Kıyametin ne zaman kopacağına ilişkin bilgi O'na havale edilir. Meyveler tomurcuklarından ancak O'nun bilgisi altında çıkar, dişi ancak O'nun bilgisi altında hamile kalır ve doğurur. Allah onlara, "Nerede bana ortak koştuklarınız?" diye seslendiği gün şöyle derler: "Sana arz ederiz ki, içimizden onları gören hiçbir kimse yok."
اِلَيْهِ يُرَدُّ عِلْمُ السَّاعَةِ وَمَا تَخْرُجُ مِنْ ثَمَرَاتٍ مِنْ اَكْمَامِهَا وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثٰى وَلَا تَضَعُ اِلَّا بِعِلْمِهِ وَيَوْمَ يُنَادِيهِمْ اَيْنَ شُرَكَٓاءِي قَالُوا اٰذَنَّاكَ مَا مِنَّا مِنْ شَهِيدٍ
ileyhi yuraddu ǐlmu s-sāǎti ve mā teḣrucu min ṧemerātin min ekmāmihā ve mā teHmilu min unṧā ve lā teDeǔ illā bi ǐlmihi ve yevme yunādīhim eyne şurakāī ḳālū āƶennāke mā minnā min şehīdin
Daha önce yalvardıkları (tanrılar) onları yüzüstü bırakıp uzaklaşmıştır. Kendileri için kaçacak bir yer olmadığını anlamışlardır.
وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَدْعُونَ مِنْ قَبْلُ وَظَنُّوا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ
ve Delle ǎnhum mā kānū yed'ǔne min ḳablu ve Zennū mā lehum min meHīSin
İnsan, hayır (mal, mülk, genişlik) istemekten usanmaz. Fakat başına bir kötülük gelince umutsuzluğa düşer, yıkılır.
لَا يَسْـَٔمُ الْاِنْسَانُ مِنْ دُعَاءِ الْخَيْرِ وَاِنْ مَسَّهُ الشَّرُّ فَيَؤُ۫سٌ قَنُوطٌ
lā yesemu l-insānu min duǎā'i l-ḣayri ve in messehu ş-şerru fe yeūsun ḳanūTun
Andolsun! Başına gelen bir zarardan sonra kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak mutlaka "Bu benim hakkımdır, Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Andolsun, Rabbime döndürülürsem, şüphesiz O'nun yanında benim için daha güzel şeyler vardır" der. Andolsun, biz inkar edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve andolsun, onlara mutlaka ağır azaptan tattıracağız.
وَلَئِنْ اَذَقْنَاهُ رَحْمَةً مِنَّا مِنْ بَعْدِ ضَرَّاءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ هٰذَا لِي وَمَا اَظُنُّ السَّاعَةَ قَائِمَةً وَلَئِنْ رُجِعْتُ اِلٰى رَبِّي اِنَّ لِي عِنْدَهُ لَلْحُسْنٰى فَلَنُنَبِّئَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِمَا عَمِلُوا وَلَنُذِيقَنَّهُمْ مِنْ عَذَابٍ غَلِيظٍ
ve le in eƶeḳnāhu raHmeten minnā min beǎ'di Derrā'e messethu le yeḳūlenne hāƶā lī ve mā eZunnu s-sāǎte ḳāimeten ve le in ruciǎ'tu ilā rabbī inne lī ǐndehu le l-Husnā fe le nunebbienne (e)lleƶīne keferū bimā ǎmilū ve le nuƶīḳannehum min ǎƶābin ğalīZin
İnsana nimet verdiğimizde yüz çevirir ve yan çizer. Başına bir kötülük gelince de yalvarmaya koyulur.
وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِهِ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ فَذُو دُعَاءٍ عَرِيضٍ
ve iƶā en'ǎmnā ǎlā l-insāni eǎ'raDe ve neā bi cānibihi ve iƶā messehu ş-şerru fe ƶū duǎā'in ǎrīDin
De ki: "Ne dersiniz? Eğer o (Kur'an) Allah katından olup da siz de onu inkar etmişseniz, o zaman derin bir ayrılık içinde bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?"
قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ كَانَ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ ثُمَّ كَفَرْتُمْ بِهِ مَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ هُوَ فِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ
ḳul e raeytum in kāne min ǐndi (a)llahi ṧumme kefertum bihi men eDellu mimmen huve fī şiḳāḳin beǐydin
Varlığımızın delillerini, (kainattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur'an'ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin, her şeye şahit olması yetmez mi?
