
قَالُوا اَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْاَرْذَلُونَ
ḳālū e nu'minu leke ve ttebeǎke l-erƶelūne
Nuh, şöyle dedi: "Onların yaptıklarına dair benim ne bilgim olabilir?"
قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
ḳāle ve mā ǐlmī bimā kānū yeǎ'melūne
"Onların hesaplarını görmek ancak Rabbime aittir. Bir anlayabilseniz!"
اِنْ حِسَابُهُمْ اِلَّا عَلٰى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ
in Hisābuhum illā ǎlā rabbī lev teş'ǔrūne
"Ben inananları kovacak değilim."
وَمَا اَنَا۬ بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ
ve mā enā bi Tāridi l-mu'minīne
"Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım."
اِنْ اَنَا۬ اِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ
in enā illā neƶīrun mubīnun
Dediler ki: "Ey Nuh! (Bu işten) vazgeçmezsen mutlaka taşlananlardan olacaksın!"
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَانُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ
ḳālū le in lem tentehi yā nūHu le tekūnenne mine l-mercūmīne
Nuh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Kavmim beni yalanladı."
قَالَ رَبِّ اِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ
ḳāle rabbi inne ḳavmī keƶƶebūni
"Artık onlarla benim aramda sen hükmet. Beni ve benimle birlikte olan mü'minleri kurtar."
فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
fe fteH beynī ve beynehum fetHen ve neccinī ve men meǐye mine l-mu'minīne
Derken biz onu ve beraberindekileri dolu geminin içinde (taşıyıp) kurtardık.
فَاَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
fe enceynāhu ve men meǎhu fī l-fulki l-meşHūni
Sonra da geride kalanları suda boğduk.
ثُمَّ اَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ
ṧumme eğraḳnā beǎ'du l-bāḳīne
Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz senin Rabbin mutlak güç sahibi olandır, çok merhametli olandır.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Ad kavmi de peygamberleri yalanladı.
كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebet ǎādun l-murselīne
Hani kardeşleri Hud, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ هُودٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum eḣūhum hūdun elā tetteḳūne
"Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Öyle ise Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
"Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?"
اَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ اٰيَةً تَعْبَثُونَ
e tebnūne bi kulli rīǐn āyeten teǎ'beṧūne
"İçlerinde ebedi yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?"
وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ
ve tetteḣiƶūne meSāniǎ leǎllekum teḣludūne
"Tutup yakaladığınız zaman zorbaca yakalarsınız."
وَاِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ
ve iƶā beTaştum beTaştum cebbārīne
"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
(132-134) "Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah'a karşı gelmekten sakının."
وَاتَّقُوا الَّذِي اَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ اَمَدَّكُمْ بِاَنْعَامٍ وَبَنِينَ وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
ve tteḳū elleƶī emeddekum bimā teǎ'lemūne / emeddekum bi en'ǎāmin ve benīne / ve cennātin ve ǔyūnin
"Çünkü ben, sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum."
اِنِّٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
innī eḣāfu ǎleykum ǎƶābe yevmin ǎZīmin
Dediler ki: "Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir."
قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا اَوَعَظْتَ اَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ
ḳālū sevā'un ǎleynā e veǎZte em lem tekun mine l-vāǐZīne
"Bu, öncekilerin geleneklerinden başka bir şey değildir."
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا خُلُقُ الْاَوَّلِينَ
in hāƶā illā ḣuluḳu l-evvelīne
"Biz azaba uğratılacak da değiliz."
وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ
ve mā neHnu bi muǎƶƶebīne
Böylece onlar Hud'u yalanladılar. Biz de bu yüzden onları helak ettik. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
فَكَذَّبُوهُ فَاَهْلَكْنَاهُمْ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
fe keƶƶebūhu fe ehleknāhum inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Semud kavmi de Peygamberleri yalanladı.
كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebet ṧemūdu l-murselīne
Hani kardeşleri Salih, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ صَالِحٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum eḣūhum SāliHun elā tetteḳūne
"Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Öyle ise Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin!"
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
(146-148) "Siz buradaki bahçelerde, pınar başlarında, ekinlerde, meyveleri olgunlaşmış hurmalıklarda güven içinde bırakılacak mısınız?"
