Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
tebārake elleƶī bi yedihi l-mulku ve huve ǎlā kulli şey'in ḳadīrun
O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.
اَلَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ
elleƶī ḣaleḳa l-mevte ve l-Hayāte li yebluvekum eyyukum eHsenu ǎmelen ve huve l-ǎzīzu l-ğafūru
O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahman'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?
اَلَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرٰى فِي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
elleƶī ḣaleḳa seb'ǎ semāvātin Tibāḳan mā terā fī ḣalḳi r-raHmāni min tefāvutin fe rciǐ l-beSara hel terā min fuTūrin
Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) aciz ve bitkin halde sana dönecektir.
ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ
ṧumme rciǐ l-beSara kerrateyni yenḳalib ileyke l-beSaru ḣāsien ve huve Hasīrun
Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık.
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ
ve leḳad zeyyennā s-semāe d-dunyā bi meSābīHa ve ceǎlnāhā rucūmen li ş-şeyāTīni ve eǎ'tednā lehum ǎƶābe s-seǐyri
Rablerini inkar edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü varılacak yerdir orası!
وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ
ve li(e)lleƶīne keferū bi rabbihim ǎƶābu cehenneme ve bi'se l-meSīru
Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultuyu işitirler.
اِذَٓا اُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِيَ تَفُورُ
iƶā ulḳū fīhā semiǔ lehā şehīḳan ve hiye tefūru
Neredeyse cehennem öfkeden çatlayacaktır! Oraya her bir topluluk atıldıkça oranın bekçileri onlara, "Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?" diye sorarlar.
تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ كُلَّمَا اُلْقِيَ فِيهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَا اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذِيرٌ
tekādu temeyyezu mine l-ğayZi kullemā ulḳiye fīhā fevcun seelehum ḣazenetuhā e lem ye'tikum neƶīrun
Onlar da şöyle derler: "Evet, bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalanlamış ve 'Allah hiçbir şey indirmemiştir. Siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz' demiştik."
قَالُوا بَلٰى قَدْ جَاءَنَا نَذِيرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا فِي ضَلَالٍ كَبِيرٍ
ḳālū belā ḳad cā'enā neƶīrun fe keƶƶebnā ve ḳulnā mā nezzele (a)llahu min şey'in in entum illā fī Delālin kebīrin
Yine şöyle derler: "Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateştekilerden olmazdık."
وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِي اَصْحَابِ السَّعِيرِ
ve ḳālū lev kunnā nesmeǔ ev neǎ'ḳilu mā kunnā fī eSHābi s-seǐyri
İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Artık alevli ateştekiler Allah'ın rahmetinden uzak olsun!
فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْ فَسُحْقًا لِاَصْحَابِ السَّعِيرِ
fe ǎ'terafū bi ƶenbihim fe suHḳan li eSHābi s-seǐyri
Görmedikleri halde Rablerinden korkanlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükafat vardır.
اِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَبِيرٌ
inne (e)lleƶīne yeḣşevne rabbehum bi l-ğaybi lehum meğfiratun ve ecrun kebīrun
Sözünüzü gizleyin, yahut onu açığa vurun; (fark etmez). Şüphesiz Allah, sinelerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.
وَاَسِرُّوا قَوْلَكُمْ اَوِ اجْهَرُوا بِهِ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
ve esirrū ḳavlekum evi cherū bihi innehu ǎlīmun bi ƶāti S-Sudūri
Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.
اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
elā yeǎ'lemu men ḣaleḳa ve huve l-leTīfu l-ḣabīru
O, yeryüzünü sizin ayaklarınızın altına serendir. Haydi onun üzerinde yürüyün ve Allah'ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O'nadır.
هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِنْ رِزْقِهِ وَاِلَيْهِ النُّشُورُ
huve elleƶī ceǎle lekumu l-erDe ƶelūlen fe mşū fī menākibihā ve kulū min rizḳihi ve ileyhi n-nuşūru
Göktekinin sizi yere geçirivermeyeceğinden emin mi oldunuz? (O zaman) bir de bakarsınız yeryüzü şiddetle çalkalanıyor.
ءَاَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الْاَرْضَ فَاِذَا هِيَ تَمُورُ
e emintum men fī s-semāi en yeḣsife bikumu l-erDe fe iƶā hiye temūru
Yahut göktekinin, üzerinize taş yağdıran rüzgar göndermeyeceğinden mi emin oldunuz? O zaman, uyarım nasılmış bileceksiniz!
اَمْ اَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ اَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا فَسَتَعْلَمُونَ كَيْفَ نَذِيرِ
em emintum men fī s-semāi en yursile ǎleykum HāSiben fe se teǎ'lemūne keyfe neƶīri
Andolsun, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Beni inkar etmenin sonucu nasıl oldu!?
وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ
ve leḳad keƶƶebe (e)lleƶīne min ḳablihim fe keyfe kāne nekīri
Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahman tutuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir.
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا الرَّحْمٰنُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ
e ve lem yerav ilā T-Tayri fevḳahum Sāffātin ve yeḳbiDne mā yumsikuhunne illā r-raHmānu innehu bi kulli şey'in beSīrun
Yahut Rahman'dan başka size yardım edecek şu ordunuz (taraftarlarınız) kimlerdir? İnkarcılar ancak bir aldanış içindedirler.
اَمَّنْ هٰذَا الَّذِي هُوَ جُنْدٌ لَكُمْ يَنْصُرُكُمْ مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اِنِ الْكَافِرُونَ اِلَّا فِي غُرُورٍ
e mmen hāƶā elleƶī huve cundun lekum yenSurukum min dūni r-raHmāni ini l-kāfirūne illā fī ğurūrin
Peki, Allah rızkını keserse, kimdir size rızık verecek olan? Hayır, onlar azgınlık ve nefretle direnip durdular.
اَمَّنْ هٰذَا الَّذِي يَرْزُقُكُمْ اِنْ اَمْسَكَ رِزْقَهُ بَلْ لَجُّوا فِي عُتُوٍّ وَنُفُورٍ
e mmen hāƶā elleƶī yerzuḳukum in emseke rizḳahu bel leccū fī ǔtuvvin ve nufūrin
Şimdi, yüzüstü kapanarak düşe kalka yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru bir yolda dimdik yürüyen mi?
اَفَمَنْ يَمْشِي مُكِبًّا عَلٰى وَجْهِهِ اَهْدٰٓى اَمَّنْ يَمْشِي سَوِيًّا عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
e fe men yemşī mukibben ǎlā vechihi ehdā e mmen yemşī seviyyen ǎlā SirāTin musteḳīmin
De ki: "O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"
قُلْ هُوَ الَّذِي اَنْشَاَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ قَلِيلًا مَا تَشْكُرُونَ
ḳul huve elleƶī enşeekum ve ceǎle lekumu s-sem'ǎ ve l-ebSāra ve l-ef'idete ḳalīlen mā teşkurūne
De ki: "O, sizi yeryüzünde yaratıp çoğaltandır. Ancak O'nun huzurunda toplanacaksınız."
قُلْ هُوَ الَّذِي ذَرَاَكُمْ فِي الْاَرْضِ وَاِلَيْهِ تُحْشَرُونَ
ḳul huve elleƶī ƶeraekum fī l-erDi ve ileyhi tuHşerūne
"Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?" diyorlar.
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
ve yeḳūlūne metā hāƶā l-veǎ'du in kuntum Sādiḳīne
De ki: "O bilgi, ancak Allah katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım."
قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِۖ وَاِنَّمَٓا اَنَا۬ نَذِيرٌ مُبِينٌ
ḳul innemā l-ǐlmu ǐnde (a)llahi ve innemā enā neƶīrun mubīnun
Onu (azabı) yakından gördükleri zaman inkar edenlerin yüzleri kötüleşir ve onlara, "İşte bu, (alaylı bir biçimde) isteyip durduğunuz şeydir" denir.
فَلَمَّا رَاَوْهُ زُلْفَةً سِٓيـَٔتْ وُجُوهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَقِيلَ هٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَدَّعُونَ
fe lemmā raevhu zulfeten siyet vucūhu (e)lleƶīne keferū ve ḳīle hāƶā elleƶī kuntum bihi teddeǔne
De ki: "Söyleyin bakalım: Diyelim ki Allah beni ve beraberimdekileri helak etti, yahut bize acıdı. Peki, ya inkarcıları elem dolu bir azaptan kim koruyacak?"
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَهْلَكَنِيَ اللّٰهُ وَمَنْ مَعِيَ اَوْ رَحِمَنَا فَمَنْ يُجِيرُ الْكَافِرِينَ مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ
ḳul e raeytum in ehlekeniye (a)llahu ve men meǐye ev raHimenā fe men yucīru l-kāfirīne min ǎƶābin elīmin
De ki: "O, Rahman'dır. O'na iman ettik, yalnızca O'na tevekkül ettik. Siz, kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında öğreneceksiniz!"
قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
ḳul huve r-raHmānu āmennā bihi ve ǎleyhi tevekkelnā fe se teǎ'lemūne men huve fī Delālin mubīnin
De ki: "Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akar su getirir?"
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ
ḳul e raeytum in eSbeHa māukum ğavran fe men ye'tīkum bi māin meǐynin
(1-2) Nun. (Ey Muhammed) Andolsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli değilsin.
ن وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ مَا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ
n ve l-ḳalemi ve mā yesTurūne / mā ente bi niǎ'meti rabbike bi mecnūnin
Şüphesiz sana tükenmez bir mükafat vardır.
وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍ
ve inne leke le ecran ğayra memnūnin
Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.
وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ
ve inneke le ǎlā ḣuluḳin ǎZīmin
(5-6) Hanginizin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.
فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ
fe se tubSiru ve yubSirūne / bi eyyikumu l-meftūnu
Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi daha iyi bilir. O, hidayete erenleri de daha iyi bilir.
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
inne rabbeke huve eǎ'lemu bi men Delle ǎn sebīlihi ve huve eǎ'lemu bi l-muhtedīne
O halde yalanlayanlara boyun eğme.
فَلَا تُطِعِ الْمُكَذِّبِينَ
fe lā tuTiǐ l-mukeƶƶibīne
İstediler ki, yumuşak davranasın, böylece onlar da yumuşak davransınlar.
وَدُّوا لَوْ تُدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ
veddū lev tudhinu fe yudhinūne
(10-14) Yemin edip duran, aşağılık, daima kusur arayıp kınayan, durmadan söz taşıyan, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günaha dadanmış, kaba saba; bütün bunların ötesinde bir de soysuz olan kimseye mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun eğme.
