Firavun, ondan öncekiler ve yerle bir olan şehirler (halkı olan Lut kavmi) hep o suçu işlediler.
وَجَاءَ فِرْعَوْنُ وَمَنْ قَبْلَهُ وَالْمُؤْتَفِكَاتُ بِالْخَاطِئَةِ
ve cā'e fir'ǎvnu ve men ḳablehu ve l-mu'tefikātu bi l-ḣāTieti
Öyle ki Rablerinin elçilerine karşı geldiler. Bunun üzerine Allah da onları gittikçe artan bir azap ile yakaladı.
فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً
fe ǎSav rasūle rabbihim fe eḣaƶehum eḣƶeten rābiyeten
(11-12) Şüphesiz, (Nuh zamanında) su bastığı vakit, sizi gemide biz taşıdık ki, bu olayı sizin için bir uyarı yapalım ve belleyecek kulaklar da onu bellesin.
اِنَّا لَمَّا طَغَا الْمَاءُ حَمَلْنَاكُمْ فِي الْجَارِيَةِ لِنَجْعَلَهَا لَكُمْ تَذْكِرَةً وَتَعِيَهَا اُذُنٌ وَاعِيَةٌ
innā lemmā Tağā l-māu Hamelnākum fī l-cāriyeti / li nec'ǎlehā lekum teƶkiraten ve teǐyehā uƶunun vāǐyetun
(13-15) Sur'a bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca, işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş)tur.
فَاِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً فَيَوْمَئِذٍ وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ
fe iƶā nufiḣa fī S-Sūri nefḣatun vāHidetun / ve Humileti l-erDu ve l-cibālu fe dukketā dekketen vāHideten / fe yevmeiƶin veḳaǎti l-vāḳiǎtu
Gök de yarılmış ve artık o gün o da çökmeye yüz tutmuştur.
وَانْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَهِيَ يَوْمَئِذٍ وَاهِيَةٌ
ve nşeḳḳati s-semāu fe hiye yevmeiƶin vāhiyetun
Melekler onun kıyılarındadır. O gün Rabbinin Arş'ını, bunların da üstünde sekiz taşıyıcı taşır.
وَالْمَلَكُ عَلٰٓى اَرْجَٓائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ
ve l-meleku ǎlā ercāihā ve yeHmilu ǎrşe rabbike fevḳahum yevmeiƶin ṧemāniyetun
O gün (hesap için Allah'a) arz olunursunuz. Hiçbir sırrınız gizli kalmaz.
يَوْمَئِذٍ تُعْرَضُونَ لَا تَخْفٰى مِنْكُمْ خَافِيَةٌ
yevmeiƶin tuǎ'raDūne lā teḣfā minkum ḣāfiyetun
İşte o vakit, kitabı kendisine sağından verilen kimse der ki: "Gelin, kitabımı okuyun!"
فَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَاؤُمُ اقْرَؤُ۫ا كِتَابِيَهْ
fe emmā men ūtiye kitābehu bi yemīnihi fe yeḳūlu hā'umu ḳra'ū kitābiyeh
"Çünkü ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum."
اِنِّي ظَنَنْتُ اَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ
innī Zenentu ennī mulāḳin Hisābiyeh
Artık o, hoşnut bir hayat içindedir.
فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ
fe huve fī ǐyşetin rāDiyetin
Yüksek bir cennettedir.
فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ
fī cennetin ǎāliyetin
Onun meyveleri sarkar (kolaylıkla devşirilebilir).
قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ
ḳuTūfuhā dāniyetun
(Onlara şöyle denir:) "Geçmiş günlerde yaptıklarınıza karşılık, afiyetle yiyin, için.
كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا اَسْلَفْتُمْ فِي الْاَيَّامِ الْخَالِيَةِ
kulū ve şrabū heniyen bimā esleftum fī l-eyyāmi l-ḣāliyeti
Kitabı kendisine sol tarafından verilen ise şöyle der: "Keşke kitabım bana verilmeseydi."
وَاَمَّا مَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِشِمَالِهِ فَيَقُولُ يَالَيْتَنِي لَمْ اُو۫تَ كِتَابِيَهْ
ve emmā men ūtiye kitābehu bi şimālihi fe yeḳūlu yā leytenī lem ūte kitābiyeh
"Hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim."
وَلَمْ اَدْرِ مَا حِسَابِيَهْ
ve lem edri mā Hisābiyeh
"Keşke ölüm her şeyi bitirseydi."
يَالَيْتَهَا كَانَتِ الْقَاضِيَةَ
yā leytehā kāneti l-ḳāDiyete
"Malım bana hiçbir yarar sağlamadı."
مَا اَغْنٰى عَنِّي مَالِيَهْ
mā eğnā ǎnnī māliyeh
"Saltanatım da yok olup gitti."
هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ
heleke ǎnnī sulTāniyeh
(Allah, şöyle der:) "Onu yakalayıp bağlayın."
خُذُوهُ فَغُلُّوهُ
ḣuƶūhu fe ğullūhu
"Sonra onu cehenneme atın."
ثُمَّ الْجَحِيمَ صَلُّوهُ
ṧumme l-ceHīme Sallūhu
"Sonra uzunluğu yetmiş arşın olan zincire vurun onu."
ثُمَّ فِي سِلْسِلَةٍ ذَرْعُهَا سَبْعُونَ ذِرَاعًا فَاسْلُكُوهُ
ṧumme fī silsiletin ƶer'ǔhā seb'ǔne ƶirāǎn fe slukūhu
"Çünkü o, azamet sahibi Allah'a iman etmiyordu."
اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظِيمِ
innehu kāne lā yu'minu bi(a)llahi l-ǎZīmi
"Yoksulu doyurmağa teşvik etmiyordu."
وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكِينِ
ve lā yeHuDDu ǎlā Taǎāmi l-miskīni