Birbirlerine neyi soruyorlar?
عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ
ǎmme yetesā'elūne
(2-3) Üzerinde anlaşmazlığa düştükleri büyük haberi (mi)?
عَنِ النَّبَاِ الْعَظِيمِ اَلَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ
ǎni n-nebei l-ǎZīmi / elleƶī hum fīhi muḣtelifūne
Hayır, ileride bilecekler.
كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
kellā se yeǎ'lemūne
Yine hayır; ileride bilecekler.
ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
ṧumme kellā se yeǎ'lemūne
(6-7) Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?
اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا وَالْجِبَالَ اَوْتَادًاۖ
e lem nec'ǎli l-erDe mihāden / ve l-cibāle evtāden
Sizleri (erkekli dişili) eşler halinde yarattık.
وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا
ve ḣaleḳnākum ezvācen
Uykunuzu bir dinlenme (sebebi) kıldık.
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
ve ceǎlnā nevmekum subāten
Geceyi (sizi örten) bir elbise yaptık.
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًا
ve ceǎlnā l-leyle libāsen
Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık.
وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا
ve ceǎlnā n-nehāra meǎāşen
Üstünüze yedi sağlam gök bina ettik.
وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا
ve beneynā fevḳakum seb'ǎn şidāden
Alev alev yanan aydınlatıcı ve ısıtıcı bir kandil yarattık.
وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا
ve ceǎlnā sirācen vehhācen
(14-16) Taneler, bitkiler, sarmaş dolaş bahçeler çıkaralım diye yağmur yüklü yoğun bulutlardan şarıl şarıl yağmur yağdırdık.
وَاَنْزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا وَجَنَّاتٍ اَلْفَافًا
ve enzelnā mine l-muǎ'Sirāti māen ṧeccācen / li nuḣrice bihi Habben ve nebāten / ve cennātin elfāfen
Şüphesiz hüküm ve ayırma günü belirlenmiş bir vakittir.
اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا
inne yevme l-feSli kāne mīḳāten
Bu, sura üfürüleceği gün gerçekleşir ve siz bölük bölük gelirsiniz.
يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ اَفْوَاجًا
yevme yunfeḣu fī S-Sūri fe te'tūne efvācen
Gök açılır ve kapı kapı olur.
وَفُتِحَتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ اَبْوَابًا
ve futiHati s-semāu fe kānet ebvāben
Dağlar yürütülür, serap haline gelir.
وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا
ve suyyirati l-cibālu fe kānet serāben
(21-23) Şüphesiz cehennem, bir gözetleme yeridir; azgınlar için, içinde çağlar boyu kalacakları bir dönüş yeridir.
اِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا لِلطَّاغِينَ مَاٰبًا لَابِثِينَ فِيهَا اَحْقَابًا
inne cehenneme kānet mirSāden / li T-Tāğīne māben / lābiṧīne fīhā eHḳāben
Orada ne bir serinlik ve ne de içecek bir şey tadacaklar!
لَا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا
lā yeƶūḳūne fīhā berden ve lā şerāben
(25-26) Ancak, uygun bir ceza olarak kaynar su ve irin içecekler.
اِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا جَزَاءً وِفَاقًا
illā Hamīmen ve ğassāḳan / cezā'en vifāḳan
Çünkü onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.
اِنَّهُمْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ حِسَابًا
innehum kānū lā yercūne Hisāben
Ayetlerimizi de alabildiğine yalanlamışlardı.
وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا كِذَّابًا
ve keƶƶebū bi āyātinā kiƶƶāben
Biz ise, her şeyi bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) tamamiyle sayıp tespit ettik.
وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا
ve kulle şey'in eHSaynāhu kitāben
Kafirlere şöyle denilir: "Şimdi tadın. Artık bundan sonra yalnızca azabınızı artıracağız."
فَذُوقُوا فَلَنْ نَزِيدَكُمْ اِلَّا عَذَابًا
fe ƶūḳū fe len nezīdekum illā ǎƶāben
(31-34) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
اِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا حَدَائِقَ وَاَعْنَابًا وَكَوَاعِبَ اَتْرَابًا وَكَأْسًا دِهَاقًا
inne li l-mutteḳīne mefāzen / Hadāiḳa ve eǎ'nāben / ve kevāǐbe etrāben / ve ke'sen dihāḳan
Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan.
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا
lā yesmeǔne fīhā leğven ve lā kiƶƶāben
(36-38) Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahman'dan bir mükafat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh'un (Cebrail'in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah'a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahman'ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir.
جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَاءً حِسَابًا رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمٰنِ لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ صَفًّا لَا يَتَكَلَّمُونَ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا
cezā'en min rabbike ǎTā'en Hisāben / rabbi s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā r-raHmāni lā yemlikūne minhu ḣiTāben / yevme yeḳūmu r-rūHu ve l-melāiketu Saffen lā yetekellemūne illā men eƶine lehu r-raHmānu ve ḳāle Savāben
İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.
ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّهِ مَاٰبًا
ƶālike l-yevmu l-Haḳḳu fe men şā'e tteḣaƶe ilā rabbihi māben
Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkarcının, "Keşke toprak olaydım!" diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.
اِنَّٓا اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَالَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا
innā enƶernākum ǎƶāben ḳarīben yevme yenZuru l-mer'u mā ḳaddemet yedāhu ve yeḳūlu l-kāfiru yā leytenī kuntu turāben
Andolsun (kafirlerin ruhlarını) şiddetle çekip çıkaranlara,
وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا
ve n-nāziǎāti ğarḳan
Andolsun (mü'minlerin ruhlarını) kolaylıkla alanlara,
وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا
ve n-nāşiTāti neşTen
Andolsun yüzüp yüzüp gidenlere,
وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا
ve s-sābiHāti sebHen
Derken, öne geçenlere,
فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا
fe s-sābiḳāti sebḳan
Nihayet işi çekip çevirenlere (ki, mutlaka tekrar diriltileceksiniz).
فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًا
fe l-mudebbirāti emran
(6-7) Büyük bir sarsıntının olacağı o günde o sarsıntıyı, peşinden gelen başka bir sarsıntı izleyecektir.
يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ
yevme tercufu r-rācifetu / tetbeǔhā r-rādifetu
O gün birtakım kalpler (tedirginlik içinde) şiddetle çarpacaktır.
قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌ
ḳulūbun yevmeiƶin vācifetun
Onların gözleri (korku ile) inecektir.
اَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ
ebSāruhā ḣāşiǎtun
Şöyle derler: "Biz gerçekten gerisin geriye eski halimize mi döndürüleceğiz?"
يَقُولُونَ ءَاِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحَافِرَةِ
yeḳūlūne e innā le merdūdūne fī l-Hāfirati
"Bizler çürümüş kemiklere döndükten sonra mı?"
ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةً
e iƶā kunnā ǐZāmen neḣiraten
"Öyle ise bu hüsran dolu bir dönüştür" dediler.
قَالُوا تِلْكَ اِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌ
ḳālū tilke iƶen kerratun ḣāsiratun
Halbuki o, bir haykırıştan (sur'un üfürülmesinden) ibarettir.
فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ
fe innemā hiye zecratun vāHidetun
Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler.
فَاِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ
fe iƶā hum bi s-sāhirati
(Ey Muhammed!) Musa'nın haberi sana geldi mi?
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ مُوسٰى
hel etāke Hadīṧu mūsā
Hani, Rabbi ona mukaddes Tuva vadisinde şöyle seslenmişti:
اِذْ نَادٰيهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
iƶ nādāhu rabbuhu bi l-vādi l-muḳaddesi Tuven
"Haydi Firavun'a git! Çünkü o azmıştır."
اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰى
iƶheb ilā fir'ǎvne innehu Tağā
"Ona de ki: İster misin (küfür ve isyanından) temizlenesin?
فَقُلْ هَلْ لَكَ اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰى
fe ḳul hel leke ilā en tezekkā
Seni Rabbine ileteyim de O'na karşı derinden saygı duyup korkasın!"
وَاَهْدِيَكَ اِلٰى رَبِّكَ فَتَخْشٰى
ve ehdiyeke ilā rabbike fe teḣşā
Derken Musa ona en büyük mucizeyi gösterdi.
فَاَرٰيهُ الْاٰيَةَ الْكُبْرٰى
fe erāhu l-āyete l-kubrā
Fakat o, Musa'yı yalanladı ve isyan etti.
فَكَذَّبَ وَعَصٰى
fe keƶƶebe ve ǎSā
Sonra sırt dönüp koşarak gitti.
ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰى
ṧumme edbera yes'ǎā
Hemen (adamlarını) topladı ve onlara seslendi:
فَحَشَرَ فَنَادٰى
fe Haşera fe nādā
"Ben, sizin en yüce Rabbinizim!" dedi.
فَقَالَ اَنَا۬ رَبُّكُمُ الْاَعْلٰى
fe ḳāle enā rabbukumu l-eǎ'lā
Allah onu, ibret verici şekilde dünya ve ahiret cezasıyla cezalandırdı.
فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُو۫لٰى
fe eḣaƶehu (a)llahu nekāle l-āḣirati ve l-ūlā
Şüphesiz bunda Allah'tan sakınıp korkan kimseler için büyük bir ibret vardır.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰى
inne fī ƶālike le ǐbraten li men yeḣşā
(Ey inkarcılar!) Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa göğü yaratmak mı? Onu Allah kurmuştur.
ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَاءُ بَنٰيهَا۠
e entum eşeddu ḣalḳan emi s-semāu benāhā
Onu yükseltmiş ve ona düzen ve ahenk vermiştir.
رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَا
rafeǎ semkehā fe sevvāhā
O göğün gecesini karanlık yaptı, ışığını da çıkardı.
وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ
ve eğTaşe leylehā ve eḣrace DuHāhā
Ardından yeri düzenleyip döşedi.
وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا
ve l-erDe beǎ'de ƶālike deHāhā
Ondan suyunu ve merasını çıkardı.
اَخْرَجَ مِنْهَا مَاءَهَا وَمَرْعٰيهَاۖ
eḣrace minhā māehā ve mer'ǎāhā
Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.
وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا
ve l-cibāle ersāhā
Bunları sizin için ve hayvanlarınız için bir yarar kaynağı yaptı.
مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
metāǎn lekum ve li en'ǎāmikum
(34-35) En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.
فَاِذَا جَاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرٰى يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَا سَعٰى
fe iƶā cā'eti T-Tāmmetu l-kubrā / yevme yeteƶekkeru l-insānu mā seǎā
Cehennem, görenler için apaçık bir şekilde gösterilir.
وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرٰى
ve burrizeti l-ceHīmu li men yerā
(37-39) Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.
فَاَمَّا مَنْ طَغٰى وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا فَاِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوٰى
fe emmā men Tağā / ve āṧera l-Hayāte d-dunyā / fe inne l-ceHīme hiye l-me'vā
(40-41) Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.
وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰى فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوٰى
ve emmā men ḣāfe meḳāme rabbihi ve nehā n-nefse ǎni l-hevā / fe inne l-cennete hiye l-me'vā
Sana, kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar.
يَسْـَٔلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَا
yeselūneke ǎni s-sāǎti eyyāne mursāhā
Onu bilip söylemek nerede, sen nerede?
فِيمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَا
fīme ente min ƶikrāhā
Onun nihai bilgisi yalnız Rabbine aittir.
اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَا
ilā rabbike muntehāhā
Sen, ancak ondan korkanları uyarıcısın.
اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَا
innemā ente munƶiru men yeḣşāhā
Kıyameti gördükleri gün onlar, sanki dünyada ancak bir akşam, yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.
كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُوا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا
keennehum yevme yeravnehā lem yelbeṧū illā ǎşiyyeten ev DuHāhā
(1-2) Kendisine o ama geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.
عَبَسَ وَتَوَلّٰى اَنْ جَاءَهُ الْاَعْمٰى
ǎbese ve tevellā / en cā'ehu l-eǎ'mā
(Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak,
وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰى
ve mā yudrīke leǎllehu yezzekkā
Yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek.
اَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰى
ev yeƶƶekkeru fe tenfeǎhu ƶ-ƶikrā
Kendini muhtaç hissetmeyene gelince;
اَمَّا مَنِ اسْتَغْنٰى
emmā meni steğnā
Sen, ona yöneliyorsun.
فَاَنْتَ لَهُ تَصَدّٰى
fe ente lehu teSaddā
(İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne!
وَمَا عَلَيْكَ اَلَّا يَزَّكّٰى
ve mā ǎleyke ellā yezzekkā
(8-10) Allah'a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun.
وَاَمَّا مَنْ جَاءَكَ يَسْعٰى وَهُوَ يَخْشٰى فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهّٰى
ve emmā men cā'eke yes'ǎā / ve huve yeḣşā / fe ente ǎnhu telehhā
Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur'an) bir öğüttür.
كَلَّا اِنَّهَا تَذْكِرَةٌ
kellā innehā teƶkiratun
Dileyen ondan öğüt alır.
فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ
fe men şā'e ƶekerahu
(13-16) O, şerefli ve sadık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir.
فِي صُحُفٍ مُكَرَّمَةٍ مَرْفُوعَةٍ مُطَهَّرَةٍ بِاَيْدِي سَفَرَةٍ كِرَامٍ بَرَرَةٍ
fī SuHufin mukerrametin / merfūǎtin muTahheratin / bi eydī seferatin / kirāmin beraratin
Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o!
قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَا اَكْفَرَهُ
ḳutile l-insānu mā ekferahu
Allah, onu hangi şeyden yarattı?
مِنْ اَيِّ شَيْءٍ خَلَقَهُ
min eyyi şey'in ḣaleḳahu
Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi.
مِنْ نُطْفَةٍ خَلَقَهُ فَقَدَّرَهُ
min nuTfetin ḣaleḳahu fe ḳadderahu
Sonra ona yolu kolaylaştırdı.
ثُمَّ السَّبِيلَ يَسَّرَهُ
ṧumme s-sebīle yesserahu
Sonra onu öldürdü ve kabre koydu.
ثُمَّ اَمَاتَهُ فَاَقْبَرَهُ
ṧumme emātehu fe eḳberahu
Sonra, dilediği vakit onu diriltir.
ثُمَّ اِذَا شَاءَ اَنْشَرَهُ
ṧumme iƶā şā'e enşerahu
Hayır, hayır o, Allah'ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi. (İman etmedi.)
كَلَّا لَمَّا يَقْضِ مَا اَمَرَهُ
kellā lemmā yeḳDi mā emerahu
Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın!
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهِ
fe l yenZuri l-insānu ilā Taǎāmihi
Gerçekten biz, yağmuru bol bol yağdırdık.
اَنَّا صَبَبْنَا الْمَاءَ صَبًّا
ennā Sabebnā l-māe Sabben
Sonra toprağı, iyiden iyiye yardık!
ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقًّا
ṧumme şeḳaḳnā l-erDe şeḳḳan
(27-32) Böylece sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için orada taneler, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalıklar, sık ağaçlı bahçeler, meyveler ve otlaklar ortaya çıkardık.
فَاَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا وَعِنَبًا وَقَضْبًا وَزَيْتُونًا وَنَخْلًا وَحَدَائِقَ غُلْبًا وَفَاكِهَةً وَاَبًّا مَتَاعًا لَكُمْ وَلِاَنْعَامِكُمْ
fe enbetnā fīhā Habben / ve ǐneben ve ḳaDben / ve zeytūnen ve naḣlen / ve Hadāiḳa ğulben / ve fākiheten ve ebben / metāǎn lekum ve li en'ǎāmikum
(33-37) Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır.
فَاِذَا جَاءَتِ الصَّاخَّةُ يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ اَخِيهِ وَاُمِّهِ وَاَبِيهِ وَصَاحِبَتِهِ وَبَنِيهِ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ
fe iƶā cā'eti S-Sāḣḣatu / yevme yefirru l-mer'u min eḣīhi / ve ummihi ve ebīhi / ve SāHibetihi ve benīhi / li kulli mriin minhum yevmeiƶin şe'nun yuğnīhi
O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar,
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ
vucūhun yevmeiƶin musfiratun
Gülerler, sevinirler.
ضَاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ
DāHiketun mustebşiratun
O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler.
وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ عَلَيْهَا غَبَرَةٌ
ve vucūhun yevmeiƶin ǎleyhā ğaberatun
Onları bir siyahlık bürür.
تَرْهَقُهَا قَتَرَةٌ
terheḳuhā ḳateratun
İşte onlar, kafirlerdir, günaha dalanlardır.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَفَرَةُ الْفَجَرَةُ
ulāike humu l-keferatu l-feceratu
Güneş, dürüldüğü zaman,
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
iƶā ş-şemsu kuvvirat
Yıldızlar, bulanıp söndüğü zaman,
وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ
ve iƶā n-nucūmu nkederat
Dağlar, yürütüldüğü zaman,
وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ
ve iƶā l-cibālu suyyirat
Gebe develer salıverildiği zaman.
وَاِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ
ve iƶā l-ǐşāru ǔTTilet
Yaban hayatı yaşayan (irili ufaklı) tüm canlılar toplandığı zaman,
وَاِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ
ve iƶā l-vuHūşu Huşirat
Denizler kaynatıldığı zaman,
وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ
ve iƶā l-biHāru succirat
Ruhlar (bedenlerle) eşleştirildiği zaman.
وَاِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ
ve iƶā n-nufūsu zuvvicet
(8-9) Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman,
وَاِذَا الْمَوْءُ۫دَةُ سُئِلَتْ بِاَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ
ve iƶā l-mev'ūdetu suilet / bi eyyi ƶenbin ḳutilet
Amel defterleri açıldığı zaman,
وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
ve iƶā S-SuHufu nuşirat
Gökyüzü (yerinden) sıyrılıp koparıldığı zaman,
وَاِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
ve iƶā s-semāu kuşiTat
Cehennem alevlendirildiği zaman,
وَاِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْۖ
ve iƶā l-ceHīmu suǎǐrat
Cennet yaklaştırıldığı zaman,
وَاِذَا الْجَنَّةُ اُزْلِفَتْۖ
ve iƶā l-cennetu uzlifet
Herkes önceden hazırlayıp getirdiği şeyleri bilecektir.
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا اَحْضَرَتْ
ǎlimet nefsun mā eHDerat
(15-16) Andolsun, bir görünüp bir sinenlere, akıp gidip kaybolanlara,
فَلَا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ اَلْجَوَارِ الْكُنَّسِ
fe lā uḳsimu bi l-ḣunnesi / l-cevāri l-kunnesi
Andolsun, yöneldiği zaman geceye,
وَالَّيْلِ اِذَا عَسْعَسَ
ve l-leyli iƶā 'ǎs'ǎse
Andolsun, aydınlandığı zaman sabaha ki,
وَالصُّبْحِ اِذَا تَنَفَّسَ
ve S-SubHi iƶā teneffese
(19-21) O (Kur'an), şüphesiz değerli, güçlü ve Arş'ın sahibi katında itibarlı, orada (meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail'in) getirdiği sözdür.
اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ مُطَاعٍ ثَمَّ اَمِينٍ
innehu le ḳavlu rasūlin kerīmin / ƶī ḳuvvetin ǐnde ƶī l-ǎrşi mekīnin / muTāǐn ṧemme emīnin
(Ey Kureyşliler!) Sizin arkadaşınız (Muhammed) bir deli değildir.
وَمَا صَاحِبُكُمْ بِمَجْنُونٍ
ve mā SāHibukum bi mecnūnin
Andolsun o, Cebrail'i apaçık ufukta gördü.