اَتُتْرَكُونَ فِي مَا هٰهُنَٓا اٰمِنِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ
e tutrakūne fī mā hāhunā āminīne / fī cennātin ve ǔyūnin / ve zurūǐn ve naḣlin Tal'ǔhā heDīmun
"Bir de dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz."
وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ
ve tenHitūne mine l-cibāli buyūten fārihīne
"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
(151-152) "Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin."
وَلَا تُطِيعُوا اَمْرَ الْمُسْرِفِينَ اَلَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ
ve lā tuTīǔ emra l-musrifīne / (e)lleƶīne yufsidūne fī l-erDi ve lā yuSliHūne
Dediler ki: "Sen ancak büyülenmişlerdensin."
قَالُوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ
ḳālū innemā ente mine l-museHHarīne
"Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi bize bir mucize getir."
مَا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِاٰيَةٍ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
mā ente illā beşerun miṧlunā fe 'ti bi āyetin in kunte mine S-Sādiḳīne
Salih, şöyle dedi: "İşte bir dişi deve! Onun (belli bir gün) su içme hakkı var, sizin de belli bir gün su içme hakkınız vardır."
قَالَ هٰذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ
ḳāle hāƶihi nāḳatun lehā şirbun ve lekum şirbu yevmin meǎ'lūmin
"Sakın ona bir kötülük dokundurmayın. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar."
وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ
ve lā temessūhā bi sū'in fe ye'ḣuƶekum ǎƶābu yevmin ǎZīmin
Derken onu kestiler, fakat pişman oldular.
فَعَقَرُوهَا فَاَصْبَحُوا نَادِمِينَ
fe ǎḳarūhā fe eSbeHū nādimīne
Böylece onları azap yakaladı. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
fe eḣaƶehumu l-ǎƶābu inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Lut'un kavmi de peygamberleri yalanladı.
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebet ḳavmu lūTin l-murselīne
Hani kardeşleri Lut, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِذْ قَالَ لَهُمْ اَخُوهُمْ لُوطٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum eḣūhum lūTun elā tetteḳūne
"Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
"Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
(165-166) "Rabbinizin, sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıyor da insanlar arasından erkeklere mi yanaşıyorsunuz? Siz gerçekten haddi aşan bir topluluksunuz."
اَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ
e te'tūne ƶ-ƶukrāne mine l-ǎālemīne / ve teƶerūne mā ḣaleḳa lekum rabbukum min ezvācikum bel entum ḳavmun ǎādūne
Dediler ki: "Ey Lut! (İşimize karışmaktan) vazgeçmezsen mutlaka (şehirden) çıkarılanlardan olacaksın!"
قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَالُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ
ḳālū le in lem tentehi yā lūTu le tekūnenne mine l-muḣracīne
Lut, şöyle dedi: "Şüphesiz ben sizin yaptığınız bu çirkin işe kızanlardanım."
قَالَ اِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ
ḳāle innī li ǎmelikum mine l-ḳālīne
"Ey Rabbim! Beni ve ailemi onların yaptıkları çirkin işten kurtar."
رَبِّ نَجِّنِي وَاَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ
rabbi neccinī ve ehlī mimmā yeǎ'melūne
(170-171) Bunun üzerine biz de onu ve geri kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç bütün ailesini kurtardık.
فَنَجَّيْنَاهُ وَاَهْلَهُٓ اَجْمَعِينَ اِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ
fe necceynāhu ve ehlehu ecmeǐyne / illā ǎcūzen fī l-ğābirīne
Sonra diğerlerini helak ettik.
ثُمَّ دَمَّرْنَا الْاٰخَرِينَ
ṧumme demmernā l-āḣarīne
Onların üzerine bir yağmur (gibi taş) yağdırdık. (Başlarına gelecekler konusunda) uyarılanların yağmuru ne kadar da kötü idi!
وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ
ve emTarnā ǎleyhim meTaran fe sā'e meTaru l-munƶerīne
Şüphesiz bunda büyük bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.
كَذَّبَ اَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ
keƶƶebe eSHābu l-eyketi l-murselīne
Hani Şu'ayb, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"
اِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ اَلَا تَتَّقُونَ
iƶ ḳāle lehum şuǎybun elā tetteḳūne
"Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."
اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
innī lekum rasūlun emīnun
Artık, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
"Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir."
وَمَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve mā eselukum ǎleyhi min ecrin in ecriye illā ǎlā rabbi l-ǎālemīne
"Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın."
اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ
evfū l-keyle ve lā tekūnū mine l-muḣsirīne
"Doğru terazi ile tartın."
وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ
ve zinū bi l-ḳisTāsi l-musteḳīmi
"İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."
وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْاَرْضِ مُفْسِدِينَ
ve lā tebḣasū n-nāse eşyā'ehum ve lā teǎ'ṧev fī l-erDi mufsidīne
"Sizi ve önceki nesilleri yaratana karşı gelmekten sakının."
وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْاَوَّلِينَ
ve tteḳū elleƶī ḣaleḳakum ve l-cibillete l-evvelīne
Onlar şöyle dediler: "Sen ancak büyülenmişlerdensin."
قَالُوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ
ḳālū innemā ente mine l-museHHarīne
"Sen sadece bizim gibi bir insansın. Biz senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz."
وَمَا اَنْتَ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَاِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ
ve mā ente illā beşerun miṧlunā ve in neZunnuke le mine l-kāƶibīne
"Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi gökten üzerimize bir parça düşür."
فَاَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
fe esḳiT ǎleynā kisefen mine s-semāi in kunte mine S-Sādiḳīne
Şu'ayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi.
قَالَ رَبِّي اَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ
ḳāle rabbī eǎ'lemu bimā teǎ'melūne
Onlar Şu'ayb'ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi.
فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ اِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ
fe keƶƶebūhu fe eḣaƶehum ǎƶābu yevmi Z-Zulleti innehu kāne ǎƶābe yevmin ǎZīmin
Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً وَمَا كَانَ اَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten ve mā kāne ekṧeruhum mu'minīne
Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.
وَاِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
ve inne rabbeke le huve l-ǎzīzu r-raHīmu
Şüphesiz bu Kur'an, alemlerin Rabbi'nin indirmesidir.
وَاِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve innehu le tenzīlu rabbi l-ǎālemīne
(193-195) Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.
نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَمِينُ عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ
nezele bihi r-rūHu l-emīnu / ǎlā ḳalbike li tekūne mine l-munƶirīne / bi lisānin ǎrabiyyin mubīnin
Şüphesiz bu (Kur'an'ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı.
وَاِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْاَوَّلِينَ
ve innehu le fī zuburi l-evvelīne
İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir?
اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
e ve lem yekun lehum āyeten en yeǎ'lemehu ǔlemā'u benī isrāīle
(198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.
وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَمِينَ فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ
ve lev nezzelnāhu ǎlā beǎ'Di l-eǎ'cemīne / fe ḳaraehu ǎleyhim mā kānū bihi mu'minīne
İşte böylece biz onu (Kur'an'ı) suçluların kalbine soktuk.
كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ
ke ƶālike seleknāhu fī ḳulūbi l-mucrimīne
(201-203) Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, "Bize mühlet verilmez mi?" demedikçe, ona inanmazlar.
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلِيمَ فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ
lā yu'minūne bihi Hattā yeravu l-ǎƶābe l-elīme / fe ye'tiyehum beğteten ve hum lā yeş'ǔrūne / fe yeḳūlū hel neHnu munZerūne
Bizim azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar?
اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ
e fe bi ǎƶābinā yesteǎ'cilūne
Ey Muhammed! Ne dersin; biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) yararlandırsak,
اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ
e fe raeyte in metteǎ'nāhum sinīne
Sonra da kendilerine tehdit edildikleri şey gelse, (halleri nice olurdu?)
ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ
ṧumme cā'ehum mā kānū yūǎdūne
(Dünyada) yararlandırıldıkları şeyler onlara fayda sağlamazdı.
مَا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ
mā eğnā ǎnhum mā kānū yumetteǔne
Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helak etmedik.
وَمَا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ
ve mā ehleknā min ḳaryetin illā lehā munƶirūne
Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz.
ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ
ƶikrā ve mā kunnā Zālimīne
O Kur'an'ı şeytanlar indirmemiştir.
وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ
ve mā tenezzelet bihi ş-şeyāTīnu
Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.
وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ
ve mā yenbeğī lehum ve mā yesteTīǔne
Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.
اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ
innehum ǎni s-sem'ǐ le meǎ'zūlūne
Öyle ise sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun!