سَنُرِيهِمْ اٰيَاتِنَا فِي الْاٰفَاقِ وَفِي اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
se nurīhim āyātinā fī l-āfāḳi ve fī enfusihim Hattā yetebeyyene lehum ennehu l-Haḳḳu e ve lem yekfi bi rabbike ennehu ǎlā kulli şey'in şehīdun
İyi bilin ki, onlar Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler. İyi bilin ki, O, her şeyi kuşatandır.
اَلَٓا اِنَّهُمْ فِي مِرْيَةٍ مِنْ لِقَاءِ رَبِّهِمْ اَلَٓا اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُحِيطٌ
elā innehum fī miryetin min liḳā'i rabbihim elā innehu bi kulli şey'in muHīTun
Ha Mim.
حٰمٓ
Hm
Ayn Sin Kaf
عسق
ǎsḳ
(Ey Muhammed!) Mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder.
كَذٰلِكَ يُوحِي اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكَ اللّٰهُ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
ke ƶālike yūHī ileyke ve ilā (e)lleƶīne min ḳablike (a)llahu l-ǎzīzu l-Hakīmu
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O, yücedir, büyüktür.
لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ
lehu mā fī s-semāvāti ve mā fī l-erDi ve huve l-ǎliyyu l-ǎZīmu
Neredeyse gökler (O'nun azametinden) üstlerinden çatlayacaklar. Melekler ise, Rablerini hamd ile tespih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْاَرْضِ اَلَٓا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
tekādu s-semāvātu yetefeTTarne min fevḳihinne ve l-melāiketu yusebbiHūne bi Hamdi rabbihim ve yesteğfirūne li men fī l-erDi elā inne (a)llahe huve l-ğafūru r-raHīmu
Allah'tan başka dostlar edinenlere gelince, Allah onları daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin.
وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ وَمَا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكِيلٍ
ve(e)lleƶīne tteḣaƶū min dūnihi evliyā'e (a)llahu HafīZun ǎleyhim ve mā ente ǎleyhim bi vekīlin
Böylece biz sana Arapça bir Kur'an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke'de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِتُنْذِرَ اُمَّ الْقُرٰى وَمَنْ حَوْلَهَا وَتُنْذِرَ يَوْمَ الْجَمْعِ لَا رَيْبَ فِيهِ فَرِيقٌ فِي الْجَنَّةِ وَفَرِيقٌ فِي السَّعِيرِ
ve ke ƶālike evHaynā ileyke ḳur'ānen ǎrabiyyen li tunƶira umme l-ḳurā ve men Havlehā ve tunƶira yevme l-cem'ǐ lā raybe fīhi ferīḳun fī l-cenneti ve ferīḳun fī s-seǐyri
Allah dileseydi, onları (aynı dine mensup) bir tek ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı yoktur.
وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَهُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُدْخِلُ مَنْ يَشَاءُ فِي رَحْمَتِهِ وَالظَّالِمُونَ مَا لَهُمْ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ
ve lev şā'e (a)llahu le ceǎlehum ummeten vāHideten ve lākin yudḣilu men yeşā'u fī raHmetihi ve Z-Zālimūne mā lehum min veliyyin ve lā neSīrin
Yoksa onlar Allah'tan başka dostlar mı edindiler? Halbuki gerçek dost Allah'tır. O, ölüleri diriltir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ اَوْلِيَٓاءَ فَاللّٰهُ هُوَ الْوَلِيُّ وَهُوَ يُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
emi tteḣaƶū min dūnihi evliyā'e fe(a)llahu huve l-veliyyu ve huve yuHyī l-mevtā ve huve ǎlā kulli şey'in ḳadīrun
Hakkında ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. İşte bu, Rabbim Allah'tır. Yalnız O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yöneliyorum.
وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِنْ شَيْءٍ فَحُكْمُهُ اِلَى اللّٰهِ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ اُنِيبُ
ve mā ḣteleftum fīhi min şey'in fe Hukmuhu ilā (a)llahi ƶālikumu (a)llahu rabbī ǎleyhi tevekkeltu ve ileyhi unību
O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle sizi üretiyor. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًا يَذْرَؤُكُمْ فِيهِ لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
fāTiru s-semāvāti ve l-erDi ceǎle lekum min enfusikum ezvācen ve mine l-en'ǎāmi ezvācen yeƶra'ukum fīhi leyse ke miṧlihi şey'un ve huve s-semīǔ l-beSīru
Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur. Dilediğine rızkı bol verir ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.
لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
lehu meḳālīdu s-semāvāti ve l-erDi yebsuTu r-rizḳa li men yeşā'u ve yeḳdiru innehu bi kulli şey'in ǎlīmun
"Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!" diye Nuh'a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslam dini), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır.
شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصّٰى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ اِبْرٰهِيمَ وَمُوسٰى وَعِيسٰٓى اَنْ اَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ اِلَيْهِ اَللّٰهُ يَجْتَبِي اِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي اِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ
şeraǎ lekum mine d-dīni mā veSSā bihi nūHen ve elleƶī evHaynā ileyke ve mā veSSaynā bihi ibrāhīme ve mūsā ve ǐysā en eḳīmū d-dīne ve lā teteferraḳū fīhi kebura ǎlā l-muşrikīne mā ted'ǔhum ileyhi (a)llahu yectebī ileyhi men yeşā'u ve yehdī ileyhi men yunību
Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer (azabın) belli bir süreye kadar (ertelenmesi ile ilgili olarak) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi. Onlardan sonra Kitab'a mirasçı kılınanlar da, onun hakkında derin bir şüphe içindedirler.
وَمَا تَفَرَّقُوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَاِنَّ الَّذِينَ اُو۫رِثُوا الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ
ve mā teferraḳū illā min beǎ'di mā cā'ehumu l-ǐlmu beğyen beynehum ve levlā kelimetun sebeḳat min rabbike ilā ecelin musemmen le ḳuDiye beynehum ve inne (e)lleƶīne ūriṧū l-kitābe min beǎ'dihim le fī şekkin minhu murībin
(Ey Muhammed!) Bundan dolayı sen çağrıya devam et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heva ve heveslerine uyma ve şöyle de: "Ben, Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz sizedir. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah, hepimizi bir araya toplayacaktır. Dönüş de ancak O'nadır."
فَلِذٰلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَهُمْ وَقُلْ اٰمَنْتُ بِمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنْ كِتَابٍ وَاُمِرْتُ لِاَعْدِلَ بَيْنَكُمْ اَللّٰهُ رَبُّنَا وَرَبُّكُمْ لَنَا اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ لَا حُجَّةَ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَللّٰهُ يَجْمَعُ بَيْنَنَا وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ
fe li ƶālike fe d'ǔ ve steḳim ke mā umirte ve lā tettebiǎ' ehvā'ehum ve ḳul āmentu bimā enzele (a)llahu min kitābin ve umirtu li eǎ'dile beynekumu (a)llahu rabbunā ve rabbukum lenā eǎ'mālunā ve lekum eǎ'mālukum lā Huccete beynenā ve beynekumu (a)llahu yecmeǔ beynenā ve ileyhi l-meSīru
Allah'ın çağrısına uyulduktan sonra O'nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır.
وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ
ve(e)lleƶīne yuHāccūne fī (a)llahi min beǎ'di mā stucībe lehu Huccetuhum dāHiDetun ǐnde rabbihim ve ǎleyhim ğaDebun ve lehum ǎƶābun şedīdun
Allah, hak olarak Kitab'ı ve mizanı indirendir. Sen nereden bileceksin belki de o saat (kıyamet) yakındır.
اَللّٰهُ الَّذِي اَنْزَلَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ وَالْمِيزَانَ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ قَرِيبٌ
(a)llahu elleƶī enzele l-kitābe bi l-Haḳḳi ve l-mīzāne ve mā yudrīke leǎlle s-sāǎte ḳarībun
Kıyamete inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler. İnananlar ise, ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, Kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.