وَلَقَدْ رَاٰهُ بِالْاُفُقِ الْمُبِينِ
ve leḳad rāhu bi l-ufuḳi l-mubīni
O, gayb hakkında cimri değildir.
وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍ
ve mā huve ǎlā l-ğaybi bi Danīnin
Kur'an, kovulmuş şeytanın sözü değildir.
وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ
ve mā huve bi ḳavli şeyTānin racīmin
(Hal böyle iken) nereye gidiyorsunuz?
فَاَيْنَ تَذْهَبُونَ
fe eyne teƶhebūne
(27-28) O, alemler için, içinizden dürüst olmak isteyenler için, ancak bir öğüttür.
اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَسْتَقِيمَ
in huve illā ƶikrun li l-ǎālemīne / li men şā'e minkum en yesteḳīme
Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.
وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ
ve mā teşā'ūne illā en yeşā'e (a)llahu rabbu l-ǎālemīne
Gök yarıldığı zaman,
اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ
iƶā s-semāu nfeTarat
Yıldızlar saçıldığı zaman,
وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ
ve iƶā l-kevākibu nteṧerat
Denizler kaynayıp fışkırtıldığı zaman,
وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ
ve iƶā l-biHāru fuccirat
Kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman,
وَاِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ
ve iƶā l-ḳubūru buǎ'ṧirat
Herkes yaptığı ve yapmadığı şeyleri bilecek.
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَاَخَّرَتْ
ǎlimet nefsun mā ḳaddemet ve eḣḣarat
(6-8) Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?
يَاأَيُّهَا الْاِنْسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ اَلَّذِي خَلَقَكَ فَسَوّٰيكَ فَعَدَلَكَ فِي اَيِّ صُورَةٍ مَا شَاءَ رَكَّبَكَ
yā eyyuhā l-insānu mā ğarrake bi rabbike l-kerīmi / elleƶī ḣaleḳake fe sevvāke fe ǎdeleke / fī eyyi Sūratin mā şā'e rakkebeke
Hayır, hayır! Siz hesap ve cezayı yalanlıyorsunuz.
كَلَّا بَلْ تُكَذِّبُونَ بِالدِّينِ
kellā bel tukeƶƶibūne bi d-dīni
(10-11) Halbuki üzerinizde muhakkak bekçiler, değerli yazıcılar vardır.
وَاِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ كِرَامًا كَاتِبِينَ
ve inne ǎleykum le HāfiZīne / kirāmen kātibīne
Onlar yapmakta olduklarınızı bilirler.
يَعْلَمُونَ مَا تَفْعَلُونَ
yeǎ'lemūne mā tef'ǎlūne
Şüphesiz, iyiler Naim cennetindedirler.
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ
inne l-ebrāra le fī neǐymin
Şüphesiz, günahkarlar da cehennemdedirler.
وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ
ve inne l-fuccāra le fī ceHīmin
Hesap ve ceza günü oraya gireceklerdir.
يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ الدِّينِ
yeSlevnehā yevme d-dīni
Onlar oradan kaybolup kurtulacak da değillerdir.
وَمَا هُمْ عَنْهَا بِغَائِبِينَ
ve mā hum ǎnhā bi ğāibīne
Hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ
ve mā edrāke mā yevmu d-dīni
Evet, hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen ne bileceksin?
ثُمَّ مَا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الدِّينِ
ṧumme mā edrāke mā yevmu d-dīni
O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah'ındır.
يَوْمَ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْـًٔا وَالْاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ
yevme lā temliku nefsun li nefsin şey'en ve l-emru yevmeiƶin li (a)llahi
Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline!
وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ
veylun li l-muTaffifīne
Onlar insanlardan (bir şey) ölçüp aldıkları zaman, tam ölçerler.
اَلَّذِينَ اِذَا اكْتَالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ
(e)lleƶīne iƶā ktālū ǎlā n-nāsi yestevfūne
Fakat kendileri onlara bir şey ölçüp, yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar.
وَاِذَا كَالُوهُمْ اَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ
ve iƶā kālūhum ev vezenūhum yuḣsirūne
(4-6) Onlar, büyük bir gün; insanların, alemlerin Rabbinin huzurunda duracakları gün için diriltileceklerini sanmıyorlar mı?
اَلَا يَظُنُّ اُو۬لٰٓئِكَ اَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ
elā yeZunnu ulāike ennehum meb'ǔṧūne / li yevmin ǎZīmin / yevme yeḳūmu n-nāsu li rabbi l-ǎālemīne
Hayır, günahkarların yazısı, muhakkak "Siccin"dedir.
كَلَّا اِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ
kellā inne kitābe l-fuccāri le fī siccīnin
"Siccin"in ne olduğunu sen ne bileceksin.
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا سِجِّينٌ
ve mā edrāke mā siccīnun
O, yazılmış bir kitaptır.
كِتَابٌ مَرْقُومٌ
kitābun merḳūmun
(10-11) O gün yalanlayanların; hesap ve ceza gününü yalanlayanların vay haline!
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ اَلَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ
veylun yevmeiƶin li l-mukeƶƶibīne / (e)lleƶīne yukeƶƶibūne bi yevmi d-dīni
Onu, ancak her azgın, günahkar kimse inkar eder.
وَمَا يُكَذِّبُ بِهِ اِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ اَثِيمٍ
ve mā yukeƶƶibu bihi illā kullu muǎ'tedin eṧīmin
Ona ayetlerimiz okununca, "Eskilerin masalları" der.
اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ
iƶā tutlā ǎleyhi āyātunā ḳāle esāTīru l-evvelīne
Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.
كَلَّا بَلْ۔ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
kellā bel rāne ǎlā ḳulūbihim mā kānū yeksibūne
Hayır, şüphesiz onlar, kıyamet günü Rablerini görmekten mahrum bırakılacaklardır.
كَلَّا اِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ
kellā innehum ǎn rabbihim yevmeiƶin le meHcūbūne
Sonra onlar muhakkak cehenneme gireceklerdir.
ثُمَّ اِنَّهُمْ لَصَالُوا الْجَحِيمِ
ṧumme innehum le Sālū l-ceHīmi
Sonra da onlara, "Yalanlamakta olduğunuz işte budur" denecektir.
ثُمَّ يُقَالُ هٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ
ṧumme yuḳālu hāƶā elleƶī kuntum bihi tukeƶƶibūne
Hayır (sandıkları gibi değil!) iyilerin yazısı "İlliyyun"dadır.
كَلَّا اِنَّ كِتَابَ الْاَبْرَارِ لَفِي عِلِّيِّينَ
kellā inne kitābe l-ebrāri le fī ǐlliyyīne
"İlliyyun"un ne olduğunu sen ne bileceksin.
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا عِلِّيُّونَ
ve mā edrāke mā ǐlliyyūne
O, yazılmış bir kitaptır.
كِتَابٌ مَرْقُومٌ
kitābun merḳūmun
Ona, Allah'a yakın olanlar şahit olur.
يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ
yeşheduhu l-muḳarrabūne
Şüphesiz iyi kimseler, Naim cennetindedirler.
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفِي نَعِيمٍ
inne l-ebrāra le fī neǐymin
Koltuklar üzerinde, (etrafı) seyrederler.
عَلَى الْاَرَٓائِكِ يَنْظُرُونَ
ǎlā l-erāiki yenZurūne
Onların yüzlerinde, nimetlerin sevincini görürsün.
تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ
teǎ'rifu fī vucūhihim neDrate n-neǐymi
Onlara, mühürlü (el değmemiş) saf bir içecekten içirilir.
يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ
yusḳavne min raHīḳin meḣtūmin
Onun (içiminin) sonu bir misktir (ağızda misk gibi koku bırakır). İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar.
خِتَامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذٰلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ
ḣitāmuhu miskun ve fī ƶālike fe l yetenāfesi l-mutenāfisūne
O içeceğin katkısı tesnimdir.
وَمِزَاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ
ve mizācuhu min tesnīmin
Bir pınar ki, Allah'a yakın olanlar ondan içerler.
عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ
ǎynen yeşrabu bihā l-muḳarrabūne
Şüphesiz günahkarlar, (dünyada) iman edenlere gülüyorlardı.
اِنَّ الَّذِينَ اَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذِينَ اٰمَنُوا يَضْحَكُونَ
inne (e)lleƶīne ecramū kānū mine (e)lleƶīne āmenū yeDHakūne
Mü'minler yanlarından geçtiğinde, birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı.
وَاِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ
ve iƶā merrū bihim yeteğāmezūne
Ailelerine dönerken zevk ve neşe içinde gülüşe gülüşe dönüyorlardı.
وَاِذَا انْقَلَبُوا اِلٰٓى اَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ
ve iƶā nḳalebū ilā ehlihimu nḳalebū fekihīne
Mü'minleri gördükleri vakit, "Hiç şüphe yok, şunlar sapık kimselerdir" diyorlardı.
وَاِذَا رَاَوْهُمْ قَالُوا اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَضَالُّونَ
ve iƶā raevhum ḳālū inne hā'ulā'i le Dāllūne
Halbuki onlar, mü'minlerin başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.
وَمَا اُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظِينَ
ve mā ursilū ǎleyhim HāfiZīne
İşte bugün de mü'minler kafirlere gülerler.
فَالْيَوْمَ الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ
fe l-yevme (e)lleƶīne āmenū mine l-kuffāri yeDHakūne
Koltuklar üzerinde (etrafı) seyrederler.
عَلَى الْاَرَٓائِكِ يَنْظُرُونَ
ǎlā l-erāiki yenZurūne
Nasıl, kafirler yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı?
هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ
hel ṧuvvibe l-kuffāru mā kānū yef'ǎlūne
(1-2) Gök yarıldığı ve Rabbine boyun eğdiği zaman -ki ona yaraşan budur-,
اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ
iƶā s-semāu nşeḳḳat / ve eƶinet li rabbihā ve Huḳḳat
(3-4) Yer uzatılıp dümdüz edildiği ve içindekileri atıp boşaldığı zaman,
وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْ وَاَلْقَتْ مَا فِيهَا وَتَخَلَّتْ
ve iƶā l-erDu muddet / ve elḳat mā fīhā ve teḣallet
Rabbini dinlediği zaman -ki ona yaraşan da budur- (insan yaptıklarını karşısında bulur!)
وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ
ve eƶinet li rabbihā ve Huḳḳat
Ey insan! Şüphesiz, sen Rabbine (kavuşuncaya kadar) didinip duracak ve sonunda didinmenin karşılığına kavuşacaksın.
يَاأَيُّهَا الْاِنْسَانُ اِنَّكَ كَادِحٌ اِلٰى رَبِّكَ كَدْحًا فَمُلَاقِيهِ
yā eyyuhā l-insānu inneke kādiHun ilā rabbike kedHen fe mulāḳīhi
Kime kitabı sağından verilirse,
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ
fe emmā men ūtiye kitābehu bi yemīnihi
Hesabı çok kolay bir şekilde görülecek,
فَسَوْفَ يُحَاسَبُ حِسَابًا يَسِيرًا
fe sevfe yuHāsebu Hisāben yesīran
Sevinçli olarak ailesine dönecektir.
وَيَنْقَلِبُ اِلٰٓى اَهْلِهِ مَسْرُورًا
ve yenḳalibu ilā ehlihi mesrūran
Fakat kime kitabı arkasından verilirse,
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ وَرَاءَ ظَهْرِهِ
ve emmā men ūtiye kitābehu verā'e Zehrihi
(11-12) "Helak!" diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir.
فَسَوْفَ يَدْعُوا ثُبُورًا وَيَصْلٰى سَعِيرًا
fe sevfe yed'ǔ ṧubūran / ve yeSlā seǐyran
Çünkü o, (dünyada iken) ailesi içinde sevinçli idi.
اِنَّهُ كَانَ فِي اَهْلِهِ مَسْرُورًا
innehu kāne fī ehlihi mesrūran
Çünkü o hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sanırdı.
اِنَّهُ ظَنَّ اَنْ لَنْ يَحُورَ
innehu Zenne en len yeHūra
Hayır! Sandığı gibi değil! Şüphesiz Rabbi onu görüyordu.
بَلٰى اِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِهِ بَصِيرًا
belā inne rabbehu kāne bihi beSīran
Yemin ederim şafağa,
فَلَا اُقْسِمُ بِالشَّفَقِ
fe lā uḳsimu bi ş-şefeḳi
Geceye ve içinde topladıklarına,
وَالَّيْلِ وَمَا وَسَقَ
ve l-leyli ve mā veseḳa
Dolunay halindeki aya ki,
وَالْقَمَرِ اِذَا اتَّسَقَ
ve l-ḳameri iƶā tteseḳa
Şüphesiz siz halden hale geçeceksiniz.
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ
le terkebunne Tabeḳan ǎn Tabeḳin
Böyleyken onlara ne oluyor da iman etmiyorlar?
فَمَا لَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
fe mā lehum lā yu'minūne
Onlara Kur'an okunduğu zaman secde etmiyorlar.
وَاِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْاٰنُ لَا يَسْجُدُونَ
ve iƶā ḳurie ǎleyhimu l-ḳurānu lā yescudūne
Daha doğrusu, inkar edenler (Kur'an'ı) yalanlıyorlar.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا يُكَذِّبُونَ
beli (e)lleƶīne keferū yukeƶƶibūne
Halbuki Allah, içlerinde ne sakladıklarını çok iyi bilir.
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُوعُونَ
ve(a)llahu eǎ'lemu bimā yūǔne
Öyle ise sen onlara elem dolu bir azabı müjdele!
فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ
fe beşşirhum bi ǎƶābin elīmin
Ancak iman edip de salih ameller işleyenler başka. Onlar için, bitmez tükenmez bir mükafat vardır.
اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
illā (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti lehum ecrun ğayru memnūnin
Burçlarla dolu göğe andolsun,
وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ
ve s-semāi ƶāti l-burūci
Va'dedilmiş güne (kıyamete) andolsun,
وَالْيَوْمِ الْمَوْعُودِ
ve l-yevmi l-mev'ǔdi
(3-5) Şahitlik edene ve şahitlik edilene andolsun ki, (mü'minleri yakmak için) hendek kazıp (içinde) alevli ateş yakanlar lanetlenmiştir.
وَشَاهِدٍ وَمَشْهُودٍ قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ
ve şāhidin ve meşhūdin / ḳutile eSHābu l-uḣdūdi / n-nāri ƶāti l-veḳūdi
(6-7) O vakit, ateşin etrafında oturmuş, mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.
اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ
iƶ hum ǎleyhā ḳuǔdun / ve hum ǎlā mā yef'ǎlūne bi l-mu'minīne şuhūdun
(8-9) Onlar mü'minlere ancak; göklerin ve yerin hükümranlığı kendisine ait olan mutlak güç sahibi ve övülmeye layık Allah'a iman ettikleri için kızıyorlardı. Allah, her şeye şahittir.
وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ اَلَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
ve mā neḳamū minhum illā en yu'minū bi(a)llahi l-ǎzīzi l-Hamīdi / elleƶī lehu mulku s-semāvāti ve l-erDi ve(a)llahu ǎlā kulli şey'in şehīdun
Şüphesiz mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence edip, sonra da tövbe etmeyenlere; cehennem azabı ve yangın azabı vardır.
اِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ
inne (e)lleƶīne fetenū l-mu'minīne ve l-mu'mināti ṧumme lem yetūbū fe lehum ǎƶābu cehenneme ve lehum ǎƶābu l-Harīḳi
İman edip salih ameller işleyenlere gelince; onlara içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu büyük başarıdır.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ
inne (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti lehum cennātun tecrī min teHtihā l-enhāru ƶālike l-fevzu l-kebīru
Şüphesiz, Rabbinin yakalaması çok çetindir.
اِنَّ بَطْشَ رَبِّكَ لَشَدِيدٌ
inne beTşe rabbike le şedīdun
Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu tekrarlar.
اِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ
innehu huve yubdiu ve yuǐydu
O, çok bağışlayandır, çok sevendir.
وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ
ve huve l-ğafūru l-vedūdu
Arş'ın sahibidir, şanı yüce olandır.
ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ
ƶū l-ǎrşi l-mecīdu
Dilediğini mutlaka yapandır.
فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ
feǎǎālun li mā yurīdu
(17-18) Orduların, Firavun ve Semud'un haberi sana geldi mi?
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ
hel etāke Hadīṧu l-cunūdi / fir'ǎvne ve ṧemūde
Hayır, inkar edenler, hala yalanlamaktadırlar.
بَلِ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي تَكْذِيبٍ
beli (e)lleƶīne keferū fī tekƶībin
Oysa Allah, onları arkalarından kuşatmıştır.
وَاللّٰهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ
ve(a)llahu min verāihim muHīTun
Hayır, o (yalanlamakta oldukları kitap) şanı yüce bir Kur'an'dır.
بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَجِيدٌ
bel huve ḳur'ānun mecīdun
O, korunmuş bir levhada (Levh-i Mahfuz'da)dır.
فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ
fī levHin meHfūZin
Göğe ve tarıka andolsun.
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ
ve s-semāi ve T-Tāriḳi
Tarıkın ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الطَّارِقُ
ve mā edrāke mā T-Tāriḳu
O, (ışığıyla karanlığı) delen yıldızdır.
اَلنَّجْمُ الثَّاقِبُ
n-necmu ṧ-ṧāḳibu
Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde koruyucu bulunmasın.
اِنْ كُلُّ نَفْسٍ لَمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
in kullu nefsin lemmā ǎleyhā HāfiZun
Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.
فَلْيَنْظُرِ الْاِنْسَانُ مِمَّ خُلِقَ
fe l yenZuri l-insānu mimme ḣuliḳa
Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı.
خُلِقَ مِنْ مَاءٍ دَافِقٍ
ḣuliḳa min māin dāfiḳin
Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.
يَخْرُجُ مِنْ بَيْنِ الصُّلْبِ وَالتَّرَائِبِ
yeḣrucu min beyni S-Sulbi ve t-terāibi
Şüphesiz Allah'ın onu, öldükten sonra tekrar diriltmeye de gücü yeter.
اِنَّهُ عَلٰى رَجْعِهِ لَقَادِرٌ
innehu ǎlā rac'ǐhi le ḳādirun
Bütün sırların yoklanacağı günü hatırla!
يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ
yevme tublā s-serāiru
(O gün) artık insan için ne bir kuvvet vardır, ne de bir yardımcı.
فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ
fe mā lehu min ḳuvvetin ve lā nāSirin
Yağmurlu göğe andolsun,
وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الرَّجْعِ
ve s-semāi ƶāti r-rac'ǐ
Yarık yarık çatlamış yere andolsun.
وَالْاَرْضِ ذَاتِ الصَّدْعِ
ve l-erDi ƶāti S-Sad'ǐ
Şüphesiz o Kur'an, hak ile batılı ayırd eden bir sözdür.
اِنَّهُ لَقَوْلٌ فَصْلٌ
innehu le ḳavlun feSlun
O, boş bir söz değildir.
وَمَا هُوَ بِالْهَزْلِ
ve mā huve bi l-hezli
Şüphesiz onlar bir tuzak kurarlar,
اِنَّهُمْ يَكِيدُونَ كَيْدًا
innehum yekīdūne keyden
Ben de bir tuzak kurarım.
وَاَكِيدُ كَيْدًا
ve ekīdu keyden
Artık sen inkarcılara mühlet ver; onlara biraz zaman tanı!
فَمَهِّلِ الْكَافِرِينَ اَمْهِلْهُمْ رُوَيْدًا
fe mehhili l-kāfirīne emhilhum ruveyden
Yüce Rabbinin adını tespih et.
سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى
sebbiHi isme rabbike l-eǎ'lā
O, yaratıp şekillendiren, ahenk veren ve düzene koyandır.