فَلَا تَدْعُ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ
fe lā ted'ǔ meǎ (a)llahi ilāhen āḣara fe tekūne mine l-muǎƶƶebīne
(Önce) en yakın akrabanı uyar.
وَاَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْاَقْرَبِينَ
ve enƶir ǎşīrateke l-eḳrabīne
Mü'minlerden sana uyanlara kanatlarını indir.
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
ve ḣfiD cenāHake li meni ttebeǎke mine l-mu'minīne
Eğer sana karşı gelirlerse, "Şüphesiz ben sizin yaptığınız şeylerden uzağım" de.
فَاِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ اِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ
fe in ǎSavke fe ḳul innī berī'un mimmā teǎ'melūne
(217-219) Namaza kalktığında, seni ve secde edenler arasında dolaşmanı gören; mutlak güç sahibi, çok merhametli olan Allah'a tevekkül et.
وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ اَلَّذِي يَرٰيكَ حِينَ تَقُومُ وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ
ve tevekkel ǎlā l-ǎzīzi r-raHīmi / elleƶī yerāke Hīne teḳūmu / ve teḳallubeke fī s-sācidīne
Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
innehu huve s-semīǔ l-ǎlīmu
Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?
هَلْ اُنَبِّئُكُمْ عَلٰى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ
hel unebbiukum ǎlā men tenezzelu ş-şeyāTīnu
Onlar, her günahkar yalancıya inerler.
تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَثِيمٍ
tenezzelu ǎlā kulli effākin eṧīmin
Bunlar da şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu ise yalancıdır.
يُلْقُونَ السَّمْعَ وَاَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ
yulḳūne s-sem'ǎ ve ekṧeruhum kāƶibūne
Şairlere ise haddi aşan azgınlar uyarlar.
وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُ۫نَ
ve ş-şuǎrā'u yettebiǔhumu l-ğāvūne
(225-226) Görmez misin ki onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler.
اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ
e lem tera ennehum fī kulli vādin yehīmūne / ve ennehum yeḳūlūne mā lā yef'ǎlūne
Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah'ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar başka. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir.
اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا اَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ
illā (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ve ƶekerū (a)llahe keṧīran ve nteSarū min beǎ'di mā Zulimū ve se yeǎ'lemu (e)lleƶīne Zelemū eyye munḳalebin yenḳalibūne
Ta-Sin. Bunlar Kur'an'ın, apaçık bir kitabın ayetleridir.
طٰسٓ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُبِينٍ
Ts tilke āyātu l-ḳurāni ve kitābin mubīnin
(2-3) Kur'an, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahirete de kesin olarak inanan mü'minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.
هُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُؤْمِنِينَ اَلَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
huden ve buşrā li l-mu'minīne / (e)lleƶīne yuḳīmūne S-Salāte ve yu'tūne z-zekāte ve hum bi l-āḣirati hum yūḳinūne
Şüphesiz, ahiret hayatına inanmayanların işlerini biz kendilerine güzel göstermişizdir de o yüzden bocalayıp dururlar.
اِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ زَيَّنَّا لَهُمْ اَعْمَالَهُمْ فَهُمْ يَعْمَهُونَ
inne (e)lleƶīne lā yu'minūne bi l-āḣirati zeyyennā lehum eǎ'mālehum fe hum yeǎ'mehūne
Onlar, azabın en kötüsü kendilerine has olan kimselerdir. Onlar ahirette en çok ziyana uğrayanlardır.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَهُمْ سُوءُ الْعَذَابِ وَهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْاَخْسَرُونَ
ulāike (e)lleƶīne lehum sū'u l-ǎƶābi ve hum fī l-āḣirati humu l-eḣserūne
Şüphesiz bu Kur'an sana, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir.
وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ عَلِيمٍ
ve inneke le tuleḳḳā l-ḳurāne min ledun Hakīmin ǎlīmin
Hani Musa, ailesine, "Ben bir ateş gördüm, ondan size bir haber, yahut ısınasınız diye bir kor ateş getireceğim" demişti.
اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِهِٓ اِنِّٓي اٰنَسْتُ نَارًا سَاٰتِيكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰتِيكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ
iƶ ḳāle mūsā li ehlihi innī ānestu nāran se ātīkum minhā bi ḣaberin ev ātīkum bi şihābin ḳabesin leǎllekum teSTalūne
(Musa) Ateşe varınca ona şöyle seslenildi: "Ateşin başındaki de çevresindekiler de kutlu olsun! Alemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden uzaktır."