وَلَا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ اَثِيمٍ عُتُلٍّ بَعْدَ ذٰلِكَ زَنِيمٍ اَنْ كَانَ ذَا مَالٍ وَبَنِينَ
ve lā tuTiǎ' kulle Hallāfin mehīnin / hemmāzin meşşā'in bi nemīmin / mennāǐn li l-ḣayri muǎ'tedin eṧīmin / ǔtullin beǎ'de ƶālike zenīmin / en kāne ƶā mālin ve benīne
Ayetlerimiz kendisine okunduğu zaman, "Öncekilerin masalları!" der.
اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ
iƶā tutlā ǎleyhi āyātunā ḳāle esāTīru l-evvelīne
Yakında biz onun burnunu damgalayacağız.
سَنَسِمُهُ عَلَى الْخُرْطُومِ
se nesimuhu ǎlā l-ḣurTūmi
Şüphesiz biz, vaktiyle "bahçe sahipleri"ne bela verdiğimiz gibi, onlara (Mekkeli inkarcılara) da bela verdik. Hani o bahçe sahipleri, sabah erkenden (fakirler gelmeden) bahçenin ürünlerini devşirmeye yemin etmişlerdi.
اِنَّا بَلَوْنَاهُمْ كَمَا بَلَوْنَا اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اِذْ اَقْسَمُوا لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَ
innā belevnāhum ke mā belevnā eSHābe l-cenneti iƶ eḳsemū le yeSrimunnehā muSbiHīne
(Bunu tasarlarken) istisna da yapmıyorlardı. ("İnşaallah" demiyorlardı.)
وَلَا يَسْتَثْنُونَ
ve lā yesteṧnūne
Nihayet onlar uykuda iken Rabbinden bir afet (ateş) bahçeyi sardı.
فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ
fe Tāfe ǎleyhā Tāifun min rabbike ve hum nāimūne
Böylece bahçe, (anızı) yakılmış toprağa döndü.
فَاَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ
fe eSbeHat ke S-Sarīmi
(21-22) Derken, sabahleyin birbirlerine, "Haydi, eğer ürününüzü devşirecekseniz erkenden gidin" diye seslendiler.
فَتَنَادَوْا مُصْبِحِينَ اَنِ اغْدُوا عَلٰى حَرْثِكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَارِمِينَ
fe tenādev muSbiHīne / eni ğdū ǎlā Harṧikum in kuntum Sārimīne
(23-24) Bunun üzerine, "Sakın, bugün orada hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın" diye fısıldaşarak yola koyuldular.
فَانْطَلَقُوا وَهُمْ يَتَخَافَتُونَ اَنْ لَا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُمْ مِسْكِينٌ
fe nTaleḳū ve hum yeteḣāfetūne / en lā yedḣulennehā l-yevme ǎleykum miskīnun
(Yoksullara yardım etmeğe) güçleri yettiği halde (böyle söyleyerek) erkenden yola çıktılar.
وَغَدَوْا عَلٰى حَرْدٍ قَادِرِينَ
ve ğadev ǎlā Hardin ḳādirīne
Fakat bahçeyi o halde gördüklerinde, "Biz mutlaka yolumuzu şaşırmış olmalıyız!" dediler.
فَلَمَّا رَاَوْهَا قَالُوا اِنَّا لَضَالُّونَ
fe lemmā raevhā ḳālū innā le Dāllūne
(Gerçeği anlayınca da), "Hayır, meğer biz mahrum bırakılmışız!" dediler.
بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ
bel neHnu meHrūmūne
Onların en akl-ı selim sahibi olanı, "Ben size 'Rabbinizi tespih etseydiniz ya! dememiş miydim?" dedi.
قَالَ اَوْسَطُهُمْ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ لَوْلَا تُسَبِّحُونَ
ḳāle evseTuhum e lem eḳul lekum levlā tusebbiHūne
Onlar, "Rabbimizi tesbih ederiz (yüceltiriz). Şüphesiz biz zalim kimseler imişiz" dediler.
قَالُوا سُبْحَانَ رَبِّنَا اِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
ḳālū subHāne rabbinā innā kunnā Zālimīne
Bunun üzerine birbirlerini kınamaya başladılar.
فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ
fe eḳbele beǎ'Duhum ǎlā beǎ'Din yetelāvemūne
Şöyle dediler: "Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kişilermişiz!"
قَالُوا يَاوَيْلَنَا اِنَّا كُنَّا طَاغِينَ
ḳālū yā veylenā innā kunnā Tāğīne
"Umulur ki, Rabbimiz bize bunun yerine daha iyisini verir. Çünkü biz artık Rabbimizi arzulayanlarız."
عَسٰى رَبُّنَا اَنْ يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِنْهَا اِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا رَاغِبُونَ
ǎsā rabbunā en yubdilenā ḣayran minhā innā ilā rabbinā rāğibūne
İşte böyledir azap! Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür; ah bir bilselerdi!
كَذٰلِكَ الْعَذَابُ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
ke ƶālike l-ǎƶābu ve le ǎƶābu l-āḣirati ekberu lev kānū yeǎ'lemūne
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında Naim cennetleri vardır.
اِنَّ لِلْمُتَّقِينَ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ
inne li l-mutteḳīne ǐnde rabbihim cennāti n-neǐymi
Biz müslümanları suçlular gibi kılar mıyız?
اَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ
e fe nec'ǎlu l-muslimīne ke l-mucrimīne
Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?
مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
mā lekum keyfe teHkumūne
Yoksa size ait bir kitabınız var da (bu batıl hükümleri) ondan mı okuyorsunuz?
اَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ
em lekum kitābun fīhi tedrusūne
Onda, "Seçip beğendiğiniz her şey mutlaka sizindir" (diye mi yazılı?)
اِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ
inne lekum fīhi le mā teḣayyerūne
Yahut bizden, her ne hükmederseniz mutlaka öyle olacağına dair Kıyamete kadar sürecek kesin sözler mi aldınız?
اَمْ لَكُمْ اَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ اِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ
em lekum eymānun ǎleynā bāliğatun ilā yevmi l-ḳiyāmeti inne lekum le mā teHkumūne
Sor onlara: "Onların hangisi bu (iddianın doğruluğu)na kefildir?"
سَلْهُمْ اَيُّهُمْ بِذٰلِكَ زَعِيمٌ
selhum eyyuhum bi ƶālike zeǐymun
Yoksa onların ortakları mı var? Doğru söyleyenler iseler, haydi getirsinler ortaklarını!
اَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ فَلْيَأْتُوا بِشُرَكَائِهِمْ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ
em lehum şurakā'u fe l ye'tū bi şurakāihim in kānū Sādiḳīne
(42-43) Baldırların açılacağı (işlerin zorlaşacağı) ve kafirlerin secdeye çağrılıp da gözleri düşmüş ve kendilerini zillet kaplamış bir halde buna güç yetiremeyecekleri günü (Kıyamet gününü) düşün. Halbuki onlar sağlıklarında secde etmeye çağrılıyorlar (ve buna yanaşmıyorlar)dı.
يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ
yevme yukşefu ǎn sāḳin ve yud'ǎvne ilā s-sucūdi fe lā yesteTīǔne / ḣāşiǎten ebSāruhum terheḳuhum ƶilletun ve ḳad kānū yud'ǎvne ilā s-sucūdi ve hum sālimūne
(Ey Muhammed!) Bu sözü (Kur'an'ı) yalanlayanlarla beni baş başa bırak. Biz onları bilemeyecekleri biçimde adım adım helaka yaklaştıracağız.
فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهٰذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لَا يَعْلَمُونَ
fe ƶernī ve men yukeƶƶibu bi hāƶā l-Hadīṧi se nestedricuhum min Hayṧu lā yeǎ'lemūne
Onlara mühlet veriyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.
وَاُمْلِي لَهُمْ اِنَّ كَيْدِي مَتِينٌ
ve umlī lehum inne keydī metīnun
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu yüzden ağır bir borç yükü altına mı girmişlerdir?
اَمْ تَسْـَٔلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ
em teseluhum ecran fe hum min meğramin muṧḳalūne
Yahut gayb (Levh-i Mahfuz) kendi yanlarında da onlar mı (bundan aktarıp) yazıyorlar?
اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ
em ǐndehumu l-ğaybu fe hum yektubūne
Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, (balığın karnında) kederli bir halde Rabbine yakarmıştı.
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ اِذْ نَادٰى وَهُوَ مَكْظُومٌ
fe Sbir li Hukmi rabbike ve lā tekun ke SāHibi l-Hūti iƶ nādā ve huve mekZūmun
Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o mutlaka kınanmış bir halde ıssız bir yere atılacaktı.
لَوْلَا اَنْ تَدَارَكَهُ نِعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لَنُبِذَ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ
levlā en tedārakehu niǎ'metun min rabbihi le nubiƶe bi l-ǎrā'i ve huve meƶmūmun
(Fakat böyle olmadı.) Rabbi onu (peygamber olarak) seçti ve salih kimselerden kıldı.
فَاجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَجَعَلَهُ مِنَ الصَّالِحِينَ
fe ctebāhu rabbuhu fe ceǎlehu mine S-SāliHīne
Şüphesiz inkar edenler Zikr'i (Kur'an'ı) duydukları zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler. (Senin için,) "Hiç şüphe yok o bir delidir" diyorlar.
وَاِنْ يَكَادُ الَّذِينَ كَفَرُوا لَيُزْلِقُونَكَ بِاَبْصَارِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُولُونَ اِنَّهُ لَمَجْنُونٌ
ve in yekādu (e)lleƶīne keferū le yuzliḳūneke bi ebSārihim lemmā semiǔ ƶ-ƶikra ve yeḳūlūne innehu le mecnūnun
Halbuki o (Kur'an), alemler için ancak bir öğüttür.
وَمَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ
ve mā huve illā ƶikrun li l-ǎālemīne
Gerçekleşecek olan kıyamet!
اَلْحَٓاقَّةُ
l-Hāḳḳatu
Nedir o gerçekleşecek olan kıyamet?
مَا الْحَاقَّةُ
mā l-Hāḳḳatu
Gerçekleşecek olan kıyametin ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الْحَاقَّةُ
ve mā edrāke mā l-Hāḳḳatu
Semud ve Ad kavimleri, yüreklerini hoplatacak olan büyük felaketi (Kıyameti) yalanladılar.
كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ
keƶƶebet ṧemūdu ve ǎādun bi l-ḳāriǎti
Semud kavmi korkunç bir sarsıntı ile helak edildi.
فَاَمَّا ثَمُودُ فَاُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ
fe emmā ṧemūdu fe uhlikū bi T-Tāğiyeti
Ad kavmine gelince, onlar da uğultulu ve dondurucu şiddetli bir rüzgarla helak edildi.
وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِرِيحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍ
ve emmā ǎādun fe uhlikū bi rīHin SarSarin ǎātiyetin
Allah, onu kesintisiz olarak yedi gece, sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki (eğer orada olsaydın), o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.
سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ فِيهَا صَرْعٰى كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍ
seḣḣarahā ǎleyhim seb'ǎ leyālin ve ṧemāniyete eyyāmin Husūmen fe terā l-ḳavme fīhā Sar'ǎā keennehum eǎ'cāzu naḣlin ḣāviyetin
Şimdi onlardan geri kalan bir şey görüyor musun?
فَهَلْ تَرٰى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ
fe hel terā lehum min bāḳiyetin
Firavun, ondan öncekiler ve yerle bir olan şehirler (halkı olan Lut kavmi) hep o suçu işlediler.
وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ
ve cā'e fir'ǎvnu ve men ḳablehu ve l-mu'tefikātu bi l-ḣāTieti
Öyle ki Rablerinin elçilerine karşı geldiler. Bunun üzerine Allah da onları gittikçe artan bir azap ile yakaladı.
فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً
fe ǎSav rasūle rabbihim fe eḣaƶehum eḣƶeten rābiyeten
(11-12) Şüphesiz, (Nuh zamanında) su bastığı vakit, sizi gemide biz taşıdık ki, bu olayı sizin için bir uyarı yapalım ve belleyecek kulaklar da onu bellesin.
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ
innā lemmā Tağā l-māu Hamelnākum fī l-cāriyeti / li nec'ǎlehā lekum teƶkiraten ve teǐyehā uƶunun vāǐyetun
(13-15) Sur'a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
fe iƶā nufiḣa fī S-Sūri nefḣatun vāHidetun / ve Humileti l-erDu ve l-cibālu fe dukketā dekketen vāHideten / fe yevmeiƶin veḳaǎti l-vāḳiǎtu
Gök de yarılmış ve artık o gün o da çökmeye yüz tutmuştur.
وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ
ve nşeḳḳati s-semāu fe hiye yevmeiƶin vāhiyetun
Melekler onun kıyılarındadır. O gün Rabbinin Arş'ını, bunların da üstünde sekiz taşıyıcı taşır.
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ
ve l-meleku ǎlā ercāihā ve yeHmilu ǎrşe rabbike fevḳahum yevmeiƶin ṧemāniyetun
O gün (hesap için Allah'a) arz olunursunuz. Hiçbir sırrınız gizli kalmaz.
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
yevmeiƶin tuǎ'raDūne lā teḣfā minkum ḣāfiyetun
İşte o vakit, kitabı kendisine sağından verilen kimse der ki: "Gelin, kitabımı okuyun!"
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْ
fe emmā men ūtiye kitābehu bi yemīnihi fe yeḳūlu hā'umu ḳra'ū kitābiyeh
"Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."
اِنِّي ظَنَنْتُ اَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ
innī Zenentu ennī mulāḳin Hisābiyeh
Artık o, hoşnut bir hayat içindedir.
فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ
fe huve fī ǐyşetin rāDiyetin
Yüksek bir cennettedir.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
fī cennetin ǎāliyetin
Onun meyveleri sarkar (kolaylıkla devşirilebilir).
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ
ḳuTūfuhā dāniyetun
(Onlara şöyle denir:) "Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık, afiyetle yiyin, için.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ
kulū ve şrabū heniyen bimā esleftum fī l-eyyāmi l-ḣāliyeti
Kitabı kendisine sol tarafından verilen ise şöyle der: "Keşke kitabım bana verilmeseydi."
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَالَيْتَنِي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْ
ve emmā men ūtiye kitābehu bi şimālihi fe yeḳūlu yā leytenī lem ūte kitābiyeh
"Hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim."
وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ
ve lem edri mā Hisābiyeh
"Keşke ölüm her şeyi bitirseydi."
يَالَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ
yā leytehā kāneti l-ḳāDiyete
"Malım bana hiçbir yarar sağlamadı."
مَا اَغْنٰى عَنِّي مَالِيَهْ
mā eğnā ǎnnī māliyeh
"Saltanatım da yok olup gitti."
هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ
heleke ǎnnī sulTāniyeh
(Allah, şöyle der:) "Onu yakalayıp bağlayın."
خُذُوهُ فَغُلُّوهُ
ḣuƶūhu fe ğullūhu
"Sonra onu cehenneme atın."
ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ
ṧumme l-ceHīme Sallūhu
"Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu."
ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ
ṧumme fī silsiletin ƶer'ǔhā seb'ǔne ƶirāǎn fe slukūhu
"Çünkü o, azamet sahibi Allah'a iman etmiyordu."
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظِيمِ
innehu kāne lā yu'minu bi(a)llahi l-ǎZīmi
"Yoksulu doyurmağa teşvik etmiyordu."
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكِينِ
ve lā yeHuDDu ǎlā Taǎāmi l-miskīni
"Bu sebeple, bugün burada onun samimi bir dostu yoktur."
فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ هٰهُنَا حَمِيمٌ
fe leyse lehu l-yevme hāhunā Hamīmun
"Kanlı irinden başka bir yiyeceği de yoktur."
وَلَا طَعَامٌ اِلَّا مِنْ غِسْلِينٍ
ve lā Taǎāmun illā min ğislīnin
Onu günahkarlardan başkası yemez."
لَا يَأْكُلُهُ اِلَّا الْخَاطِؤُ۫نَ
lā ye'kuluhu illā l-ḣāTiūne
(38-40) Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur'an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah'tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.
فَلَا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَ وَمَا لَا تُبْصِرُونَ اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ
fe lā uḳsimu bimā tubSirūne / ve mā lā tubSirūne / innehu le ḳavlu rasūlin kerīmin
O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ
ve mā huve bi ḳavli şāǐrin ḳalīlen mā tu'minūne
Bir kahinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!
وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ
ve lā bi ḳavli kāhinin ḳalīlen mā teƶekkerūne
O, alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.
تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ
tenzīlun min rabbi l-ǎālemīne
(44-45) Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.
وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاوِيلِ لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ
ve lev teḳavvele ǎleynā beǎ'De l-eḳāvīli / le eḣaƶnā minhu bi l-yemīni
Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.
ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ
ṧumme le ḳaTaǎ'nā minhu l-vetīne
Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.
فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ
fe mā minkum min eHadin ǎnhu Hācizīne
Şüphesiz Kur'an, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.
وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّقِينَ
ve innehu le teƶkiratun li l-mutteḳīne
Şüphesiz biz, içinizden yalanlayanların olduğunu elbette biliyoruz.
وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّبِينَ
ve innā le neǎ'lemu enne minkum mukeƶƶibīne
Şüphesiz Kur'an, kafirler için mutlaka bir pişmanlık sebebidir.
وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِرِينَ
ve innehu le Hasratun ǎlā l-kāfirīne
Şüphesiz Kur'an, gerçek kesin bilgidir.
وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَقِينِ
ve innehu le Haḳḳu l-yeḳīni
O halde sen, yüce Rabbinin adıyla tespih et.
فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ
fe sebbiH b(i)smi rabbike l-ǎZīmi
(1-3) Soran birisi, yükselme yollarının sahibi Allah tarafından kafirlere kesinlikle inecek olan ve hiç kimsenin uzaklaştıramayacağı azabı sordu.
سَاَلَ سَائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍ لِلْكَافِرِينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌ مِنَ اللّٰهِ ذِي الْمَعَارِجِ
seele sāilun bi ǎƶābin vāḳiǐn / li l-kāfirīne leyse lehu dāfiǔn / mine (a)llahi ƶī l-meǎārici
Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir.
تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ
teǎ'rucu l-melāiketu ve r-rūHu ileyhi fī yevmin kāne miḳdāruhu ḣamsīne elfe senetin
(Ey Muhammed!) Sen güzel bir şekilde sabret.
فَاصْبِرْ صَبْرًا جَمِيلًا
fe Sbir Sabran cemīlen
Şüphesiz onlar o azabı uzak görüyorlar.
اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيدًا
innehum yeravnehu beǐyden
Biz ise onu yakın görüyoruz.
وَنَرٰيهُ قَرِيبًا
ve nerāhu ḳarīben
(8-9) Göğün, erimiş maden gibi ve dağların atılmış renkli yün gibi olacağı günü hatırla.
يَوْمَ تَكُونُ السَّمَاءُ كَالْمُهْلِ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ
yevme tekūnu s-semāu ke l-muhli / ve tekūnu l-cibālu ke l-'ǐhni
(O gün) hiçbir samimi dost, dostunu sormaz.
وَلَا يَسْـَٔلُ حَمِيمٌ حَمِيمًا
ve lā yeselu Hamīmun Hamīmen
(11-14) Birbirlerine gösterilirler. Günahkar kimse ister ki, o günün azabından kurtulmak için oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye olarak versin de, kendisini kurtarsın.
يُبَصَّرُونَهُمْ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَدِي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَنِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَاَخِيهِ وَفَصِيلَتِهِ الَّتِي تُـْٔوِيهِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ يُنْجِيهِ
yubeSSarūnehum yeveddu l-mucrimu lev yeftedī min ǎƶābi yevmiiƶin bi benīhi / ve SāHibetihi ve eḣīhi / ve feSīletihi lletī tu'vīhi / ve men fī l-erDi cemīǎn ṧumme yuncīhi
(15-16) Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz cehennem, derileri kavurup çıkaran alevli ateştir.
كَلَّا اِنَّهَا لَظٰى نَزَّاعَةً لِلشَّوٰى
kellā innehā leZā / nezzāǎten li ş-şevā
(17-18) O, (hakka) arka döneni ve (imandan) yüz çevireni; servet toplayıp yığanı kendine çağırır.
تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰى وَجَمَعَ فَاَوْعٰى
ted'ǔ men edbera ve tevellā / ve cemeǎ fe ev'ǎā
Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.
اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًا
inne l-insāne ḣuliḳa helūǎn
Kendisine kötülük dokunduğu zaman sızlanır.
اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًا
iƶā messehu ş-şerru cezūǎn
Ona bir hayır dokunduğunda da eli sıkıdır.
وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا
ve iƶā messehu l-ḣayru menūǎn
Ancak, namaz kılanlar başka.
اِلَّا الْمُصَلِّينَ
illā l-muSallīne
Onlar, namazlarına devam eden kimselerdir.
اَلَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
(e)lleƶīne hum ǎlā Salātihim dāimūne
(24-25) Onlar, mallarında; isteyenler ve (isteyemeyip) mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.
وَالَّذِينَ فِي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
ve(e)lleƶīne fī emvālihim Haḳḳun meǎ'lūmun / li s-sāili ve l-meHrūmi
Onlar, ceza gününü tasdik eden kimselerdir.
وَالَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ
ve(e)lleƶīne yuSaddiḳūne bi yevmi d-dīni
Onlar, Rablerinin azabından korkan kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ
ve(e)lleƶīne hum min ǎƶābi rabbihim muşfiḳūne
Çünkü, Rablerinin azabından emin olunamaz.
اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ
inne ǎƶābe rabbihim ğayru me'mūnin
Onlar, mahrem yerlerini koruyan kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ
ve(e)lleƶīne hum li furūcihim HāfiZūne
Ancak eşleri, yahut sahip oldukları cariyeleri başka. Çünkü onlar (eşleri ve cariyeleri ile olan ilişkileri konusunda) kınanmazlar.
اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ
illā ǎlā ezvācihim ev mā meleket eymānuhum fe innehum ğayru melūmīne
Kim bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.
فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَ
fe meni bteğā verā'e ƶālike fe ulāike humu l-ǎādūne
Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ
ve(e)lleƶīne hum li emānātihim ve ǎhdihim rāǔne
Onlar, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَائِمُونَ
ve(e)lleƶīne hum bi şehādātihim ḳāimūne
Onlar, namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir.
وَالَّذِينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
ve(e)lleƶīne hum ǎlā Salātihim yuHāfiZūne
İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.
اُو۬لٰٓئِكَ فِي جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَ
ulāike fī cennātin mukramūne
(36-37) Şimdi, inkar edenlere ne oluyor ki, boyunlarını uzatarak (alay etmek için) sağdan soldan gruplar halinde sana doğru koşuyorlar?
فَمَالِ الَّذِينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِعِينَ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ عِزِينَ
fe māli (e)lleƶīne keferū ḳibeleke muhTiǐyne / ǎni l-yemīni ve ǎni ş-şimāli ǐzīne
Onlardan her biri Naim cennetine sokulacağını mı umuyor?
اَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَعِيمٍ
e yeTmeǔ kullu mriin minhum en yudḣale cennete neǐymin
Hayır (ne mümkün)! Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri şeyden (meniden) yarattık.
كَلَّا اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ
kellā innā ḣaleḳnāhum mimmā yeǎ'lemūne
(40-41) Doğuların ve Batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Bizim önümüze geçilemez.
فَلَا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَ عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ
fe lā uḳsimu bi rabbi l-meşāriḳi ve l-meğāribi innā le ḳādirūne / ǎlā en nubeddile ḣayran minhum ve mā neHnu bi mesbūḳīne
Sen onları bırak, uyarıldıkları günlerine kavuşuncaya kadar batıl inançlarına dalsınlar ve oynasınlar.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
fe ƶerhum yeḣūDū ve yel'ǎbū Hattā yulāḳū yevmehumu elleƶī yūǎdūne
(43-44) Dikili putlara akın akın gidercesine, gözleri inmiş, kendilerini zillet kaplamış bir halde mezarlarından süratle çıkacakları o günü hatırla! İşte o, uyarıldıkları gündür.
يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَ خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ
yevme yeḣrucūne mine l-ecdāṧi sirāǎn keennehum ilā nuSubin yūfiDūne / ḣāşiǎten ebSāruhum terheḳuhum ƶilletun ƶālike l-yevmu elleƶī kānū yūǎdūne
Şüphesiz biz Nuh'u, kavmine, "Kendilerine elem dolu bir azap gelmeden önce kavmini uyar" diye peygamber olarak gönderdik.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَا نُوحًا اِلٰى قَوْمِهِ اَنْ اَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
innā erselnā nūHen ilā ḳavmihi en enƶir ḳavmeke min ḳabli en ye'tiyehum ǎƶābun elīmun
Nuh, şöyle dedi: "Ey kavmim! Şüphesiz, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım."
قَالَ يَاقَوْمِ اِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ
ḳāle yā ḳavmi innī lekum neƶīrun mubīnun
(3-4) "Allah'a ibadet edin. O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar ertelesin. Şüphesiz, Allah'ın belirlediği vakit gelince ertelenmez. Keşke bilseydiniz."
اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُ وَاَطِيعُونِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرْكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى اِنَّ اَجَلَ اللّٰهِ اِذَا جَاءَ لَا يُؤَخَّرُ لَوْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
eni ǎ'budū (a)llahe ve tteḳūhu ve eTīǔni / yeğfir lekum min ƶunūbikum ve yu'eḣḣirkum ilā ecelin musemmen inne ecele (a)llahi iƶā cā'e lā yu'eḣḣaru lev kuntum teǎ'lemūne
Nuh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Gerçekten ben kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim."
قَالَ رَبِّ اِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا
ḳāle rabbi innī deǎvtu ḳavmī leylen ve nehāran
Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı."
فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَٓاءِٓي اِلَّا فِرَارًا
fe lem yezidhum duǎāī illā firāran
"Kuşkusuz sen onları bağışlayasın diye kendilerini her davet edişimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inanmamakta direndiler ve büyük bir kibir gösterdiler."
وَاِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا اَصَابِعَهُمْ فِي اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا
ve innī kullemā deǎvtuhum li teğfira lehum ceǎlū eSābiǎhum fī āƶānihim ve steğşev ṧiyābehum ve eSarrū ve stekberū stikbāran
"Sonra ben onları açık açık davet ettim."
ثُمَّ اِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا
ṧumme innī deǎvtuhum cihāran
"Sonra, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum."
ثُمَّ اِنِّٓي اَعْلَنْتُ لَهُمْ وَاَسْرَرْتُ لَهُمْ اِسْرَارًا
ṧumme innī eǎ'lentu lehum ve esrartu lehum isrāran
"Dedim ki: 'Rabbinizden bağışlama dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır.'
فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ اِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا
fe ḳultu steğfirū rabbekum innehu kāne ğaffāran
'(Bağışlama dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin.'
يُرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا
yursili s-semāe ǎleykum midrāran
'Sizi mallarla, oğullarla desteklesin ve sizin için bahçeler var etsin, sizin için ırmaklar var etsin.'
وَيُمْدِدْكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَنِينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ اَنْهَارًا
ve yumdidkum bi emvālin ve benīne ve yec'ǎl lekum cennātin ve yec'ǎl lekum enhāran
'Size ne oluyor da Allah için bir vakar (saygınlık, büyüklük) ummuyorsunuz?'
مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلّٰهِ وَقَارًا
mā lekum lā tercūne li (a)llahi veḳāran
'Halbuki, O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.'
وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا
ve ḳad ḣaleḳakum eTvāran
'Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır?'
اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًا
e lem terav keyfe ḣaleḳa (a)llahu seb'ǎ semāvātin Tibāḳan
'Onların içinde nasıl ayı, bir ışık, güneşi de bir kandil yapmıştır?'
وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا
ve ceǎle l-ḳamera fīhinne nūran ve ceǎle ş-şemse sirācen
'Allah, sizi (babanız Adem'i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı.)'
وَاللّٰهُ اَنْبَتَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ نَبَاتًا
ve(a)llahu enbetekum mine l-erDi nebāten
'Sonra sizi yine oraya döndürecek ve kesinlikle sizi (yeniden) çıkaracaktır.'
ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ اِخْرَاجًا
ṧumme yuǐydukum fīhā ve yuḣricukum iḣrācen
(19-20) 'Allah, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır ki, oradaki geniş yollarda yürüyesiniz."
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطًا لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلًا فِجَاجًا
ve(a)llahu ceǎle lekumu l-erDe bisāTen / li teslukū minhā subulen ficācen
Nuh, dedi ki: "Rabbim! Gerçekten onlar bana karşı geldiler, malı ve çocuğu ancak kendi hüsranını artıran kimselere uydular."
قَالَ نُوحٌ رَبِّ اِنَّهُمْ عَصَوْنِي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُ اِلَّا خَسَارًا
ḳāle nūHun rabbi innehum ǎSavnī ve ttebeǔ men lem yezidhu māluhu ve veleduhu illā ḣasāran
"Bunlar da, çok büyük bir tuzak kurdular."
وَمَكَرُوا مَكْرًا كُبَّارًا
ve mekerū mekran kubbāran
"Şöyle dediler: 'Sakın ilahlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd'i, Süva'ı, Yeğus'u, Ye'uk'u ve Nesr'i hiç bırakmayın."
وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا
ve ḳālū lā teƶerunne ālihetekum ve lā teƶerunne vedden ve lā suvāǎn ve lā yeğūṧe ve yeǔḳa ve nesran
"Onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin sadece sapıklıklarını artır."
وَقَدْ اَضَلُّوا كَثِيرًا وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلَّا ضَلَالًا
ve ḳad eDellū keṧīran ve lā tezidi Z-Zālimīne illā Delālen
Hataları (küfür ve isyanları) yüzünden suda boğuldular ve cehenneme sokuldular da kendileri için Allah'tan başka yardımcılar bulamadılar.
مِمَّا خَطِٓيـَٔاتِهِمْ اُغْرِقُوا فَاُدْخِلُوا نَارًا فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْصَارًا
mimmā ḣaTiyātihim uğriḳū fe udḣilū nāran fe lem yecidū lehum min dūni (a)llahi enSāran
Nuh, şöyle dedi: "Ey Rabbim! Kafirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!"
وَقَالَ نُوحٌ رَبِّ لَا تَذَرْ عَلَى الْاَرْضِ مِنَ الْكَافِرِينَ دَيَّارًا
ve ḳāle nūHun rabbi lā teƶer ǎlā l-erDi mine l-kāfirīne deyyāran
"Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlaksız ve kafir kimseler yetiştirirler."
اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوا اِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا
inneke in teƶerhum yuDillū ǐbādeke ve lā yelidū illā fāciran keffāran
"Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helakini arttır."
رَبِّ اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِمَنْ دَخَلَ بَيْتِيَ مُؤْمِنًا وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ اِلَّا تَبَارًا
rabbi ğfir lī ve li vālideyye ve li men deḣale beytiye mu'minen ve li l-mu'minīne ve l-mu'mināti ve lā tezidi Z-Zālimīne illā tebāran
(1-2) (Ey Muhammed!) De ki: "Bana cinlerden bir topluluğun (Kur'an'ı) dinleyip şöyle dedikleri vahyedildi: "Şüphesiz biz doğruya ileten hayranlık verici bir Kur'an dinledik de ona inandık. Artık, Rabbimize hiç kimseyi asla ortak koşmayacağız."
قُلْ اُو۫حِيَ اِلَيَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوا اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا يَهْدِي اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَا اَحَدًا
ḳul ūHiye ileyye ennehu stemeǎ neferun mine l-cinni fe ḳālū innā semiǎ'nā ḳur'ānen ǎceben / yehdī ilā r-ruşdi fe āmennā bihi ve len nuşrike bi rabbinā eHaden
"Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir; ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk."