اَلَّذِي خَلَقَ فَسَوّٰىۖ
elleƶī ḣaleḳa fe sevvā
O, (her şeyi) ölçüyle yapıp yönlendirendir.
وَالَّذِي قَدَّرَ فَهَدٰىۖ
ve elleƶī ḳaddera fe hedā
(4-5) O, yeşil bitki örtüsünü çıkaran, sonra da onları çürüyüp kararmış çör çöpe çevirendir.
وَالَّذِي اَخْرَجَ الْمَرْعٰىۖ فَجَعَلَهُ غُثَاءً اَحْوٰى
ve elleƶī eḣrace l-mer'ǎā / fe ceǎlehu ğuṧā'en eHvā
Sana Kur'an'ı okutacağız ve sen onu unutmayacaksın.
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسٰى
se nuḳriuke fe lā tensā
Ancak Allah'ın dilediği başka. Şüphesiz O, açık olanı da bilir, gizliyi de.
اِلَّا مَا شَاءَ اللّٰهُ اِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفٰى
illā mā şā'e (a)llahu innehu yeǎ'lemu l-cehra ve mā yeḣfā
Biz seni en kolay olana kolayca ileteceğiz.
وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرٰى
ve nuyessiruke li l-yusrā
O halde, eğer öğüt fayda verirse, öğüt ver.
فَذَكِّرْ اِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى
fe ƶekkir in nefeǎti ƶ-ƶikrā
Allah'a karşı derin saygı duyarak O'ndan korkan öğüt alacaktır.
سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰى
se yeƶƶekkeru men yeḣşā
(11-12) En büyük ateşe girecek olan en bedbaht kimse (kafir) ise, öğüt almaktan kaçınır.
وَيَتَجَنَّبُهَا الْاَشْقٰى اَلَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرٰى
ve yetecennebuhā l-eşḳā / elleƶī yeSlā n-nāra l-kubrā
Sonra orada ne ölür (kurtulur), ne de (rahat bir hayat) yaşar.
ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيٰى
ṧumme lā yemūtu fīhā ve lā yeHyā
(14-15) Arınan ve Rabbinin adını anıp, namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ تَزَكّٰى وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلّٰى
ḳad efleHa men tezekkā / ve ƶekera isme rabbihi fe Sallā
Fakat sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
بَلْ تُؤْثِرُونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا
bel tu'ṧirūne l-Hayāte d-dunyā
Oysa ahiret, daha hayırlı ve süreklidir.
وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
ve l-āḣiratu ḣayrun ve ebḳā
(18-19) Şüphesiz bu hükümler ilk sayfalarda, İbrahim ve Musa'nın sayfalarında da vardır.
اِنَّ هٰذَا لَفِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى صُحُفِ اِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى
inne hāƶā le fī S-SuHufi l-ūlā / SuHufi ibrāhīme ve mūsā
Dehşeti her şeyi kaplayan felaketin haberi sana geldi mi?
هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ
hel etāke Hadīṧu l-ğāşiyeti
O gün birtakım yüzler vardır ki zillete bürünmüşlerdir.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ
vucūhun yevmeiƶin ḣāşiǎtun
Çalışmış, (boşa) yorulmuşlardır.
عَامِلَةٌ نَاصِبَةٌ
ǎāmiletun nāSibetun
Kızgın ateşe girerler.
تَصْلٰى نَارًا حَامِيَةً
teSlā nāran Hāmiyeten
Son derece kızgın bir kaynaktan içirilirler.
تُسْقٰى مِنْ عَيْنٍ اٰنِيَةٍ
tusḳā min ǎynin āniyetin
Onlara, acı ve kötü kokulu bir dikenli bitkiden başka yiyecek yoktur.
لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلَّا مِنْ ضَرِيعٍ
leyse lehum Taǎāmun illā min Derīǐn
O, ne besler ne de açlıktan kurtarır.
لَا يُسْمِنُ وَلَا يُغْنِي مِنْ جُوعٍ
lā yusminu ve lā yuğnī min cūǐn
O gün birtakım yüzler vardır ki, nimet içinde mutludurlar.
وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاعِمَةٌ
vucūhun yevmeiƶin nāǐmetun
Yaptıklarından dolayı hoşnutturlar.
لِسَعْيِهَا رَاضِيَةٌ
li seǎ'yihā rāDiyetun
Yüksek bir cennettedirler.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
fī cennetin ǎāliyetin
Orada hiçbir boş söz işitmezler.
لَا تَسْمَعُ فِيهَا لَاغِيَةً
lā tesmeǔ fīhā lāğiyeten
Orada akan bir kaynak vardır.
فِيهَا عَيْنٌ جَارِيَةٌ
fīhā ǎynun cāriyetun
(13-16) Orada yüksek tahtlar, konulmuş kadehler, sıra sıra yastıklar, serilmiş gösterişli yaygılar vardır.
فِيهَا سُرُرٌ مَرْفُوعَةٌ وَاَكْوَابٌ مَوْضُوعَةٌ وَنَمَارِقُ مَصْفُوفَةٌ وَزَرَابِيُّ مَبْثُوثَةٌ
fīhā sururun merfūǎtun / ve ekvābun mevDūǎtun / ve nemāriḳu meSfūfetun / ve zerābiyyu mebṧūṧetun
Deveye bakmıyorlar mı, nasıl yaratılmıştır!
اَفَلَا يَنْظُرُونَ اِلَى الْاِبِلِ كَيْفَ خُلِقَتْ
e fe lā yenZurūne ilā l-ibili keyfe ḣuliḳat
Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiştir!
وَاِلَى السَّمَاءِ كَيْفَ رُفِعَتْ
ve ilā s-semāi keyfe rufiǎt
Dağlara bakmıyorlar mı, nasıl dikilmişlerdir!
وَاِلَى الْجِبَالِ كَيْفَ نُصِبَتْ
ve ilā l-cibāli keyfe nuSibet
Yeryüzüne bakmıyorlar mı, nasıl yayılmıştır!
وَاِلَى الْاَرْضِ كَيْفَ سُطِحَتْ
ve ilā l-erDi keyfe suTiHat
Artık sen öğüt ver! Sen ancak bir öğüt vericisin.
فَذَكِّرْ اِنَّمَٓا اَنْتَ مُذَكِّرٌ
fe ƶekkir innemā ente muƶekkirun
Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.
لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍ
leste ǎleyhim bi muSayTirin
(23-24) Ancak, kim yüz çevirir, inkar ederse, Allah onu en büyük azaba uğratır.
اِلَّا مَنْ تَوَلّٰى وَكَفَرَ فَيُعَذِّبُهُ اللّٰهُ الْعَذَابَ الْاَكْبَرَ
illā men tevellā ve kefera / fe yuǎƶƶibuhu (a)llahu l-ǎƶābe l-ekbera
Şüphesiz onların dönüşü ancak bizedir.
اِنَّ اِلَيْنَٓا اِيَابَهُمْ
inne ileynā iyābehum
Sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.
ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ
ṧumme inne ǎleynā Hisābehum
Tan yerinin ağarmasına andolsun,
وَالْفَجْرِ
ve l-fecri
On geceye andolsun,
وَلَيَالٍ عَشْرٍ
ve leyālin ǎşrin
Çifte ve teke andolsun,
وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ
ve ş-şef'ǐ ve l-vetri
Geçip giden geceye andolsun (ki, müşrikler azaba uğrayacaklardır).
وَالَّيْلِ اِذَا يَسْرِ
ve l-leyli iƶā yesri
Şüphesiz bunlarda, akıl sahibi bir kimse için üzerine yemin edilmeye değer bir özellik vardır.
هَلْ فِي ذٰلِكَ قَسَمٌ لِذِي حِجْرٍ
hel fī ƶālike ḳasemun li ƶī Hicrin
(6-10) (Ey Muhammed!) Rabbinin, (Hud'un kavmi) Ad'e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem'e, vadide kayaları oyan (Salih'in kavmi) Semud'a, kazıklar sahibi Firavun'a ne yaptığını görmedin mi?
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍ اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِ اَلَّتِي لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِي الْبِلَادِ وَثَمُودَ الَّذِينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِ وَفِرْعَوْنَ ذِي الْاَوْتَادِۖ
e lem tera keyfe feǎle rabbuke bi ǎādin / irame ƶāti l-ǐmādi / lletī lem yuḣleḳ miṧluhā fī l-bilādi / ve ṧemūde (e)lleƶīne cābū S-Saḣra bi l-vādi / ve fir'ǎvne ƶī l-evtādi
(11-12) Bunlar şehirlerde azgınlık eden ve oralarda pek çok bozgunculuk çıkaran kimselerdi.
اَلَّذِينَ طَغَوْا فِي الْبِلَادِ فَاَكْثَرُوا فِيهَا الْفَسَادَ
(e)lleƶīne Tağav fī l-bilādi / fe ekṧerū fīhā l-fesāde
Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.
فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍ
fe Sabbe ǎleyhim rabbuke sevTa ǎƶābin
Şüphesiz Rabbin, gözetlemededir.
اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِ
inne rabbeke le bi l-mirSādi
İnsan ise; Rabbi onu deneyip de kendisine ikramda bulunduğunda, ona bol bol nimetler verdiğinde, "Rabbim bana ikram etti" der.
فَاَمَّا الْاِنْسَانُ اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ رَبُّهُ فَاَكْرَمَهُ وَنَعَّمَهُ فَيَقُولُ رَبِّي اَكْرَمَنِ
fe emmā l-insānu iƶā mā btelāhu rabbuhu fe ekramehu ve neǎǎmehu fe yeḳūlu rabbī ekrameni
Ama onu deneyip rızkını daraltınca da, "Rabbim beni aşağıladı" der.