فَلَمَّا جَاءَهَا نُودِيَ اَنْ بُورِكَ مَنْ فِي النَّارِ وَمَنْ حَوْلَهَا وَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
fe lemmā cā'ehā nūdiye en būrike men fī n-nāri ve men Havlehā ve subHāne (a)llahi rabbi l-ǎālemīne
"Ey Musa! Gerçek şu ki, ben mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ım."
يَامُوسَىٰ اِنَّهُٓ اَنَا۬ اللّٰهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
yā mūsā innehu enā (a)llahu l-ǎzīzu l-Hakīmu
"Değneğini at." (Musa değneğini attı.) Onu yılanmış gibi hareket eder görünce, dönüp ardına bakmadan kaçtı. (Allah, şöyle dedi): "Ey Musa, korkma! Benim katımda peygamberler korkmazlar."
وَاَلْقِ عَصَاكَ فَلَمَّا رَاٰهَا تَهْتَزُّ كَاَنَّهَا جَانٌّ وَلّٰى مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ يَامُوسَىٰ لَا تَخَفْ اِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ
ve elḳi ǎSāke fe lemmā rāhā tehtezzu keennehā cānnun vellā mudbiran ve lem yuǎḳḳib yā mūsā lā teḣaf innī lā yeḣāfu ledeyye l-murselūne
"Ancak kim zulmeder de sonra (yaptığı) kötülüğün yerine iyilik yaparsa bilsin ki şüphesiz ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet edenim."
اِلَّا مَنْ ظَلَمَ ثُمَّ بَدَّلَ حُسْنًا بَعْدَ سُوءٍ فَاِنِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ
illā men Zeleme ṧumme beddele Husnen beǎ'de sū'in fe innī ğafūrun raHīmun
"Elini koynuna sok; Firavun'a ve onun kavmine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak, kusursuz bembeyaz olarak çıksın. Çünkü onlar fasık bir kavimdir."
وَاَدْخِلْ يَدَكَ فِي جَيْبِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ فِي تِسْعِ اٰيَاتٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَقَوْمِهِ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
ve edḣil yedeke fī ceybike teḣruc beyDā'e min ğayri sū'in fī tis'ǐ āyātin ilā fir'ǎvne ve ḳavmihi innehum kānū ḳavmen fāsiḳīne
Nitekim ayetlerimiz kendilerine gerçeği gösterecek biçimde gelince, "Bu apaçık bir sihirdir" dediler.
فَلَمَّا جَاءَتْهُمْ اٰيَاتُنَا مُبْصِرَةً قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُبِينٌ
fe lemmā cā'ethum āyātunā mubSiraten ḳālū hāƶā siHrun mubīnun
Kendileri de bunların hak olduklarını kesin olarak bildikleri halde, sırf zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından ötürü onları inkar ettiler. Ama bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!
وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا اَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ
ve ceHadū bihā ve steyḳanethā enfusuhum Zulmen ve ǔluvven fe nZur keyfe kāne ǎāḳibetu l-mufsidīne
Andolsun! Biz Davud'a ve Süleyman'a ilim verdik. Onlar, "Hamd, bizi mü'min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a mahsustur" dediler.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًا وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلٰى كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ
ve leḳad āteynā dāvūde ve suleymāne ǐlmen ve ḳālā l-Hamdu li (a)llahi elleƶī feDDelenā ǎlā keṧīrin min ǐbādihi l-mu'minīne
Süleyman, Davud'a varis oldu ve, "Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur" dedi.
وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَاأَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫تِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ
ve veriṧe suleymānu dāvūde ve ḳāle yā eyyuhā n-nāsu ǔllimnā menTiḳa T-Tayri ve ūtīnā min kulli şey'in inne hāƶā le huve l-feDlu l-mubīnu
Süleyman'ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.
وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
ve Huşira li suleymāne cunūduhu mine l-cinni ve l-insi ve T-Tayri fe hum yūzeǔne
Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca, "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler" dedi.
حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَاأَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Hattā iƶā etev ǎlā vādi n-nemli ḳālet nemletun yā eyyuhā n-nemlu dḣulū mesākinekum lā yeHTimennekum suleymānu ve cunūduhu ve hum lā yeş'ǔrūne
Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: "Ey Rabbim! Beni; bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!"