وَاَنَّهُ تَعَالٰى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا
ve ennehu teǎālā ceddu rabbinā mā tteḣaƶe SāHibeten ve lā veleden
"Demek bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında doğruluktan uzak sözler söylüyormuş."
وَاَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللّٰهِ شَطَطًا
ve ennehu kāne yeḳūlu sefīhunā ǎlā (a)llahi şeTaTen
"Şüphesiz biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini sanıyorduk."
وَاَنَّا ظَنَنَّا اَنْ لَنْ تَقُولَ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا
ve ennā Zenennā en len teḳūle l-insu ve l-cinnu ǎlā (a)llahi keƶiben
"Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da, cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı."
وَاَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْاِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزَادُوهُمْ رَهَقًا
ve ennehu kāne ricālun mine l-insi yeǔƶūne bi ricālin mine l-cinni fe zādūhum raheḳan
"Gerçekten onlar da, sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi öldükten sonra tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı."
وَاَنَّهُمْ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ اَحَدًا
ve ennehum Zennū ke mā Zenentum en len yeb'ǎṧe (a)llahu eHaden
"Kuşkusuz biz göğe ulaşmak istedik, fakat onu çetin bekçilerle ve yakıcı ışıklarla dolu bulduk."
وَاَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا
ve ennā lemesnā s-semāe fe vecednāhā muliet Harasen şedīden ve şuhuben
"Halbuki biz, (daha önce) göğün bazı yerlerinde gayb haberlerini dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen yakıcı bir ışık bulur."
وَاَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْاٰنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا
ve ennā kunnā neḳ'ǔdu minhā meḳāǐde li s-sem'ǐ fe men yestemiǐ l-āne yecid lehu şihāben raSaden
"Hakikaten biz bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?"
وَاَنَّا لَا نَدْرِي اَشَرٌّ اُرِيدَ بِمَنْ فِي الْاَرْضِ اَمْ اَرَادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَدًا
ve ennā lā nedrī e şerrun urīde bi men fī l-erDi em erāde bihim rabbuhum raşeden
"Doğrusu içimizde salih olanlar da var, olmayanlar da. Ayrı ayrı yollar tutmuşuz."
وَاَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذٰلِكَ كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا
ve ennā minnā S-SāliHūne ve minnā dūne ƶālike kunnā Tarāiḳa ḳideden
"Muhakkak ki biz Allah'ı yeryüzünde aciz bırakamayacağımızı, kaçarak da onu aciz bırakamayacağımızı anladık."
وَاَنَّا ظَنَنَّا اَنْ لَنْ نُعْجِزَ اللّٰهَ فِي الْاَرْضِ وَلَنْ نُعْجِزَهُ هَرَبًا
ve ennā Zenennā en len nuǎ'cize (a)llahe fī l-erDi ve len nuǎ'cizehu heraben
"Gerçekten biz hidayet rehberini (Kur'an'ı) işitince ona inandık. Kim Rabbine inanırsa, artık ne hakkının eksik verilmesinden, ne de haksızlığa uğramaktan korkar."
وَاَنَّا لَمَّا سَمِعْنَا الْهُدٰٓى اٰمَنَّا بِهِ فَمَنْ يُؤْمِنْ بِرَبِّهِ فَلَا يَخَافُ بَخْسًا وَلَا رَهَقًا
ve ennā lemmā semiǎ'nā l-hudā āmennā bihi fe men yu'min bi rabbihi fe lā yeḣāfu beḣsen ve lā raheḳan
"Kuşkusuz içimizde müslüman olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Kim müslüman olursa, işte onlar doğruyu arayıp bulmuşlardır."
وَاَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ فَمَنْ اَسْلَمَ فَاُو۬لٰٓئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا
ve ennā minnā l-muslimūne ve minnā l-ḳāsiTūne fe men esleme fe ulāike teHarrav raşeden
"Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuşlardır."
وَاَمَّا الْقَاسِطُونَ فَكَانُوا لِجَهَنَّمَ حَطَبًا
ve emmā l-ḳāsiTūne fe kānū li cehenneme HaTaben
(16-17) Yine de ki: "Bana şöyle de vahyedildi: 'Eğer yolda dosdoğru olurlarsa, mutlaka onlara bol yağmur yağdırırız ki bununla onları imtihan edelim. Kim Rabbinin zikrinden (Kur'an'dan) yüz çevirirse, Rabbi onu gittikçe yükselen bir azaba sokar."
وَاَنْ لَوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَاَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ وَمَنْ يُعْرِضْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِ يَسْلُكْهُ عَذَابًا صَعَدًا
ve en levi steḳāmū ǎlā T-Tarīḳati le esḳaynāhum māen ğadeḳan / li neftinehum fīhi ve men yuǎ'riD ǎn ƶikri rabbihi yeslukhu ǎƶāben Saǎden
"Şüphesiz mescitler, Allah'ındır. O halde, Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin."
وَاَنَّ الْمَسَاجِدَ لِلّٰهِ فَلَا تَدْعُوا مَعَ اللّٰهِ اَحَدًا
ve enne l-mesācide li (a)llahi fe lā ted'ǔ meǎ (a)llahi eHaden
"Allah'ın kulu (Muhammed), O'na ibadet etmek için kalktığında cinler nerede ise (Kur'an'ı dinlemek için kalabalıktan) onun etrafında birbirlerine geçiyorlardı.
وَاَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَدًا
ve ennehu lemmā ḳāme ǎbdu (a)llahi yed'ǔhu kādū yekūnūne ǎleyhi libeden
De ki: "Şüphesiz ben ancak Rabbime ibadet ederim ve O'na hiç kimseyi ortak koşmam."
قُلْ اِنَّمَٓا اَدْعُوا رَبِّي وَلَا اُشْرِكُ بِهِ اَحَدًا
ḳul innemā ed'ǔ rabbī ve lā uşriku bihi eHaden
De ki: "Şüphesiz ben, size ne zarar verebilir ne de fayda sağlayabilirim."
قُلْ اِنِّي لَا اَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا رَشَدًا
ḳul innī lā emliku lekum Derran ve lā raşeden
De ki: "Gerçekten beni Allah'a karşı hiç kimse asla koruyamaz ve yine asla O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam."
قُلْ اِنِّي لَنْ يُجِيرَنِي مِنَ اللّٰهِ اَحَدٌ وَلَنْ اَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا
ḳul innī len yucīranī mine (a)llahi eHadun ve len ecide min dūnihi multeHaden
"Ancak Allah'tan gelenleri tebliğ edebilirim ve O'nun vahiylerini açıklayabilirim. Kim Allah'a ve Resulüne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi vardır."
اِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللّٰهِ وَرِسَالَاتِهِ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا
illā belāğan mine (a)llahi ve risālātihi ve men yeǎ'Si (a)llahe ve rasūlehu fe inne lehu nāra cehenneme ḣālidīne fīhā ebeden
Nihayet uyarıldıkları şeyi gördüklerinde kimin yardımcısı daha zayıf, kimin sayısı daha azmış, bilecekler.
حَتّٰٓى اِذَا رَاَوْا مَا يُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ اَضْعَفُ نَاصِرًا وَاَقَلُّ عَدَدًا
Hattā iƶā raev mā yūǎdūne fe se yeǎ'lemūne men eD'ǎfu nāSiran ve eḳallu ǎdeden
De ki: "Sizin uyarıldığınız şey yakın mıdır, yoksa Rabbim ona uzun bir süre mi koyacaktır, bilemem."
قُلْ اِنْ اَدْرِٓي اَقَرِيبٌ مَا تُوعَدُونَ اَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي اَمَدًا
ḳul in edrī e ḳarībun mā tūǎdūne em yec'ǎlu lehu rabbī emeden
O, gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez.
عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِهِ اَحَدًا
ǎālimu l-ğaybi fe lā yuZhiru ǎlā ğaybihi eHaden
(27-28) Ancak seçtiği resuller başka. (Onlara bildirir.) Fakat O, Resulün önünde ve arkasında gözetleyici (melek)ler yürütür ki resullerin, Rablerinin vahiylerini tebliğ ettiklerini bilsin. Allah, onların her halini kuşatmış ve her şeyi inceden inceye sayıp dökmüştür.
اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَدًا لِيَعْلَمَ اَنْ قَدْ اَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا
illā meni rteDā min rasūlin fe innehu yesluku min beyni yedeyhi ve min ḣalfihi raSaden / li yeǎ'leme en ḳad ebleğū risālāti rabbihim ve eHāTa bimā ledeyhim ve eHSā kulle şey'in ǎdeden
Ey örtünüp bürünen (Peygamber)!
يَاأَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ
yā eyyuhā l-muzzemmilu
(2-3) Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir. Yahut bundan biraz eksilt.
قُمِ الَّيْلَ اِلَّا قَلِيلًا نِصْفَهُ اَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا
ḳumi l-leyle illā ḳalīlen / niSfehu evi nḳuS minhu ḳalīlen
Yahut buna biraz ekle. Kur'an'ı ağır ağır, tane tane oku.
اَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْاٰنَ تَرْتِيلًا
ev zid ǎleyhi ve rattili l-ḳurāne tertīlen
Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.
اِنَّا سَنُلْقِي عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا
innā se nulḳī ǎleyke ḳavlen ṧeḳīlen
Şüphesiz gece ibadetinin etkisi daha fazla, (bu ibadetteki) sözler (Kur'an ve dua okuyuşlar) ise daha düzgün ve açıktır.
اِنَّ نَاشِئَةَ الَّيْلِ هِيَ اَشَدُّ وَطْـًٔا وَاَقْوَمُ قِيلًا
inne nāşiete l-leyli hiye eşeddu veT'en ve eḳvemu ḳīlen
Çünkü gündüzün sana uzun bir meşguliyet vardır.
اِنَّ لَكَ فِي النَّهَارِ سَبْحًا طَوِيلًا
inne leke fī n-nehāri sebHen Tavīlen
Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O'na yönel.
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ وَتَبَتَّلْ اِلَيْهِ تَبْتِيلًا
ve ƶkuri isme rabbike ve tebettel ileyhi tebtīlen
O, doğunun da batının da Rabbidir. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Öyle ise O'nu vekil edin.
رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَكِيلًا
rabbu l-meşriḳi ve l-meğribi lā ilāhe illā huve fe tteḣiƶhu vekīlen
Onların söylediklerine sabret ve onlardan güzellikle ayrıl.
وَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا
ve Sbir ǎlā mā yeḳūlūne ve hcurhum hecran cemīlen
Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.