وَاَمَّٓا اِذَا مَا ابْتَلٰيهُ فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُ فَيَقُولُ رَبِّي اَهَانَنِ
ve emmā iƶā mā btelāhu fe ḳadera ǎleyhi rizḳahu fe yeḳūlu rabbī ehāneni
Hayır, hayır! Yetime ikram etmiyorsunuz.
كَلَّا بَلْ لَا تُكْرِمُونَ الْيَتِيمَ
kellā bel lā tukrimūne l-yetīme
Yoksulu yedirmek konusunda birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.
وَلَا تَحَاضُّونَ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكِينِ
ve lā teHāDDūne ǎlā Taǎāmi l-miskīni
Haram helal demeden mirası alabildiğine yiyorsunuz.
وَتَأْكُلُونَ التُّرَاثَ اَكْلًا لَمًّا
ve te'kulūne t-turāṧe eklen lemmen
Malı da pek çok seviyorsunuz.
وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا
ve tuHibbūne l-māle Hubben cemmen
Hayır, yeryüzü (kıyamet sarsıntısıyla) parça parça olup dağıldığı zaman,
كَلَّا اِذَا دُكَّتِ الْاَرْضُ دَكًّا دَكًّا
kellā iƶā dukketi l-erDu dekken dekken
(22-23) Rabbinin buyruğu ve saf saf dizilmiş olarak melekler geldiği ve o gün cehennem getirildiği zaman, işte o gün insan (yaptıklarını birer birer) hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ona nasıl faydası olacak!?
وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا وَجِيءَ يَوْمَئِذٍ بِجَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ وَاَنّٰى لَهُ الذِّكْرٰى
ve cā'e rabbuke ve l-meleku Saffen Saffen / ve cī'e yevmeiƶin bi cehenneme yevmeiƶin yeteƶekkeru l-insānu ve ennā lehu ƶ-ƶikrā
"Keşke bu hayatım için önceden bir şey yapsaydım" der.
يَقُولُ يَالَيْتَنِي قَدَّمْتُ لِحَيَاتِي
yeḳūlu yā leytenī ḳaddemtu li Hayātī
Artık o gün, Allah'ın edeceği azabı kimse edemez.
فَيَوْمَئِذٍ لَا يُعَذِّبُ عَذَابَهُ اَحَدٌ
fe yevmeiƶin lā yuǎƶƶibu ǎƶābehu eHadun
Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.
وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُ اَحَدٌ
ve lā yūṧiḳu veṧāḳahu eHadun
(Allah, şöyle der:) "Ey huzur içinde olan nefis!"
يَاأَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
yā eyyetuhā n-nefsu l-muTmeinnetu
"Sen O'ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön!"
اِرْجِعِٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً
irciǐy ilā rabbiki rāDiyeten merDiyyeten
"(İyi) kullarımın arasına gir."
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
fe dḣulī fī ǐbādī
"Cennetime gir."
وَادْخُلِي جَنَّتِي
ve dḣulī cennetī
(1-4) Sen bu beldedeyken bu beldeye (Mekke'ye), babaya ve ondan meydana gelen çocuğa yemin ederim ki, biz insanı bir sıkıntı ve zorluk içinde (olacak ve bunlara göğüs gerecek şekilde) yarattık.
لَا اُقْسِمُ بِهٰذَا الْبَلَدِ وَاَنْتَ حِلٌّ بِهٰذَا الْبَلَدِ وَوَالِدٍ وَمَا وَلَدَ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِي كَبَدٍ
lā uḳsimu bi hāƶā l-beledi / ve ente Hillun bi hāƶā l-beledi / ve vālidin ve mā velede / le ḳad ḣaleḳnā l-insāne fī kebedin
İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?
اَيَحْسَبُ اَنْ لَنْ يَقْدِرَ عَلَيْهِ اَحَدٌ
e yeHsebu en len yeḳdira ǎleyhi eHadun
"Yığınla mal harcadım" diyor.
يَقُولُ اَهْلَكْتُ مَالًا لُبَدًا
yeḳūlu ehlektu mālen lubeden
Kendisini kimsenin görmediğini mi sanıyor?
اَيَحْسَبُ اَنْ لَمْ يَرَهُ اَحَدٌ
e yeHsebu en lem yerahu eHadun
(8-10) Biz ona iki göz, bir dil, iki dudak vermedik mi; iki apaçık yolu (hayır ve şer yollarını) göstermedik mi?
اَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ
e lem nec'ǎl lehu ǎyneyni / ve lisānen ve şefeteyni / ve hedeynāhu n-necdeyni
Fakat o, sarp yokuşa atılmadı.
فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ
fe lā ḳteHame l-ǎḳabete
Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الْعَقَبَةُ
ve mā edrāke mā l-ǎḳabetu
O tutsak bir boynu çözmek (köle azat etmek)tir.
فَكُّ رَقَبَةٍ
fekku raḳabetin
(14-16) Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi, yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır.
اَوْ اِطْعَامٌ فِي يَوْمٍ ذِي مَسْغَبَةٍ يَتِيمًا ذَا مَقْرَبَةٍ اَوْ مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ
ev iT'ǎāmun fī yevmin ƶī mesğabetin / yetīmen ƶā meḳrabetin / ev miskīnen ƶā metrabetin
(17-18) Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar Ahiret mutluluğuna erenlerdir.
ثُمَّ كَانَ مِنَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ وَتَوَاصَوْا بِالْمَرْحَمَةِ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ
ṧumme kāne mine (e)lleƶīne āmenū ve tevāSav bi S-Sabri ve tevāSav bi l-merHameti / ulāike eSHābu l-meymeneti
Ayetlerimizi inkar edenler ise; kötülüğe batmış kimselerdir.
وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا هُمْ اَصْحَابُ الْمَشْـَٔمَةِ
ve(e)lleƶīne keferū bi āyātinā hum eSHābu l-meşemeti
Üzerlerinde etrafı sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.
عَلَيْهِمْ نَارٌ مُؤْصَدَةٌ
ǎleyhim nārun mu'Sadetun
Güneşe ve onun aydınlığına andolsun,
وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَاۙ
ve ş-şemsi ve DuHāhā
Onu izlediğinde Ay'a andolsun,
وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَاۖ
ve l-ḳameri iƶā telāhā
Onu ortaya çıkardığında gündüze andolsun,
وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَاۖ
ve n-nehāri iƶā cellāhā
Onu bürüdüğünde geceye andolsun,
وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَاۖ
ve l-leyli iƶā yeğşāhā
Göğe ve onu bina edene andolsun,
وَالسَّمَاءِ وَمَا بَنٰيهَاۖ
ve s-semāi ve mā benāhā
Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun,
وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَاۖ
ve l-erDi ve mā TaHāhā
(7-9) Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.
وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَاۖ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۖ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَاۖ
ve nefsin ve mā sevvāhā / fe elhemehā fucūrahā ve teḳvāhā / ḳad efleHa men zekkāhā
Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.
وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا
ve ḳad ḣābe men dessāhā
Semud kavmi, azgınlığı sebebiyle yalanladı.
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَاۖ
keƶƶebet ṧemūdu bi Tağvāhā
Hani onların en bedbaht olanı (fesat çıkarmak için) ileri atılmıştı.
اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَاۖ
iƶi nbeǎṧe eşḳāhā
Allah'ın Resulü de onlara şöyle demişti: "Allah'ın devesini ve onun su içme hakkını koruyun."
فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا۠
fe ḳāle lehum rasūlu (a)llahi nāḳate (a)llahi ve suḳyāhā
Fakat onlar, onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rableri, suçlarından dolayı onları helak etti ve kendilerini yerle bir etti.
فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَاۖ
fe keƶƶebūhu fe ǎḳarūhā fe demdeme ǎleyhim rabbuhum bi ƶenbihim fe sevvāhā
Allah, bunun sonucundan çekinmez de!
وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا
ve lā yeḣāfu ǔḳbāhā
(Ortalığı) bürüdüğü zaman geceye andolsun,
وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰى
ve l-leyli iƶā yeğşā
Açılıp aydınlandığı zaman gündüze andolsun,
وَالنَّهَارِ اِذَا تَجَلّٰى
ve n-nehāri iƶā tecellā
Erkeği ve dişiyi yaratana andolsun ki,
وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى
ve mā ḣaleḳa ƶ-ƶekera ve l-'unṧā
Şüphesiz sizin çabalarınız elbette çeşit çeşittir.
اِنَّ سَعْيَكُمْ لَشَتّٰى
inne seǎ'yekum le şettā
(5-7) Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah'a karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz.
فَاَمَّا مَنْ اَعْطٰى وَاتَّقٰى وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰى
fe emmā men eǎ'Tā ve tteḳā / ve Saddeḳa bi l-Husnā / fe se nuyessiruhu li l-yusrā
(8-10) Fakat, kim cimrilik eder, kendini Allah'a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.
وَاَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنٰى وَكَذَّبَ بِالْحُسْنٰى فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرٰى
ve emmā men beḣile ve steğnā / ve keƶƶebe bi l-Husnā / fe se nuyessiruhu li l-'ǔsrā
Cehenneme yuvarlandığı zaman, malı ona fayda vermez.
وَمَا يُغْنِي عَنْهُ مَالُهُ اِذَا تَرَدّٰى
ve mā yuğnī ǎnhu māluhu iƶā teraddā
Şüphesiz bize düşen sadece doğru yolu göstermektir.
اِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدٰى
inne ǎleynā le l-hudā
Şüphesiz ahiret de dünya da bizimdir.
وَاِنَّ لَنَا لَلْاٰخِرَةَ وَالْاُو۫لٰى
ve inne lenā le l-āḣirate ve l-ūlā
Sizi alevler saçan ateşe karşı uyardım.
فَاَنْذَرْتُكُمْ نَارًا تَلَظّٰى
fe enƶertukum nāran teleZZā
(15-16) O ateşe, ancak yalanlayıp yüz çeviren en bedbaht kimse girer.