يَسْتَعْجِلُ بِهَا الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهَا وَالَّذِينَ اٰمَنُوا مُشْفِقُونَ مِنْهَا وَيَعْلَمُونَ اَنَّهَا الْحَقُّ اَلَٓا اِنَّ الَّذِينَ يُمَارُونَ فِي السَّاعَةِ لَفِي ضَلَالٍ بَعِيدٍ
yesteǎ'cilu bihā (e)lleƶīne lā yu'minūne bihā ve(e)lleƶīne āmenū muşfiḳūne minhā ve yeǎ'lemūne ennehā l-Haḳḳu elā inne (e)lleƶīne yumārūne fī s-sāǎti le fī Delālin beǐydin
Allah, kullarına çok lütufkardır, dilediğini rızıklandırır. O, kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.
اَللّٰهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ الْعَزِيزُ
(a)llahu leTīfun bi ǐbādihi yerzuḳu men yeşā'u ve huve l-ḳaviyyu l-ǎzīzu
Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur.
مَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الْاٰخِرَةِ نَزِدْ لَهُ فِي حَرْثِهِ وَمَنْ كَانَ يُرِيدُ حَرْثَ الدُّنْيَا نُؤْتِهِ مِنْهَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ نَصِيبٍ
men kāne yurīdu Harṧe l-āḣirati nezid lehu fī Harṧihi ve men kāne yurīdu Harṧe d-dunyā nu'tihi minhā ve mā lehu fī l-āḣirati min neSībin
Yoksa, Allah'ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var? Eğer (cezaların ertelenmesine dair) kesin hükmü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz, zalimler için elem dolu bir azap vardır.
اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَاِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
em lehum şurakā'u şeraǔ lehum mine d-dīni mā lem ye'ƶen bihi (a)llahu ve levlā kelimetu l-feSli le ḳuDiye beynehum ve inne Z-Zālimīne lehum ǎƶābun elīmun
Sen, zalimlerin yaptıkları şeyler tepelerine inerken bu yüzden korku ile titrediklerini göreceksin. İnanıp yararlı işler yapanlar da cennet bahçelerindedirler. Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu büyük lütuftur.
تَرَى الظَّالِمِينَ مُشْفِقِينَ مِمَّا كَسَبُوا وَهُوَ وَاقِعٌ بِهِمْ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فِي رَوْضَاتِ الْجَنَّاتِ لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ
terā Z-Zālimīne muşfiḳīne mimmā kesebū ve huve vāḳiǔn bihim ve(e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti fī ravDāti l-cennāti lehum mā yeşā'ūne ǐnde rabbihim ƶālike huve l-feDlu l-kebīru
İşte bu, Allah'ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: "Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum." Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.
ذٰلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُلْ لَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ
ƶālike elleƶī yubeşşiru (a)llahu ǐbādehu (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ḳul lā eselukum ǎleyhi ecran illā l-meveddete fī l-ḳurbā ve men yeḳterif Haseneten nezid lehu fīhā Husnen inne (a)llahe ğafūrun şekūrun
Yoksa "Yalan uydurup Allah'a iftira etti" mi diyorlar. Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanları) hakkıyla bilendir.
اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا فَاِنْ يَشَاِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
em yeḳūlūne fterā ǎlā (a)llahi keƶiben fe in yeşei (a)llahu yeḣtim ǎlā ḳalbike ve yemHu (a)llahu l-bāTile ve yuHiḳḳu l-Haḳḳa bi kelimātihi innehu ǎlīmun bi ƶāti S-Sudūri
O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.
وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّـَٔاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ
ve huve elleƶī yeḳbelu t-tevbete ǎn ǐbādihi ve yeǎ'fū ǎni s-seyyiāti ve yeǎ'lemu mā tef'ǎlūne
Allah, iman edip salih ameller işleyenlerin dualarına karşılık verir; lütfundan onlara fazlasını da verir. Kafirler için ise çetin bir azap vardır.
وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ
ve yestecību (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti ve yezīduhum min feDlihi ve l-kāfirūne lehum ǎƶābun şedīdun
Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.
وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ
ve lev beseTa (a)llahu r-rizḳa li ǐbādihi le beğav fī l-erDi ve lākin yunezzilu bi ḳaderin mā yeşā'u innehu bi ǐbādihi ḣabīrun beSīrun
O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye layık olandır.
وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ
ve huve elleƶī yunezzilu l-ğayṧe min beǎ'di mā ḳaneTū ve yenşuru raHmetehu ve huve l-veliyyu l-Hamīdu
Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O'nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir.
وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ
ve min āyātihi ḣalḳu s-semāvāti ve l-erDi ve mā beṧṧe fīhimā min dābbetin ve huve ǎlā cem'ǐhim iƶā yeşā'u ḳadīrun
Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.