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْنِٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ
fe tebesseme DāHiken min ḳavlihā ve ḳāle rabbi evziǎ'nī en eşkura niǎ'meteke lletī en'ǎmte ǎleyye ve ǎlā velideyye ve en eǎ'mele SāliHen terDāhu ve edḣilnī bi raHmetike fī ǐbādike S-SāliHīne
Süleyman, kuşlara göz atıp yokladı ve şöyle dedi: "Hüdhüd'ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?"
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا اَرَى الْهُدْهُدَ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ
ve tefeḳḳade T-Tayra fe ḳāle mā li ye lā erā l-hudhude em kāne mine l-ğāibīne
"Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım, ya da kafasını keseceğim."
لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ
le uǎƶƶibennehu ǎƶāben şedīden ev le eƶbeHannehu ev le ye'tīennī bi sulTānin mubīnin
Derken Hüdhüd çok beklemedi, çıkageldi ve (Süleyman'a) şöyle dedi: "Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe'den sana sağlam bir haber getirdim."
فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَقِينٍ
fe mekeṧe ğayra beǐydin fe ḳāle eHaTtu bimā lem tuHiT bihi ve ci'tuke min sebein bi nebein yeḳīnin
"Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm."
اِنِّي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ
innī vecedtu mraeten temlikuhum ve ūtiyet min kulli şey'in ve le hā ǎrşun ǎZīmun
"Onun ve kavminin, Allah'ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar."
وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ
vecedtuhā ve ḳavmehā yescudūne li ş-şemsi min dūni (a)llahi ve zeyyene lehumu ş-şeyTānu eǎ'mālehum fe Saddehum ǎni s-sebīli fe hum lā yehtedūne
"Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah'a secde etmesinler diye (şeytan onları yoldan çıkarmış.)"
اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ
ellā yescudū li (a)llahi elleƶī yuḣricu l-ḣab'e fī s-semāvāti ve l-erDi ve yeǎ'lemu mā tuḣfūne ve mā tuǎ'linūne
Allah, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayandır. Büyük Arş'ın Rabbidir.
اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ
(a)llahu lā ilāhe illā huve rabbu l-ǎrşi l-ǎZīmi
Süleyman, Hüdhüd'e şöyle dedi: "Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz."
قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ
ḳāle se nenZuru e Sadeḳte em kunte mine l-kāƶibīne
"Benim şu mektubumu götür onlara at, sonra da yanlarından ayrıl ve ne sonuca varacaklarına bak."
اِذْهَبْ بِكِتَابِي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ
iƶheb bi kitābī hāƶā fe elḳih ileyhim ṧumme tevelle ǎnhum fe nZur māƶā yerciǔne
Sebe kraliçesi Belkıs dedi ki: "Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup atıldı."
قَالَتْ يَاأَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنِّٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ
ḳālet yā eyyuhā l-meleū innī ulḳiye ileyye kitābun kerīmun
(30-31) "Mektup, Süleyman'dan gelmiştir. O, 'Bismillahirrahmanirrahim' diye başlamakta ve içinde 'Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin' denilmektedir."
اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
innehu min suleymāne ve innehu b(i)smi (a)llahi r-raHmāni r-raHīmi / ellā teǎ'lū ǎleyye ve 'tūnī muslimīne
"Ey ileri gelenler! Durumum hakkında bana görüş bildirin. Sizler yanımda bulunmadıkça hiçbir işe kesin olarak karar vermem."
قَالَتْ يَاأَيُّهَا الْمَلَؤُا اَفْتُونِي فِي اَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ
ḳālet yā eyyuhā l-meleū eftūnī fī emrī mā kuntu ḳāTiǎten emran Hattā teşhedūni
Dediler ki: "Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Emir senin. Ne emredeceğini düşün."
قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ
ḳālū neHnu ūlū ḳuvvetin ve ūlū be'sin şedīdin ve l-emru ileyki fe nZurī māƶā te'murīne
(Kraliçe Belkıs) şöyle dedi: "Krallar bir memlekete girdi mi, orayı harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hale getirirler. İşte onlar böyle yaparlar."
قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَٓا اَذِلَّةً وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ
ḳālet inne l-mulūke iƶā deḣalū ḳaryeten efsedūhā ve ceǎlū eǐzzete ehlihā eƶilleten ve ke ƶālike yef'ǎlūne
"Ben onlara bir hediye gönderip, elçilerin ne haber ile döneceklerine bakacağım."
وَاِنِّي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ
ve innī mursiletun ileyhim bi hediyyetin fe nāZiratun bi me yerciǔ l-murselūne
(Elçilerin sözcüsü) Süleyman'ın huzuruna gelince, Süleyman ona şöyle dedi: "Siz beni mal ile desteklemek (ve böylece etkilemek) mi istiyorsunuz? Oysa Allah'ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Fakat hediyenizle ancak siz sevinirsiniz."
فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمٰنَ قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا اٰتٰينِيَ اللّٰهُ خَيْرٌ مِمَّا اٰتٰيكُمْ بَلْ اَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ
fe lemmā cā'e suleymāne ḳāle e tumiddūneni bi mālin fe mā ātāniye (a)llahu ḣayrun mimmā ātākum bel entum bi hediyyetikum tefraHūne
"Sen onlara dön. Andolsun, biz onlara, karşı koyamayacakları ordularla gelir ve onları oradan aşağılanmış ve küçük düşürülmüş olarak çıkarırız."
اِرْجِعْ اِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا اَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ
irciǎ' ileyhim fe le ne'tiyennehum bi cunūdin lā ḳibele lehum bihā ve le nuḣricennehum minhā eƶilleten ve hum Sāğirūne
Süleyman, "Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun (kraliçenin) tahtını getirebilir?"
قَالَ يَاأَيُّهَا الْمَلَؤُا اَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ
ḳāle yā eyyuhā l-meleū eyyukum ye'tīnī bi ǎrşihā ḳable en ye'tūnī muslimīne
Cinlerden bir ifrit, "Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim" dedi.
قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ وَاِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَمِينٌ
ḳāle ǐfrītun mine l-cinni enā ātīke bihi ḳable en teḳūme min meḳāmike ve innī ǎleyhi le ḳaviyyun emīnun
Kitaptan bilgisi olan biri, "Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm" dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş halde görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir."
قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ
ḳāle elleƶī ǐndehu ǐlmun mine l-kitābi enā ātīke bihi ḳable en yertedde ileyke Tarfuke fe lemmā rāhu musteḳirran ǐndehu ḳāle hāƶā min feDli rabbī li yebluvenī e eşkuru em ekfuru ve men şekera fe innemā yeşkuru li nefsihi ve men kefera fe inne rabbī ğaniyyun kerīmun
Süleyman, "Tahtını tanınmaz hale getirin. Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacaklardan mı olacak?" dedi.
قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَدِٓي اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ
ḳāle nekkirū lehā ǎrşehā nenZur e tehtedī em tekūnu mine (e)lleƶīne lā yehtedūne
Belkıs gelince, "Senin tahtın böyle mi?" denildi. O da, "Sanki o! Fakat zaten daha önce bize bilgi verilmişti ve biz teslimiyet göstermiştik" dedi.
فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَ وَاُو۫تِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ
fe lemmā cā'et ḳīle e hākeƶā ǎrşuki ḳālet keennehu huve ve ūtīnā l-ǐlme min ḳablihā ve kunnā muslimīne
Daha önce Allah'tan başka taptığı şeyler ona engel olmuştu. Çünkü o inkar eden bir kavimden idi.
وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ
ve Saddehā mā kānet teǎ'budu min dūni (a)llahi innehā kānet min ḳavmin kāfirīne
Ona "köşke gir" denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ona "Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür" dedi. Belkıs, "Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" dedi.
قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ اِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
ḳīle lehā dḣulī S-SarHa fe lemmā raethu Hasibethu lucceten ve keşefet ǎn sāḳayhā ḳāle innehu SarHun mumerradun min ḳavārīra ḳālet rabbi innī Zelemtu nefsī ve eslemtu meǎ suleymāne li (a)llahi rabbi l-ǎālemīne
Andolsun biz, "Allah'a kulluk edin" diye (uyarması için) Semud kavmine, kardeşleri Salih'i peygamber olarak göndermiştik. Bir de ne görsün, onlar birbiriyle çekişen iki grup olmuşlar.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَٓا اِلٰى ثَمُودَ اَخَاهُمْ صَالِحًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ فَاِذَا هُمْ فَرِيقَانِ يَخْتَصِمُونَ
ve leḳad erselnā ilā ṧemūde eḣāhum SāliHen eni ǎ'budū (a)llahe fe iƶā hum ferīḳāni yeḣteSimūne
Salih, onlara "Ey kavmim! Niçin iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini istiyorsunuz? Merhamet edilmeniz için Allah'tan bağışlanma dileseniz ya!"