لَا يَصْلٰيهَٓا اِلَّا الْاَشْقٰى اَلَّذِي كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
lā yeSlāhā illā l-eşḳā / elleƶī keƶƶebe ve tevellā
(17-18) Temizlenmek için malını hayra veren en mutteki (Allah'a karşı gelmekten en çok sakınan) kimse o ateşten uzak tutulacaktır.
وَسَيُجَنَّبُهَا الْاَتْقٰى اَلَّذِي يُؤْتِي مَالَهُ يَتَزَكّٰى
ve se yucennebuhā l-etḳā / elleƶī yu'tī mālehu yetezekkā
(19-20) O, hiç kimseye karşılık bekleyerek iyilik yapmaz. (Yaptığı iyiliği) ancak yüce Rabbinin rızasını istediği için (yapar).
وَمَا لِاَحَدٍ عِنْدَهُ مِنْ نِعْمَةٍ تُجْزٰى اِلَّا ابْتِغَاءَ وَجْهِ رَبِّهِ الْاَعْلٰى
ve mā li eHadin ǐndehu min niǎ'metin tuczā / illā btiğā'e vechi rabbihi l-eǎ'lā
Elbette kendisi de hoşnut olacaktır.
وَلَسَوْفَ يَرْضٰى
ve le sevfe yerDā
Kuşluk vaktine andolsun,
وَالضُّحٰى
ve D-DuHā
Karanlığı çöktüğü vakit geceye andolsun ki,
وَالَّيْلِ اِذَا سَجٰى
ve l-leyli iƶā secā
Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.
مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰى
mā veddeǎke rabbuke ve mā ḳalā
Muhakkak ki ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.
وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْاُو۫لٰى
ve le l-āḣiratu ḣayrun leke mine l-ūlā
Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.
وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضٰى
ve le sevfe yuǎ'Tīke rabbuke fe terDā
Seni yetim bulup da barındırmadı mı?
اَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَاٰوٰىۖ
e lem yecidke yetīmen fe āvā
Seni yolunu kaybetmiş olarak bulup da yola iletmedi mi?
وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدٰىۖ
ve vecedeke Dāllen fe hedā
Seni ihtiyaç içinde bulup da zengin etmedi mi?
وَوَجَدَكَ عَائِلًا فَاَغْنٰى
ve vecedeke ǎāilen fe eğnā
Öyleyse sakın yetimi ezme!
فَاَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ
fe emmā l-yetīme fe lā teḳher
Sakın isteyeni azarlama!
وَاَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ
ve emmā s-sāile fe lā tenher
Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.
وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ
ve emmā bi niǎ'meti rabbike fe Haddiṧ
(Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
e lem neşraH leke Sadrake
(2-3) Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?
وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ اَلَّذِٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَ
ve veDeǎ'nā ǎnke vizrake / elleƶī enḳaDe Zehrake
Senin şanını yükseltmedik mi?
وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ
ve rafeǎ'nā leke ƶikrake
Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
fe inne meǎ l-ǔsri yusran
Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.
اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
inne meǎ l-ǔsri yusran
Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.
فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ
fe iƶā ferağte fe nSab
Ancak Rabbine yönel ve yalvar.
وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ
ve ilā rabbike fe rğab
Tin'e ve zeytun'a andolsun.
وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ
ve t-tīni ve z-zeytūni
Sina dağına andolsun,
وَطُورِ سِينِينَ
ve Tūri sīnīne
Bu güvenli şehre (Mekke'ye) andolsun ki,
وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَمِينِ
ve hāƶā l-beledi l-emīni
Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِي اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ
le ḳad ḣaleḳnā l-insāne fī eHseni teḳvīmin
Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ
ṧumme radednāhu esfele sāfilīne
Ancak, iman edip salih ameller işleyenler başka. Onlar için devamlı bir mükafat vardır.
اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ
illā (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti fe lehum ecrun ğayru memnūnin
(Ey insan!) Böyle iken, hangi şey sana hesap ve cezayı yalanlatıyor?
فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ
fe mā yukeƶƶibuke beǎ'du bi d-dīni
Allah, hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?
اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ
e leyse (a)llahu bi eHkemi l-Hākimīne
(1-2) Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı "alak"dan yarattı.
اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ
iḳra' b(i)smi rabbike elleƶī ḣaleḳa / ḣaleḳa l-insāne min ǎleḳin
Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.
اِقْرَأْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُ
iḳra' ve rabbuke l-ekramu
(4-5) O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.
اَلَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
elleƶī ǎlleme bi l-ḳalemi / ǎlleme l-insāne mā lem yeǎ'lem
(6-7) Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.
كَلَّا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى
kellā inne l-insāne le yeTğā / en rāhu steğnā
Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.
اِنَّ اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰى
inne ilā rabbike r-ruc'ǎā
(9-10) Sen, namaz kıldığında kulu (bundan) engelleyeni gördün mü?
اَرَاَيْتَ الَّذِي يَنْهٰى عَبْدًا اِذَا صَلّٰى
e raeyte elleƶī yenhā / ǎbden iƶā Sallā
(11-12) Ne dersin, ya o (engellenen kul) hidayet üzere ise; ya da takvayı (Allah'a karşı gelmekten sakınmayı) emrediyorsa?
اَرَاَيْتَ اِنْ كَانَ عَلَى الْهُدٰى اَوْ اَمَرَ بِالتَّقْوٰى
e raeyte in kāne ǎlā l-hudā / ev emera bi t-teḳvā
Ne dersin engelleyen, Peygamberi yalanlamış ve yüz çevirmişse!?
اَرَاَيْتَ اِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
e raeyte in keƶƶebe ve tevellā
O Allah'ın, her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?
اَلَمْ يَعْلَمْ بِاَنَّ اللّٰهَ يَرٰى
e lem yeǎ'lem bi enne (a)llahe yerā
(15-16) Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı, günahkar perçeminden yakalarız.
كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ
kellā le in lem yentehi le nesfeǎn bi n-nāSiyeti / nāSiyetin kāƶibetin ḣāTietin
Haydi, taraftarlarını çağırsın.
فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ
fe l yed'ǔ nādiyehu
Biz de zebanileri çağıracağız.
سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ
se ned'ǔ z-zebāniyete
Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş.
كَلَّا لَا تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ
kellā lā tuTiǎ'hu ve scud ve ḳterib
Şüphesiz, biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.
اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
innā enzelnāhu fī leyleti l-ḳadri
Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
ve mā edrāke mā leyletu l-ḳadri
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ
leyletu l-ḳadri ḣayrun min elfi şehrin
Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner.
تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۛ
tenezzelu l-melāiketu ve r-rūHu fīhā bi iƶni rabbihim min kulli emrin
O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.
سَلَامٌ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
selāmun hiye Hattā meTleǐ l-fecri
Kitap ehlinden inkar edenler ile Allah'a ortak koşanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar (küfürden) ayrılacak değillerdi.
لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنْفَكِّينَ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ
lem yekuni (e)lleƶīne keferū min ehli l-kitābi ve l-muşrikīne munfekkīne Hattā te'tiyehumu l-beyyinetu
Bu delil, tertemiz sahifeleri okuyan, Allah tarafından gönderilen bir peygamberdir.
رَسُولٌ مِنَ اللّٰهِ يَتْلُوا صُحُفًا مُطَهَّرَةً
rasūlun mine (a)llahi yetlū SuHufen muTahheraten
O sahifelerde dosdoğru hükümler vardır.
فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ
fīhā kutubun ḳayyimetun
Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.
وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَةُ
ve mā teferraḳa (e)lleƶīne ūtū l-kitābe illā min beǎ'di mā cā'ethumu l-beyyinetu
Halbuki onlara, ancak dini Allah'a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekatı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.
وَمَا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُوا الزَّكٰوةَ وَذٰلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ
ve mā umirū illā li yeǎ'budū (a)llahe muḣliSīne lehu d-dīne Hunefā'e ve yuḳīmū S-Salāte ve yu'tū z-zekāte ve ƶālike dīnu l-ḳayyimeti
Şüphesiz, inkar eden kitap ehli ile Allah'a ortak koşanlar, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler.
اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ
inne (e)lleƶīne keferū min ehli l-kitābi ve l-muşrikīne fī nāri cehenneme ḣālidīne fīhā ulāike hum şerru l-beriyyeti
Şüphesiz, iman edip, salih ameller işleyenler var ya; işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar.
اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ
inne (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ulāike hum ḣayru l-beriyyeti
Rableri katında onların mükafatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte bu mükafat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.
جَزَاؤُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ
cezā'uhum ǐnde rabbihim cennātu ǎdnin tecrī min teHtihā l-enhāru ḣālidīne fīhā ebeden raDiye (a)llahu ǎnhum ve raDū ǎnhu ƶālike li men ḣaşiye rabbehu
(1-3) Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, "Ona ne oluyor?" dediği zaman,
اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَا
iƶā zulzileti l-erDu zilzālehā / ve eḣraceti l-erDu eṧḳālehā / ve ḳāle l-insānu mā lehā
İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır.
يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا
yevmeiƶin tuHaddiṧu eḣbārahā
Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا
bi enne rabbeke evHā lehā
O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ
yevmeiƶin yeSduru n-nāsu eştāten li yurav eǎ'mālehum
Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükafatını görecektir.
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ
fe men yeǎ'mel miṧḳāle ƶerratin ḣayran yerahu
Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.
وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
ve men yeǎ'mel miṧḳāle ƶerratin şerran yerahu
(1-6) Soluk soluğa süratle koşan, (koşarken ayaklarını) vurarak ateş çıkaran, sabah erkenden baskın yapan, orada tozu dumana katan ve düşman topluluğunun ortasına dalan atlara andolsun ki, insan gerçekten Rabbine karşı pek nankördür.
وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا فَاَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا اِنَّ الْاِنْسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ
ve l-ǎādiyāti DebHen / fe l-mūriyāti ḳadHen / fe l-muğīrāti SubHen / fe eṧerne bihi neḳ'ǎn / fe veseTne bihi cem'ǎn / inne l-insāne li rabbihi le kenūdun
Hiç şüphesiz buna kendisi de şahittir.