وَمَا اَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْدِيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ
ve mā eSābekum min muSībetin fe bi mā kesebet eydīkum ve yeǎ'fū ǎn keṧīrin
Yeryüzünde O'nu aciz bırakamazsınız. Sizin için Allah'tan başka hiçbir dost ve yardımcı yoktur.
وَمَا اَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْاَرْضِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ
ve mā entum bi muǎ'cizīne fī l-erDi ve mā lekum min dūni (a)llahi min veliyyin ve lā neSīrin
Denizde dağlar gibi yüzen gemiler, O'nun varlığının delillerindendir.
وَمِنْ اٰيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِ
ve min āyātihi l-cevāri fī l-baHri ke l-eǎ'lāmi
O, dilerse rüzgarı durdurur da onlar denizin üstünde durakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
اِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلٰى ظَهْرِهِ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
in yeşe' yuskini r-rīHa fe yeZlelne ravākide ǎlā Zehrihi inne fī ƶālike le āyātin li kulli Sabbārin şekūrin
Yahut (içlerindekilerin) yaptıklarından dolayı onları helak eder, birçoğunu da affeder.
اَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ
ev yūbiḳhunne bimā kesebū ve yeǎ'fu ǎn keṧīrin
Allah, böyle yapar ki, ayetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.
وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي اٰيَاتِنَا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ
ve yeǎ'leme (e)lleƶīne yucādilūne fī āyātinā mā lehum min meHīSin
(36-39) (Dünyalık olarak) size her ne verilmişse, bu dünya hayatının geçimliğidir. Allah'ın yanında bulunanlar ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Bu mükafat, inananlar ve Rablerine tevekkül edenler, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanlar, öfkelendikleri zaman bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namazı dosdoğru kılanlar; işleri, aralarında şura (danışma) ile olanlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcayanlar, bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.
فَمَا اُو۫تِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ وَاَبْقٰى لِلَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ وَالَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ وَاِذَا مَا غَضِبُوا هُمْ يَغْفِرُونَ وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۖ وَاَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ وَالَّذِينَ اِذَٓا اَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ
fe mā ūtītum min şey'in fe metāǔ l-Hayāti d-dunyā ve mā ǐnde (a)llahi ḣayrun ve ebḳā li(e)lleƶīne āmenū ve ǎlā rabbihim yetevekkelūne / ve(e)lleƶīne yectenibūne kebāira l-iṧmi ve l-fevāHişe ve iƶā mā ğaDibū hum yeğfirūne / ve(e)lleƶīne stecābū li rabbihim ve eḳāmū S-Salāte ve emruhum şūrā beynehum ve mimmā razeḳnāhum yunfiḳūne / ve(e)lleƶīne iƶā eSābehumu l-beğyu hum yenteSirūne
Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükafatı Allah'a aittir. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.
وَجَزٰٓؤُ۬ا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَاَصْلَحَ فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ
ve cezā'u seyyietin seyyietun miṧluhā fe men ǎfā ve eSleHa fe ecruhu ǎlā (a)llahi innehu lā yuHibbu Z-Zālimīne
Zulme uğradıktan sonra, kendini savunup hakkını alan kimseye (ceza vermek için) bir yol yoktur.
وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ
ve le meni nteSara beǎ'de Zulmihi fe ulāike mā ǎleyhim min sebīlin
Ceza yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.
اِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
innemā s-sebīlu ǎlā (e)lleƶīne yeZlimūne n-nāse ve yebğūne fī l-erDi bi ğayri l-Haḳḳi ulāike lehum ǎƶābun elīmun
Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.
وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ اِنَّ ذٰلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ
ve le men Sabera ve ğafera inne ƶālike le min ǎzmi l-umūri
Allah, kimi saptırırsa artık bundan sonra onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zalimlerin, "Dünyaya dönmek için bir yol var mı?" dediklerini görürsün.
وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ وَلِيٍّ مِنْ بَعْدِهِ وَتَرَى الظَّالِمِينَ لَمَّا رَاَوُا الْعَذَابَ يَقُولُونَ هَلْ اِلٰى مَرَدٍّ مِنْ سَبِيلٍ
ve men yuDlili (a)llahu fe mā lehu min veliyyin min beǎ'dihi ve terā Z-Zālimīne lemmā raevu l-ǎƶābe yeḳūlūne hel ilā meraddin min sebīlin
Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. İnananlar da, "İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır" diyecekler. İyi bilin ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler.