وَذَرْنِي وَالْمُكَذِّبِينَ اُو۬لِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلًا
ve ƶernī ve l-mukeƶƶibīne ūlī n-neǎ'meti ve mehhilhum ḳalīlen
(12-13) Çünkü bizim yanımızda (kafirler için) bukağılar vardır, cehennem vardır, boğazdan zor geçen yiyecekler vardır ve elem dolu bir azap vardır.
اِنَّ لَدَيْنَا اَنْكَالًا وَجَحِيمًا وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَابًا اَلِيمًا
inne ledeynā enkālen ve ceHīmen / ve Taǎāmen ƶā ğuSSatin ve ǎƶāben elīmen
Yerin ve dağların sarsılacağı ve dağların akıp giden kum yığını olacağı günü (kıyameti) hatırla.
يَوْمَ تَرْجُفُ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ وَكَانَتِ الْجِبَالُ كَثِيبًا مَهِيلًا
yevme tercufu l-erDu ve l-cibālu ve kāneti l-cibālu keṧīben mehīlen
(Ey Mekkeliler!) Şüphesiz biz size üzerinize şahitlik edecek bir peygamber gönderdik. Nitekim, Firavun'a da bir peygamber göndermiştik.
اِنَّٓا اَرْسَلْنَٓا اِلَيْكُمْ رَسُولًا شَاهِدًا عَلَيْكُمْ كَمَا اَرْسَلْنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ رَسُولًا
innā erselnā ileykum rasūlen şāhiden ǎleykum ke mā erselnā ilā fir'ǎvne rasūlen
Ama Firavun o peygambere isyan etti, biz de onu ağır ve çetin bir şekilde yakalayıverdik.
فَعَصٰى فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَاَخَذْنَاهُ اَخْذًا وَبِيلًا
fe ǎSā fir'ǎvnu r-rasūle fe eḣaƶnāhu eḣƶen vebīlen
Hal böyle iken inkar ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan bir günden (kıyametten) nasıl korunursunuz?
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ اِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا
fe keyfe tetteḳūne in kefertum yevmen yec'ǎlu l-vildāne şīben
O günle gök (bile) yarılır, Allah'ın va'di gerçekleşir.
اَلسَّمَٓاءُ مُنْفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
s-semāu munfeTirun bihi kāne veǎ'duhu mef'ǔlen
Şüphesiz bunlar bir öğüttür. Kim dilerse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
اِنَّ هٰذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهِ سَبِيلًا
inne hāƶihi teƶkiratun fe men şā'e tteḣaƶe ilā rabbihi sebīlen
(Ey Muhammed!) Şüphesiz Rabbin, senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını ve üçte birini ibadetle geçirdiğini biliyor. Beraberinde bulunanlardan bir topluluk da böyle yapıyor. Allah, gece ve gündüzü düzenleyip takdir eder. Sizin buna (gecenin tümünde yahut çoğunda ibadete) gücünüzün yetmeyeceğini bildi de sizi bağışladı (yükünüzü hafifletti.) Artık, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir. O halde, Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, Allah'a güzel bir borç verin. Kendiniz için önceden ne iyilik gönderirseniz, onu Allah katında daha üstün bir iyilik ve daha büyük mükafat olarak bulursunuz. Allah'tan bağışlama dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
اِنَّ رَبَّكَ يَعْلَمُ اَنَّكَ تَقُومُ اَدْنٰى مِنْ ثُلُثَيِ الَّيْلِ وَنِصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَائِفَةٌ مِنَ الَّذِينَ مَعَكَ وَاللّٰهُ يُقَدِّرُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ عَلِمَ اَنْ لَنْ تُحْصُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُمْ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰى وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَاقْرَؤُ۫ا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَقْرِضُوا اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا وَمَا تُقَدِّمُوا لِاَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرًا وَاَعْظَمَ اَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
inne rabbeke yeǎ'lemu enneke teḳūmu ednā min ṧuluṧeyi l-leyli ve niSfehu ve ṧuluṧehu ve Tāifetun mine (e)lleƶīne meǎke ve(a)llahu yuḳaddiru l-leyle ve n-nehāra ǎlime en len tuHSūhu fe tābe ǎleykum fe ḳra'ū mā teyessera mine l-ḳurāni ǎlime en se yekūnu minkum merDā ve āḣarūne yeDribūne fī l-erDi yebteğūne min feDli (a)llahi ve āḣarūne yuḳātilūne fī sebīli (a)llahi fe ḳra'ū mā teyessera minhu ve eḳīmū S-Salāte ve ātū z-zekāte ve eḳriDū (a)llahe ḳarDan Hasenen ve mā tuḳaddimū li enfusikum min ḣayrin tecidūhu ǐnde (a)llahi huve ḣayran ve eǎ'Zeme ecran ve steğfirū (a)llahe inne (a)llahe ğafūrun raHīmun
Ey örtünüp bürünen (Peygamber!)
يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ
yā eyyuhā l-muddeṧṧiru
Kalk da uyar.
قُمْ فَاَنْذِرْ
ḳum fe enƶir
Rabbini yücelt.
وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ
ve rabbeke fe kebbir
Nefsini arındır.
وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ
ve ṧiyābeke fe Tahhir
Şirkten uzak dur.
وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ
ve r-rucze fe hcur
İyiliği, daha fazlasını bekleyerek (bir kazanç elde etmek için) yapma.
وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ
ve lā temnun testekṧiru
Rabbinin rızasına ermek için sabret.
وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ
ve li rabbike fe Sbir
(8-9) Sur'a üfürüldüğü zaman var ya; işte o gün çetin bir gündür.
فَاِذَا نُقِرَ فِي النَّاقُورِ فَذٰلِكَ يَوْمَئِذٍ يَوْمٌ عَسِيرٌ
fe iƶā nuḳira fī n-nāḳūri / fe ƶālike yevmeiƶin yevmun ǎsīrun
Kafirler için hiç kolay değildir.
عَلَى الْكَافِرِينَ غَيْرُ يَسِيرٍ
ǎlā l-kāfirīne ğayru yesīrin
Beni, yarattığım kişiyle baş başa bırak.
ذَرْنِي وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا
ƶernī ve men ḣaleḳtu veHīden
(12-13) Ona bol mal ve gözü önünde duran oğullar verdim.
وَجَعَلْتُ لَهُ مَالًا مَمْدُودًا وَبَنِينَ شُهُودًا
ve ceǎltu lehu mālen memdūden / ve benīne şuhūden
Kendisine alabildiğine imkanlar sağladım.
وَمَهَّدْتُ لَهُ تَمْهِيدًا
ve mehhedtu lehu temhīden
Sonra da o hırsla daha da artırmamı umar.
ثُمَّ يَطْمَعُ اَنْ اَزِيدَ
ṧumme yeTmeǔ en ezīde
Hayır, umduğu gibi olmayacak. Çünkü o, bizim ayetlerimize karşı inatçıdır.
كَلَّا اِنَّهُ كَانَ لِاٰيَاتِنَا عَنِيدًا
kellā innehu kāne li āyātinā ǎnīden
Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım.
سَاُرْهِقُهُ صَعُودًا
se urhiḳuhu Saǔden
Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.
اِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ
innehu fekkera ve ḳaddera
Kahrolası nasıl da ölçtü biçti!
فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
fe ḳutile keyfe ḳaddera
Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!
ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
ṧumme ḳutile keyfe ḳaddera
Sonra (Kur'an hakkında) derin derin düşündü.
ثُمَّ نَظَرَ
ṧumme neZera
Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı.
ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَ
ṧumme ǎbese ve besera
(23-24) Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: "Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir."
ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَ فَقَالَ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُ
ṧumme edbera ve stekbera / fe ḳāle in hāƶā illā siHrun yu'ṧeru
"Bu, ancak insan sözüdür."
اِنْ هٰذَٓا اِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِ
in hāƶā illā ḳavlu l-beşeri
Ben onu "Sekar"a (cehenneme) sokacağım.
سَاُصْلِيهِ سَقَرَ
se uSlīhi seḳara
Sekar'ın ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا سَقَرُ
ve mā edrāke mā seḳaru
Geride bir şey koymaz, bırakmaz.
لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ
lā tubḳī ve lā teƶeru
Derileri kavurur.
لَوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِ
levvāHatun li l-beşeri
Üzerinde on dokuz (görevli melek) vardır.
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
ǎleyhā tis'ǎte ǎşera
Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkar edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü'minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kafirler, "Allah, örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi" desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır.
وَمَا جَعَلْنَا اَصْحَابَ النَّارِ اِلَّا مَلٰٓئِكَةًۖ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلَّا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا لِيَسْتَيْقِنَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِيمَانًا وَلَا يَرْتَابَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَ وَلِيَقُولَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْكَافِرُونَ مَاذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ وَمَا هِيَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْبَشَرِ
ve mā ceǎlnā eSHābe n-nāri illā melāiketen ve mā ceǎlnā ǐddetehum illā fitneten li(e)lleƶīne keferū li yesteyḳine (e)lleƶīne ūtū l-kitābe ve yezdāde (e)lleƶīne āmenū īmānen ve lā yertābe (e)lleƶīne ūtū l-kitābe ve l-mu'minūne ve li yeḳūle (e)lleƶīne fī ḳulūbihim meraDun ve l-kāfirūne māƶā erāde (a)llahu bi hāƶā meṧelen ke ƶālike yuDillu (a)llahu men yeşā'u ve yehdī men yeşā'u ve mā yeǎ'lemu cunūde rabbike illā huve ve mā hiye illā ƶikrā li l-beşeri
(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.
كَلَّا وَالْقَمَرِ وَالَّيْلِ اِذْ اَدْبَرَ وَالصُّبْحِ اِذَٓا اَسْفَرَ اِنَّهَا لَاِحْدَى الْكُبَرِ نَذِيرًا لِلْبَشَرِ لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَتَقَدَّمَ اَوْ يَتَاَخَّرَ
kellā ve l-ḳameri / ve l-leyli iƶ edbera / ve S-SubHi iƶā esfera / innehā le iHdā l-kuberi / neƶīran li l-beşeri / li men şā'e minkum en yeteḳaddeme ev yeteeḣḣara
Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.
كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ
kullu nefsin bimā kesebet rahīnetun
Ancak ahiret mutluluğuna eren kimseler başka.
اِلَّٓا اَصْحَابَ الْيَمِينِ
illā eSHābe l-yemīni
(40-42) Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi Sekar'a (cehenneme) ne soktu?"
فِي جَنَّاتٍ يَتَسَاءَلُونَ عَنِ الْمُجْرِمِينَ مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ
fī cennātin yetesā'elūne / ǎni l-mucrimīne / mā selekekum fī seḳara
Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik."
قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّينَ
ḳālū lem neku mine l-muSallīne
"Yoksula yedirmezdik."
وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْكِينَ
ve lem neku nuT'ǐmu l-miskīne
"Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık."
وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَائِضِينَ
ve kunnā neḣūDu meǎ l-ḣāiDīne
"Ceza gününü de yalanlıyorduk."
وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ
ve kunnā nukeƶƶibu bi yevmi d-dīni
"Nihayet ölüm bize gelip çattı."
حَتّٰٓى اَتٰينَا الْيَقِينُ
Hattā etānā l-yeḳīnu
Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.
فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ
fe mā tenfeǔhum şefāǎtu ş-şāfiǐyne
Böyle iken onlara ne oluyor da, öğütten yüz çeviriyorlar?
فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ
fe mā lehum ǎni t-teƶkirati muǎ'riDīne
(50-51) Onlar sanki arslandan kaçan yaban eşekleridirler.
كَاَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ
keennehum Humurun mustenfiratun / ferrat min ḳasveratin
Hatta onlardan her bir kişi, kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor.
بَلْ يُرِيدُ كُلُّ امْرِئٍ مِنْهُمْ اَنْ يُؤْتٰى صُحُفًا مُنَشَّرَةً
bel yurīdu kullu mriin minhum en yu'tā SuHufen muneşşeraten
Hayır, hayır! Onlar ahiretten korkmuyorlar.
كَلَّا بَلْ لَا يَخَافُونَ الْاٰخِرَةَ
kellā bel lā yeḣāfūne l-āḣirate
Hayır, düşündükleri gibi değil! Şüphesiz bu (Kur'an) bir uyarıdır.
كَلَّا اِنَّهُ تَذْكِرَةٌ
kellā innehu teƶkiratun
Artık kim dilerse ondan öğüt alır.
فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ
fe men şā'e ƶekerahu
Bununla beraber, Allah dilemedikçe öğüt alamazlar. O takvaya (kendisine karşı gelmekten sakınılmaya) ehil olandır, bağışlamaya ehil olandır.
وَمَا يَذْكُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَاَهْلُ الْمَغْفِرَةِ
ve mā yeƶkurūne illā en yeşā'e (a)llahu huve ehlu t-teḳvā ve ehlu l-meğfirati
Kıyamet gününe yemin ederim.
لَا اُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ
lā uḳsimu bi yevmi l-ḳiyāmeti
(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz).
وَلَا اُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
ve lā uḳsimu bi n-nefsi l-levvāmeti
İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya getiremeyeceğimizi mi sanır?
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ
e yeHsebu l-insānu ellen necmeǎ ǐZāmehu
Evet bizim, onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücümüz yeter.
بَلٰى قَادِرِينَ عَلٰٓى اَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ
belā ḳādirīne ǎlā en nusevviye benānehu
Fakat insan önünü (geleceğini, kıyameti) yalanlamak ister.
بَلْ يُرِيدُ الْاِنْسَانُ لِيَفْجُرَ اَمَامَهُ
bel yurīdu l-insānu li yefcura emāmehu
"O kıyamet günü ne zaman?" diye sorar.
يَسْـَٔلُ اَيَّانَ يَوْمُ الْقِيٰمَةِ
yeselu eyyāne yevmu l-ḳiyāmeti
(7-10) Gözler kamaştığı, ay karanlığa gömüldüğü, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, o gün insan "kaçış nereye?" diyecektir.
فَاِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ يَقُولُ الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ اَيْنَ الْمَفَرُّ
fe iƶā beriḳa l-beSaru / ve ḣasefe l-ḳameru / ve cumiǎ ş-şemsu ve l-ḳameru / yeḳūlu l-insānu yevmeiƶin eyne l-meferru
Hayır, hiçbir sığınacak yer yoktur.
كَلَّا لَا وَزَرَ
kellā lā vezera
O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ
ilā rabbike yevmeiƶin l-musteḳarru
O gün insana, yapıp önden gönderdiği ve yapmayıp geri bıraktığı şeyler haber verilir.
يُنَبَّؤُا الْاِنْسَانُ يَوْمَئِذٍ بِمَا قَدَّمَ وَاَخَّرَ
yunebbeu l-insānu yevmeiƶin bimā ḳaddeme ve eḣḣara
(14-15) Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.
بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَلَوْ اَلْقٰى مَعَاذِيرَهُ
beli l-insānu ǎlā nefsihi beSīratun / ve lev elḳā meǎāƶīrahu
(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.
لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ
lā tuHarrik bihi lisāneke li teǎ'cele bihi
Şüphesiz onu toplamak ve okumak bize aittir.
اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُۚ
inne ǎleynā cem'ǎhu ve ḳur'ānehu
O halde, biz onu okuduğumuz zaman, onun okunuşuna uy.
فَاِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُۚ
fe iƶā ḳara'nāhu fe ttebiǎ' ḳur'ānehu
Sonra onu açıklamak da bize aittir.
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ
ṧumme inne ǎleynā beyānehu
(20-21) Hayır! Siz dünyayı seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.
كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْاٰخِرَةَ
kellā bel tuHibbūne l-ǎācilete / ve teƶerūne l-āḣirate
O gün birtakım yüzler aydındır.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ
vucūhun yevmeiƶin nāDiratun
Rablerine bakarlar.
اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ
ilā rabbihā nāZiratun
O gün birtakım yüzler de asıktır.
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌ
ve vucūhun yevmeiƶin bāsiratun
Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacaklarını anlarlar.
تَظُنُّ اَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌ
teZunnu en yuf'ǎle bihā fāḳiratun
(26-30) Hayır, can boğaza dayandığı, "Kimdir (bunu) iyi edecek?" dendiği, (ölmek üzere olanın da) bunun ayrılış olduğunu bildiği, bacakların birbirine dolandığı zaman, işte o gün sevk ediliş, Rabbinedir.
كَلَّا اِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَ وَقِيلَ مَنْ۔ رَاقٍ وَظَنَّ اَنَّهُ الْفِرَاقُ وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِ اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمَسَاقُ
kellā iƶā beleğati t-terāḳiye / ve ḳīle men rāḳin / ve Zenne ennehu l-firāḳu / ve elteffeti s-sāḳu bi s-sāḳi / ilā rabbike yevmeiƶin l-mesāḳu
O, (Peygamberi) doğrulamamış, namaz da kılmamıştı.
فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلّٰى
fe lā Saddeḳa ve lā Sallā
Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti.
وَلٰكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
ve lākin keƶƶebe ve tevellā
Sonra da kasıla kasıla ailesine gitmişti.
ثُمَّ ذَهَبَ اِلٰٓى اَهْلِهِ يَتَمَطّٰى
ṧumme ƶehebe ilā ehlihi yetemeTTā
(34-35) "Bu azap sana layıktır, layık! Evet, layıktır sana, layık!" denecektir.
اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰى ثُمَّ اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰى
evlā leke fe evlā / ṧumme evlā leke fe evlā
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.
اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى
e yeHsebu l-insānu en yutrake suden
O dökülen meniden ibaret az bir su değil miydi?
اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِيٍّ يُمْنٰى
e lem yeku nuTfeten min meniyyin yumnā
Sonra bu, bir "alaka" oldu. Derken Allah onu yaratıp güzelce şekillendirdi.
ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوّٰى
ṧumme kāne ǎleḳaten fe ḣaleḳa fe sevvā
Nihayet ondan da erkek ve dişi iki eşi var etti.
فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى
fe ceǎle minhu z-zevceyni ƶ-ƶekera ve l-'unṧā
Şimdi, bunları yapan Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
اَلَيْسَ ذٰلِكَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰى
e leyse ƶālike bi ḳādirin ǎlā en yuHyiye l-mevtā
İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçti.
هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْـًٔا مَذْكُورًا
hel etā ǎlā l-insāni Hīnun mine d-dehri lem yekun şey'en meƶkūran
Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık.
اِنَّا خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَلِيهِ فَجَعَلْنَاهُ سَمِيعًا بَصِيرًا
innā ḣaleḳnā l-insāne min nuTfetin emşācin nebtelīhi fe ceǎlnāhu semīǎn beSīran
Şüphesiz biz onu (ömür boyu yürüyeceği) yola koyduk. O bu yolu ya şükrederek ya da nankörlük ederek kat eder.
اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّبِيلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا
innā hedeynāhu s-sebīle immā şākiran ve immā kefūran
Şüphesiz biz, kafirler için zincirler, demir halkalar ve alevli bir ateş hazırladık.
اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ سَلَاسِلَا۬ وَاَغْلَالًا وَسَعِيرًا
innā eǎ'tednā li l-kāfirīne selāsile ve eğlālen ve seǐyran
İyiler ise, katkısı kafur olan içecekler dolu bir kadehten içerler.
اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَأْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًا
inne l-ebrāra yeşrabūne min ke'sin kāne mizācuhā kāfūran
Bir pınar ki Allah'ın kulları ondan içer, onu (istedikleri şekilde) fışkırtıp akıtırlar.
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْجِيرًا
ǎynen yeşrabu bihā ǐbādu (a)llahi yufeccirūnehā tefcīran
O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.
يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَطِيرًا
yūfūne bi n-neƶri ve yeḣāfūne yevmen kāne şerruhu musteTīran
Onlar, seve seve yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَاَسِيرًا
ve yuT'ǐmūne T-Taǎāme ǎlā Hubbihi miskīnen ve yetīmen ve esīran
(Yedirdikleri kimselere şöyle derler:) "Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz."
اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَا نُرِيدُ مِنْكُمْ جَزَاءً وَلَا شُكُورًا
innemā nuT'ǐmukum li vechi (a)llahi lā nurīdu minkum cezā'en ve lā şukūran
"Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkarız."
اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَرِيرًا
innā neḣāfu min rabbinā yevmen ǎbūsen ḳamTarīran
Allah da onları o günün kötülüğünden korur ve yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir.
فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًا
fe veḳāhumu (a)llahu şerra ƶālike l-yevmi ve leḳḳāhum neDraten ve surūran
Sabretmelerine karşılık da onları cennet ve ipek(ten giysiler) ile mükafatlandırır.
وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَرِيرًا
ve cezāhum bimā Saberū cenneten ve Harīran
Orada koltuklar üzerine kurulmuş olarak bulunurlar. Orada ne güneş (yakıcı sıcak) görürler, ne de dondurucu soğuk.
مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِ لَا يَرَوْنَ فِيهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَرِيرًا
muttekiīne fīhā ǎlā l-erāiki lā yeravne fīhā şemsen ve lā zemherīran
Üzerlerine cennetin gölgeleri sarkmış, cennetin meyveleri (kolayca alınacak şekilde) yakınlaştırılarak hazırlanmıştır.
وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْلِيلًا
ve dāniyeten ǎleyhim Zilāluhā ve ƶullilet ḳuTūfuhā teƶlīlen
Etraflarında gümüş kaplar, şeffaf kadehler dolaştırılır.
وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَارِيرَا
ve yuTāfu ǎleyhim bi āniyetin min fiDDetin ve ekvābin kānet ḳavārīrā
Gümüşten billur kaplar ki, onları (ihtiyaca göre) ölçüp düzenlemişlerdir.
قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْدِيرًا
ḳavārīra min fiDDetin ḳadderūhā teḳdīran
Orada kendilerine, katkısı zencefil olan içecekle dolu bir kaseden içirilir.
وَيُسْقَوْنَ فِيهَا كَأْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَبِيلًا
ve yusḳavne fīhā ke'sen kāne mizācuhā zencebīlen
Orada bir pınar ki ona "selsebil" adı verilir.
عَيْنًا فِيهَا تُسَمّٰى سَلْسَبِيلًا
ǎynen fīhā tusemmā selsebīlen
Çevrelerinde, gördüğünde saçılmış inciler sanacağın, hep aynı gençlik ve güzellikte kalacak hizmetçiler dolaşır.
وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤًا مَنْثُورًا
ve yeTūfu ǎleyhim vildānun muḣalledūne iƶā raeytehum Hasibtehum lu'lu'en menṧūran
Orada, görünce (sonsuz) nimetler ve büyük bir mülk (hükümranlık) görürsün.
وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَعِيمًا وَمُلْكًا كَبِيرًا
ve iƶā raeyte ṧemme raeyte neǐymen ve mulken kebīran
Üstlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüş bileziklerle süsleneceklerdir. Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecektir.
عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌ وَحُلُّوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا
ǎāliyehum ṧiyābu sundusin ḣuDrun ve istebraḳun ve Hullū esāvira min fiDDetin ve seḳāhum rabbuhum şerāben Tahūran
Onlara şöyle denecektir: "Şüphesiz bu sizin için bir mükafattır. Çalışma ve çabanız makbul görülmüştür."
اِنَّ هٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا
inne hāƶā kāne lekum cezā'en ve kāne seǎ'yukum meşkūran
Şüphe yok ki, Kur'an'ı sana elbette biz indirdik biz.
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْزِيلًا
innā neHnu nezzelnā ǎleyke l-ḳurāne tenzīlen
O halde, Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkara ve hiçbir nanköre itaat etme.
فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ اٰثِمًا اَوْ كَفُورًا
fe Sbir li Hukmi rabbike ve lā tuTiǎ' minhum āṧimen ev kefūran
Sabah akşam Rabbinin adını an.
وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَصِيلًا
ve ƶkuri isme rabbike bukraten ve eSīlen
Gecenin bir kısmında O'na secde et; geceleyin de O'nu uzun uzadıya tespih et.
وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلًا طَوِيلًا
ve mine l-leyli fe scud lehu ve sebbiHhu leylen Tavīlen
Şunlar (inanmayanlar) dünyayı tercih ediyorlar ve çetin bir günü arkalarına atıyorlar.
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَاءَهُمْ يَوْمًا ثَقِيلًا
inne hā'ulā'i yuHibbūne l-ǎācilete ve yeƶerūne verā'ehum yevmen ṧeḳīlen
Onları biz yarattık ve eklemlerini (birbirine) biz bağladık. Dilediğimizde (onları yok eder) yerlerine benzerlerini getiririz.
نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَا اَسْرَهُمْ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَا اَمْثَالَهُمْ تَبْدِيلًا
neHnu ḣaleḳnāhum ve şedednā esrahum ve iƶā şi'nā beddelnā emṧālehum tebdīlen
İşte bu bir öğüttür. Dileyen, Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
اِنَّ هٰذِهِ تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهِ سَبِيلًا
inne hāƶihi teƶkiratun fe men şā'e tteḣaƶe ilā rabbihi sebīlen
Allah'ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيمًا حَكِيمًا
ve mā teşā'ūne illā en yeşā'e (a)llahu inne (a)llahe kāne ǎlīmen Hakīmen
O, dilediği kimseyi rahmetine sokar. Zalimlere ise elem dolu bir azap hazırlamıştır.
يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمِينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا اَلِيمًا
yudḣilu men yeşā'u fī raHmetihi ve Z-Zālimīne eǎdde lehum ǎƶāben elīmen
(1-7) Ard arda gönderilenlere, kasırga gibi esenlere, hakkıyla yayanlara, hakkıyla ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara andolsun ki, uyarıldığınız (Kıyamet) mutlaka gerçekleşecektir.
وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًا عُذْرًا اَوْ نُذْرًا اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌ
ve l-murselāti ǔrfen / fe l-ǎāSifeti ǎSfen / ve n-nāşirāti neşran / fe l-feriḳāti ferḳan / fe l-mulḳiyāti ƶikran / ǔƶran ev nuƶran / innemā tūǎdūne le vāḳiǔn
Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman,
فَاِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْ
fe iƶā n-nucūmu Tumiset
Gök yarıldığı zaman,
وَاِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ
ve iƶā s-semāu furicet
Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman,
وَاِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ
ve iƶā l-cibālu nusifet
Peygamberler için (ümmetlerine şahitlik etmek üzere) vakit belirlendiği zaman (kıyamet gerçekleşir).
وَاِذَا الرُّسُلُ اُقِّتَتْ
ve iƶā r-rusulu uḳḳitet
(Bu) hangi güne ertelenmiştir?
لِاَيِّ يَوْمٍ اُجِّلَتْ
li eyyi yevmin uccilet
Hüküm ve ayırım gününe.
لِيَوْمِ الْفَصْلِ
li yevmi l-feSli
Hüküm ve ayırım gününü sen ne bileceksin.
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِ
ve mā edrāke mā yevmu l-feSli
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Biz öncekileri helak etmedik mi?
اَلَمْ نُهْلِكِ الْاَوَّلِينَ
e lem nuhliki l-evvelīne
Sonra arkadan gelenleri de onların peşine takacağız.
ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْاٰخِرِينَ
ṧumme nutbiǔhumu l-āḣirīne
Biz suçlulara işte böyle yaparız.
كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ
ke ƶālike nef'ǎlu bi l-mucrimīne
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Biz sizi bayağı bir sudan (meniden) yaratmadık mı?
اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهِينٍ
e lem naḣluḳkum min māin mehīnin
(21-22) Sonra onu belli bir süreye kadar sağlam bir yerde (ana rahminde) tuttuk.
فَجَعَلْنَاهُ فِي قَرَارٍ مَكِينٍ اِلٰى قَدَرٍ مَعْلُومٍ
fe ceǎlnāhu fī ḳarārin mekīnin / ilā ḳaderin meǎ'lūmin
Sonra da ona ölçülü bir biçim verdik. Biz ne güzel biçim verenleriz!
فَقَدَرْنَا فَنِعْمَ الْقَادِرُونَ
fe ḳadernā fe niǎ'me l-ḳādirūne
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
(25-26) Biz yeryüzünü dirileri de ölüleri de toplayan (bir yurt) yapmadık mı?
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ كِفَاتًا اَحْيَٓاءً وَاَمْوَاتًا
e lem nec'ǎli l-erDe kifāten / eHyā'en ve emvāten
Orada sabit yüce dağlar yaratmadık mı, size tatlı bir su içirmedik mi?
وَجَعَلْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ شَامِخَاتٍ وَاَسْقَيْنَاكُمْ مَاءً فُرَاتًا
ve ceǎlnā fīhā ravāsiye şāmiḣātin ve esḳaynākum māen furāten
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Onlara şöyle denecek: "Yalanlamakta olduğunuz şeye (cehennem azabına) gidin."
اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى مَا كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ
inTaliḳū ilā mā kuntum bihi tukeƶƶibūne
(30-31) "Üç kola ayrılmış gölgeye gidin ki, o ne gölgelendirir ne de alevden korur."
اِنْطَلِقُٓوا اِلٰى ظِلٍّ ذِي ثَلٰثِ شُعَبٍ لَا ظَلِيلٍ وَلَا يُغْنِي مِنَ اللَّهَبِ
inTaliḳū ilā Zillin ƶī ṧelāṧi şuǎbin / lā Zelīlin ve lā yuğnī mine l-lahebi
Şüphesiz cehennem, her biri saray büyüklüğünde kıvılcımlar saçar.
اِنَّهَا تَرْمِي بِشَرَرٍ كَالْقَصْرِ
innehā termī bi şerarin ke l-ḳaSri
Bunlar sanki birer kızıl devedir.
كَاَنَّهُ جِمَالَتٌ صُفْرٌ
keennehu cimāletun Sufrun
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Bu, konuşamayacakları gündür.
هٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ
hāƶā yevmu lā yenTiḳūne
Onlara izin de verilmez ki, özür dilesinler.
وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ
ve lā yu'ƶenu lehum fe yeǎ'teƶirūne
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Bu, hüküm ve ayırma günüdür. Sizi ve öncekileri bir araya toplamışızdır.
هٰذَا يَوْمُ الْفَصْلِ جَمَعْنَاكُمْ وَالْاَوَّلِينَ
hāƶā yevmu l-feSli cemeǎ'nākum ve l-'evvelīne
Eğer bir tuzağınız varsa, haydi bana tuzak kurun!
فَاِنْ كَانَ لَكُمْ كَيْدٌ فَكِيدُونِ
fe in kāne lekum keydun fe kīdūni
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, gölgeler içinde ve pınar başlarındadırlar.
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ وَعُيُونٍ
inne l-mutteḳīne fī Zilālin ve ǔyūnin
Canlarının çektiği meyveler içerisindedirler.
وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ
ve fevākihe mimmā yeştehūne
"Yapmakta olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin için."
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
kulū ve şrabū heniyen bimā kuntum teǎ'melūne
Şüphesiz biz iyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.
اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ
innā ke ƶālike neczī l-muHsinīne
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Ey inkar edenler! (Dünyada) yiyin ve birazcık yararlanın! Şüphesiz sizler suçlularsınız.
كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا اِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ
kulū ve temetteǔ ḳalīlen innekum mucrimūne
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Onlara, "Rüku edin (namaz kılın)" dendiği zaman rüku etmezler.
وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ
ve iƶā ḳīle lehumu rkeǔ lā yerkeǔne
O gün vay yalanlayanların haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne
Onlar artık ondan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar?
فَبِاَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ
fe bi eyyi Hadīṧin beǎ'dehu yu'minūne