وَاِنَّهُ عَلٰى ذٰلِكَ لَشَهِيدٌ
ve innehu ǎlā ƶālike le şehīdun
Hiç şüphesiz o, mal sevgisi sebebiyle çok katıdır.
وَاِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ
ve innehu li Hubbi l-ḣayri le şedīdun
(9-11) Acaba o bilmiyor mu ki, kabirlerde bulunanlar çıkarıldığı ve kalplerdeki ortaya konulduğu zaman, işte o gün onların Rabbi kendilerinin her halinden mutlaka haberdardır.
اَفَلَا يَعْلَمُ اِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ اِنَّ رَبَّهُمْ بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَخَبِيرٌ
e fe lā yeǎ'lemu iƶā buǎ'ṧira mā fī l-ḳubūri / ve HuSSile mā fī S-Sudūri / inne rabbehum bihim yevmeiƶin le ḣabīrun
Yürekleri hoplatan büyük felaket!
اَلْقَارِعَةُ
l-ḳāriǎtu
Nedir o yürekleri hoplatan büyük felaket?
مَا الْقَارِعَةُ
mā l-ḳāriǎtu
Yürekleri hoplatan büyük felaketin ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُ
ve mā edrāke mā l-ḳāriǎtu
O gün insanlar, her biri bir tarafa uçuşan küçük kelebekler gibi olacaktır.
يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ
yevme yekūnu n-nāsu ke l-ferāşi l-mebṧūṧi
Dağlar da atılmış renkli yünler gibi olacaktır.
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ
ve tekūnu l-cibālu ke l-'ǐhni l-menfūşi
İşte o vakit, kimin tartıları ağır gelmişse,
فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ
fe emmā men ṧeḳulet mevāzīnuhu
Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içinde olacaktır.
فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ
fe huve fī ǐyşetin rāDiyetin
Ama kimin de tartıları hafif gelirse,
وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ
ve emmā men ḣaffet mevāzīnuhu
İşte onun anası (varacağı yer) Haviye'dir.
فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ
fe ummuhu hāviyetun
Sen Haviye'nin ne olduğunu ne bileceksin?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا هِيَهْ
ve mā edrāke mā hiyeh
O, kızgın bir ateştir.
نَارٌ حَامِيَةٌ
nārun Hāmiyetun
(1-2) Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.
اَلْهٰيكُمُ التَّكَاثُرُ حَتّٰى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ
elhākumu t-tekāṧuru / Hattā zurtumu l-meḳābira
Hayır; ileride bileceksiniz!
كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
kellā sevfe teǎ'lemūne
Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz!
ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ
ṧumme kellā sevfe teǎ'lemūne
Hayır, kesin olarak bir bilseniz..
كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ
kellā lev teǎ'lemūne ǐlme l-yeḳīni
Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz.
لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ
le teravunne l-ceHīme
Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz.
ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ
ṧumme le teravunnehā ǎyne l-yeḳīni
Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?
ثُمَّ لَتُسْـَٔلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ
ṧumme le tuselunne yevmeiƶin ǎni n-neǐymi
(1-2) Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir.
وَالْعَصْرِ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ
ve l-ǎSri / inne l-insāne le fī ḣusrin
Ancak, iman edip de salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka (Onlar ziyanda değillerdir).
اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
illā (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ve tevāSav bi l-Haḳḳi ve tevāSav bi S-Sabri
(1-2) Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay haline!
وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ اَلَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ
veylun li kulli humezetin lumezetin / elleƶī cemeǎ mālen ve ǎddedehu
O, malının, kendisini ebedileştirdiğini sanır.
يَحْسَبُ اَنَّ مَالَهُ اَخْلَدَهُ
yeHsebu enne mālehu eḣledehu
Hayır! Andolsun ki o, Hutame'ye atılacaktır.
كَلَّا لَيُنْبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ
kellā le yunbeƶenne fī l-HuTameti
Hutame'nin ne olduğunu sen ne bileceksin?
وَمَا اَدْرٰيكَ مَا الْحُطَمَةُ
ve mā edrāke mā l-HuTametu
(6-7) O, Allah'ın, yüreklere işleyen tutuşturulmuş ateşidir.
نَارُ اللّٰهِ الْمُوقَدَةُ اَلَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى الْاَفْـِٔدَةِ
nāru (a)llahi l-mūḳadetu / lletī teTTaliǔ ǎlā l-ef'ideti
(8-9) Şüphesiz uzatılmış direkler arasında (bağlı oldukları halde) ateş onların üzerine kapatılacaktır.
اِنَّهَا عَلَيْهِمْ مُؤْصَدَةٌ فِي عَمَدٍ مُمَدَّدَةٍ
innehā ǎleyhim mu'Sadetun / fī ǎmedin mumeddedetin
Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını görmedin mi?
اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْفِيلِ
e lem tera keyfe feǎle rabbuke bi eSHābi l-fīli
Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
اَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ
e lem yec'ǎl keydehum fī teDlīlin
(3-5) Üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar atan sürü sürü kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları haline getirdi.
وَاَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا اَبَابِيلَ تَرْمِيهِمْ بِحِجَارَةٍ مِنْ سِجِّيلٍ فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَأْكُولٍ
ve ersele ǎleyhim Tayran ebābīle / termīhim bi Hicāratin min siccīlin / fe ceǎlehum ke ǎSfin me'kūlin
(1-4) Kureyş'i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın (Yemen'e) ve yazın (Şam'a) yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin (Kabe'nin) Rabbine kulluk etsin.
لِاِيلَافِ قُرَيْشٍ اِيلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاءِ وَالصَّيْفِ فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هٰذَا الْبَيْتِ اَلَّذِٓي اَطْعَمَهُمْ مِنْ جُوعٍ وَاٰمَنَهُمْ مِنْ خَوْفٍ
li īlāfi ḳurayşin / īlāfihim riHlete ş-şitā'i ve S-Sayfi / fe l yeǎ'budū rabbe hāƶā l-beyti / elleƶī eT'ǎmehum min cūǐn ve āmenehum min ḣavfin
Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı!
اَرَاَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ
e raeyte elleƶī yukeƶƶibu bi d-dīni
(2-3) İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir.
فَذٰلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكِينِ
fe ƶālike elleƶī yeduǎǔ l-yetīme / ve lā yeHuDDu ǎlā Taǎāmi l-miskīni
Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,
فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ
fe veylun li l-muSallīne
Onlar namazlarını ciddiye almazlar.
اَلَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ
(e)lleƶīne hum ǎn Salātihim sāhūne
Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.
اَلَّذِينَ هُمْ يُرَٓاؤُ۫نَ
(e)lleƶīne hum yurā'ūne
Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.
وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ
ve yemneǔne l-māǔne
Şüphesiz biz sana Kevser'i verdik.
اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
innā eǎ'Taynāke l-kevṧera
O halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes.
فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ
fe Salli li rabbike ve nHar
Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.
اِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الْاَبْتَرُ
inne şānieke huve l-ebteru
De ki: "Ey Kafirler!"
قُلْ يَاأَيُّهَا الْكَافِرُونَ
ḳul yā eyyuhā l-kāfirūne
"Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk etmem."
لَا اَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ
lā eǎ'budu mā teǎ'budūne
"Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz."
وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ
ve lā entum ǎābidūne mā eǎ'budu
"Ben sizin kulluk ettiklerinize kulluk edecek değilim."
وَلَا اَنَا۬ عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ
ve lā enā ǎābidun mā ǎbedtum
"Siz de benim kulluk ettiğime kulluk edecek değilsiniz."
وَلَا اَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا اَعْبُدُ
ve lā entum ǎābidūne mā eǎ'budu
"Sizin dininiz size, benim dinim de banadır."
لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ
lekum dīnukum ve li ye dīni
(1-3) Allah'ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah'ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O'ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.
اِذَا جَاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ اِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا
iƶā cā'e neSru (a)llahi ve l-fetHu / ve raeyte n-nāse yedḣulūne fī dīni (a)llahi efvācen / fe sebbiH bi Hamdi rabbike ve steğfirhu innehu kāne tevvāben
Ebu Leheb'in elleri kurusun. Zaten kurudu.
تَبَّتْ يَدَا اَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ
tebbet yedā ebī lehebin ve tebbe
Ona ne malı fayda verdi, ne de kazandığı.
مَا اَغْنٰى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ
mā eğnā ǎnhu māluhu ve mā kesebe
O, bir alevli ateşe girecektir.
سَيَصْلٰى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ
se yeSlā nāran ƶāte lehebin
(4-5) Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde sırtında odun taşıyarak karısı da (o ateşe girecektir).
وَامْرَاَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ
ve mraetuhu Hammālete l-HaTabi / fī cīdihā Hablun min mesedin
De ki: "O, Allah'tır, bir tektir."
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ
ḳul huve (a)llahu eHadun
"Allah Samed'dir. (Her şey O'na muhtaçtır; O, hiçbir şeye muhtaç değildir.)"
اَللّٰهُ الصَّمَدُ
(a)llahu S-Samedu
O'ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir)."
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
lem yelid ve lem yūled
"Hiçbir şey O'na denk ve benzer değildir."
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
ve lem yekun lehu kufuven eHadun
(1-5) De ki: "Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım."
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ
ḳul eǔƶu bi rabbi l-feleḳi / min şerri mā ḣaleḳa / ve min şerri ğāsiḳin iƶā veḳabe / ve min şerri n-neffāṧāti fī l-ǔḳadi / ve min şerri Hāsidin iƶā Hasede
(1-6) De ki: "Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik'ine, insanların İlah'ına sığınırım."
قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ اِلٰهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ اَلَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ
ḳul eǔƶu bi rabbi n-nāsi / meliki n-nāsi / ilāhi n-nāsi / min şerri l-vesvāsi l-ḣannāsi / elleƶī yuvesvisu fī Sudūri n-nāsi / mine l-cinneti ve n-nāsi