قَالَ يَاقَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
ḳāle yā ḳavmi li me testeǎ'cilūne bi s-seyyieti ḳable l-Haseneti levlā testeğfirūne (a)llahe leǎllekum turHamūne
Onlar, "Sen ve beraberindekiler yüzünden uğursuzluğa uğradık" dediler. Salih, "Sizin uğursuzluğunuzun sebebi Allah katında (yazılı)dır. Aslında siz imtihan edilmekte olan bir kavimsiniz" dedi.
قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ
ḳālū TTayyernā bike ve bi men meǎke ḳāle Tāirukum ǐnde (a)llahi bel entum ḳavmun tuftenūne
Şehirde dokuz kişilik bir çete vardı. Bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar ve ıslaha çalışmıyorlardı.
وَكَانَ فِي الْمَدِينَةِ تِسْعَةُ رَهْطٍ يُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ
ve kāne fī l-medīneti tis'ǎtu rahTin yufsidūne fī l-erDi ve lā yuSliHūne
Aralarında Allah adına and içerek şöyle dediler: "Mutlaka onu ve ailesini geceleyin öldüreceğiz, sonra da velisine; 'Biz onun ailesinin öldürülüşüne şahit olmadık. Biz kesinlikle doğru söyleyenleriz', diyeceğiz."
قَالُوا تَقَاسَمُوا بِاللّٰهِ لَنُبَيِّتَنَّهُ وَاَهْلَهُ ثُمَّ لَنَقُولَنَّ لِوَلِيِّهِ مَا شَهِدْنَا مَهْلِكَ اَهْلِهِ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
ḳālū teḳāsemū bi(a)llahi le nubeyyitennehu ve ehlehu ṧumme le neḳūlenne li veliyyihi mā şehidnā mehlike ehlihi ve innā le Sādiḳūne
Onlar bir tuzak kurdular. Farkında değillerken Allah da bir tuzak kurdu.
وَمَكَرُوا مَكْرًا وَمَكَرْنَا مَكْرًا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
ve mekerū mekran ve mekernā mekran ve hum lā yeş'ǔrūne
Bak, onların tuzaklarının sonucu nasıl oldu: Biz onları ve kavimlerini topyekun helak ettik.
فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ مَكْرِهِمْ اَنَّا دَمَّرْنَاهُمْ وَقَوْمَهُمْ اَجْمَعِينَ
fe nZur keyfe kāne ǎāḳibetu mekrihim ennā demmernāhum ve ḳavmehum ecmeǐyne
İşte zulümleri yüzünden harabeye dönmüş evleri! Şüphesiz bunda bilen bir kavim için bir ibret vardır.
فَتِلْكَ بُيُوتُهُمْ خَاوِيَةً بِمَا ظَلَمُوا اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ
fe tilke buyūtuhum ḣāviyeten bimā Zelemū inne fī ƶālike le āyeten li ḳavmin yeǎ'lemūne
İman edip Allah'a karşı gelmekten sakınmakta olanları ise kurtardık.
وَاَنْجَيْنَا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ
ve enceynā (e)lleƶīne āmenū ve kānū yetteḳūne
Lut'u da (Peygamber olarak gönderdik.) Hani o, kavmine şöyle demişti: "Göz göre göre, o çirkin işi mi yapıyorsunuz?"
وَلُوطًا اِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ اَتَأْتُونَ الْفَاحِشَةَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ
ve lūTen iƶ ḳāle li ḳavmihi e te'tūne l-fāHişete ve entum tubSirūne
"Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi varıyorsunuz? Doğrusu siz ne yaptığını bilmez bir toplumsunuz."
اَئِنَّكُمْ لَتَأْتُونَ الرِّجَالَ شَهْوَةً مِنْ دُونِ النِّسَاءِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تَجْهَلُونَ
e innekum le te'tūne r-ricāle şehveten min dūni n-nisā'i bel entum ḳavmun techelūne