وَتَرٰيهُمْ يُعْرَضُونَ عَلَيْهَا خَاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّ وَقَالَ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ الْخَاسِرِينَ الَّذِينَ خَسِرُوا اَنْفُسَهُمْ وَاَهْلِيهِمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَلَٓا اِنَّ الظَّالِمِينَ فِي عَذَابٍ مُقِيمٍ
ve terāhum yuǎ'raDūne ǎleyhā ḣāşiǐyne mine ƶ-ƶulli yenZurūne min Tarfin ḣafiyyin ve ḳāle (e)lleƶīne āmenū inne l-ḣāsirīne (e)lleƶīne ḣasirū enfusehum ve ehlīhim yevme l-ḳiyāmeti elā inne Z-Zālimīne fī ǎƶābin muḳīmin
Onların Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir çıkar yol yoktur.
وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ اَوْلِيَٓاءَ يَنْصُرُونَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ سَبِيلٍ
ve mā kāne lehum min evliyā'e yenSurūnehum min dūni (a)llahi ve men yuDlili (a)llahu fe mā lehu min sebīlin
Allah'tan, geri çevrilmesi imkansız olan bir gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrısına uyun. O gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır, ne de (günahlarınızı) inkar edebilirsiniz!
اِسْتَجِيبُوا لِرَبِّكُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَكُمْ مِنْ مَلْجَاٍ يَوْمَئِذٍ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَكِيرٍ
istecībū li rabbikum min ḳabli en ye'tiye yevmun lā meradde lehu mine (a)llahi mā lekum min melcein yevmeiƶin ve mā lekum min nekīrin
Eğer yüz çevirirlerse (bilesin ki), biz seni onlara bekçi göndermedik. Sana düşen, sadece tebliğdir. Gerçekten biz insana katımızdan bir rahmet tattırdığımızda ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları işler yüzünden onlara bir kötülük dokunursa, o zaman da insan pek nankördür.
فَاِنْ اَعْرَضُوا فَمَا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا اِنْ عَلَيْكَ اِلَّا الْبَلَاغُ وَاِنَّٓا اِذَٓا اَذَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنَّا رَحْمَةً فَرِحَ بِهَا وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيهِمْ فَاِنَّ الْاِنْسَانَ كَفُورٌ
fe in eǎ'raDū fe mā erselnāke ǎleyhim HafīZen in ǎleyke illā l-belāğu ve innā iƶā eƶeḳnā l-insāne minnā raHmeten feriHa bihā ve in tuSibhum seyyietun bimā ḳaddemet eydīhim fe inne l-insāne kefūrun
Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah'ındır. O, dilediğini yaratır. Dilediğine kız çocukları, dilediğine erkek çocukları verir.
لِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ يَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ اِنَاثًا وَيَهَبُ لِمَنْ يَشَاءُ الذُّكُورَ
li (a)llahi mulku s-semāvāti ve l-erDi yeḣluḳu mā yeşā'u yehebu li men yeşā'u ināṧen ve yehebu li men yeşā'u ƶ-ƶukūra
Yahut o çocukları erkekler, dişiler olmak üzere çift verir, dilediği kimseyi de kısır yapar. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.
اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَاِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَاءُ عَقِيمًا اِنَّهُ عَلِيمٌ قَدِيرٌ
ev yuzevvicuhum ƶukrānen ve ināṧen ve yec'ǎlu men yeşā'u ǎḳīmen innehu ǎlīmun ḳadīrun
Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla, yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَٓائِ۬ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِاِذْنِهِ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ
ve mā kāne li beşerin en yukellimehu (a)llahu illā veHyen ev min verā'i Hicābin ev yursile rasūlen fe yūHiye bi iƶnihi mā yeşā'u innehu ǎliyyun Hakīmun
(52-53) İşte sana da, emrimizle, bir ruh (kalpleri dirilten bir kitap) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi, kendisiyle doğru yola eriştireceğimiz bir nur yaptık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola iletiyorsun; göklerdeki ve yerdeki her şeyin sahibi olan Allah'ın yoluna. İyi bilin ki, bütün işler sonunda Allah'a döner.
وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ رُوحًا مِنْ اَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْاِيمَانُ وَلٰكِنْ جَعَلْنَاهُ نُورًا نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَاِنَّكَ لَتَهْدِي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ صِرَاطِ اللّٰهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ اَلَٓا اِلَى اللّٰهِ تَصِيرُ الْاُمُورُ
ve ke ƶālike evHaynā ileyke rūHen min emrinā mā kunte tedrī mā l-kitābu ve lā l-īmānu ve lākin ceǎlnāhu nūran nehdī bihi men neşā'u min ǐbādinā ve inneke le tehdī ilā SirāTin musteḳīmin / SirāTi (a)llahi elleƶī lehu mā fī s-semāvāti ve mā fī l-erDi elā ilā (a)llahi teSīru l-umūru
Ha Mim.
حٰمٓ
Hm
(2-3) Apaçık Kitab'a andolsun ki, iyice anlayasınız diye biz, onu Arapça bir Kur'an yaptık.
وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
ve l-kitābi l-mubīni / innā ceǎlnāhu ḳur'ānen ǎrabiyyen leǎllekum teǎ'ḳilūne
Şüphesiz o, katımızdaki ana kitapta (Levh-i Mahfuz'da) mevcuttur, çok yücedir, hikmetlerle doludur.
وَاِنَّهُ فِي اُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا لَعَلِيٌّ حَكِيمٌ
ve innehu fī ummi l-kitābi ledeynā le ǎliyyun Hakīmun
Haddi aşan bir topluluk oldunuz, diye vazgeçip Zikir'le (Kur'an'la) sizi uyarmaktan geri mi duralım?
اَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ صَفْحًا اَنْ كُنْتُمْ قَوْمًا مُسْرِفِينَ
e fe neDribu ǎnkumu ƶ-ƶikra SafHen en kuntum ḳavmen musrifīne
Halbuki daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik.
وَكَمْ اَرْسَلْنَا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْاَوَّلِينَ
ve kem erselnā min nebiyyin fī l-evvelīne
(Onlar da) kendilerine gelen her peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
ve mā ye'tīhim min nebiyyin illā kānū bihi yestehziūne
Biz, onlardan daha çetinlerini de helak ettik. Öncekilerin örneği geçti!
فَاَهْلَكْنَٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضٰى مَثَلُ الْاَوَّلِينَ
fe ehleknā eşedde minhum beTşen ve meDā meṧelu l-evvelīne
Andolsun, onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka, "Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen (Allah) yarattı" diyeceklerdir.
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ
ve le in seeltehum men ḣaleḳa s-semāvāti ve l-erDe le yeḳūlunne ḣaleḳahunne l-ǎzīzu l-ǎlīmu
O, yeryüzünü size beşik yapan ve gideceğiniz yere ulaşasınız diye sizin için orada yollar var edendir.
اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
elleƶī ceǎle lekumu l-erDe mehden ve ceǎle lekum fīhā subulen leǎllekum tehtedūne
O, gökten bir ölçüye göre yağmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandırdık. İşte siz de, böyle diriltileceksiniz.
وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَاَنْشَرْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ
ve elleƶī nezzele mine s-semāi māen bi ḳaderin fe enşernā bihi beldeten meyten ke ƶālike tuḣracūne
(12-14) O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve "Bunu hizmetimize veren Allah'ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz" diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.
وَالَّذِي خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْاَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ
ve elleƶī ḣaleḳa l-ezvāce kullehā ve ceǎle lekum mine l-fulki ve l-en'ǎāmi mā terkebūne / li testevū ǎlā Zuhūrihi ṧumme teƶkurū niǎ'mete rabbikum iƶā steveytum ǎleyhi ve teḳūlū subHāne elleƶī seḣḣara lenā hāƶā ve mā kunnā lehu muḳrinīne / ve innā ilā rabbinā le munḳalibūne
Böyle iken ("melekler Allah'ın kızlarıdır" demek suretiyle) kullarından bir kısmını O'nun parçası saydılar. Şüphesiz insan apaçık bir nankördür.
وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبَادِهِ جُزْءًا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ
ve ceǎlū lehu min ǐbādihi cuz'en inne l-insāne le kefūrun mubīnun
Yoksa, Allah, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de, oğulları size mi seçip ayırdı?
اَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَنَاتٍ وَاَصْفٰيكُمْ بِالْبَنِينَ
emi tteḣaƶe mimmā yeḣluḳu benātin ve eSfākum bi l-benīne
Onlardan biri, Rahman'a örnek kıldığı (isnad ettiği kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir.
وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِمَا ضَرَبَ لِلرَّحْمٰنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ
ve iƶā buşşira eHaduhum bimā Derabe li r-raHmāni meṧelen Zelle vechuhu musvedden ve huve keZīmun
Süs içerisinde (narin bir biçimde) yetiştirilen ve tartışmada (delilini erkekler gibi) açıklayamayanı mı Allah'a isnad ediyorlar?
اَوَمَنْ يُنَشَّؤُ۬ا فِي الْحِلْيَةِ وَهُوَ فِي الْخِصَامِ غَيْرُ مُبِينٍ
e ve men yuneşşeu fī l-Hilyeti ve huve fī l-ḣiSāmi ğayru mubīnin
Onlar, Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır.
وَجَعَلُوا الْمَلٰٓئِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبَادُ الرَّحْمٰنِ اِنَاثًا اَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ سَتُكْتَبُ شَهَادَتُهُمْ وَيُسْـَٔلُونَ
ve ceǎlū l-melāikete (e)lleƶīne hum ǐbādu r-raHmāni ināṧen e şehidū ḣalḳahum se tuktebu şehādetuhum ve yuselūne
"Eğer Rahman dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik" dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.
وَقَالُوا لَوْ شَاءَ الرَّحْمٰنُ مَا عَبَدْنَاهُمْ مَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ
ve ḳālū lev şā'e r-raHmānu mā ǎbednāhum mā lehum bi ƶālike min ǐlmin in hum illā yeḣruSūne
Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?
اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَابًا مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ
em āteynāhum kitāben min ḳablihi fe hum bihi mustemsikūne
Hayır! Onlar sadece, "Şüphesiz biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz" dediler.
بَلْ قَالُوا اِنَّا وَجَدْنَا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ
bel ḳālū innā vecednā ābā'enā ǎlā ummetin ve innā ǎlā āṧārihim muhtedūne
İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, "Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz" demiş olmasınlar.
وَكَذٰلِكَ مَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا اِنَّا وَجَدْنَا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ
ve ke ƶālike mā erselnā min ḳablike fī ḳaryetin min neƶīrin illā ḳāle mutrafūhā innā vecednā ābā'enā ǎlā ummetin ve innā ǎlā āṧārihim muḳtedūne
(Gönderilen uyarıcı,) "Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?" dedi. Onlar, "Biz kesinlikle sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz" dediler.
قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْ قَالُوا اِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ
ḳāle e ve lev ci'tukum bi ehdā mimmā vecedtum ǎleyhi ābā'ekum ḳālū innā bimā ursiltum bihi kāfirūne
Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonu, bak nasıl oldu!
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
fe nteḳamnā minhum fe nZur keyfe kāne ǎāḳibetu l-mukeƶƶibīne
Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: "Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım."
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ اِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ
ve iƶ ḳāle ibrāhīmu li ebīhi ve ḳavmihi innenī berā'un mimmā teǎ'budūne
"Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir."
اِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَاِنَّهُ سَيَهْدِينِ
illā elleƶī feTaranī fe innehu se yehdīni
İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı.
وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
ve ceǎlehā kelimeten bāḳiyeten fī ǎḳibihi leǎllehum yerciǔne
Doğrusu onları (Mekke müşriklerini) ve atalarını kendilerine hak olan Kur'an ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırırım.
بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ
bel metteǎ'tu hā'ulā'i ve ābā'ehum Hattā cā'ehumu l-Haḳḳu ve rasūlun mubīnun
Fakat kendilerine Hak gelince, "Bu bir büyüdür, biz onu kesinlikle inkar ediyoruz" dediler.
وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِهِ كَافِرُونَ
ve lemmā cā'ehumu l-Haḳḳu ḳālū hāƶā siHrun ve innā bihi kāfirūne
"Bu Kur'an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!" dediler.
وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ
ve ḳālū levlā nuzzile hāƶā l-ḳurānu ǎlā raculin mine l-ḳaryeteyni ǎZīmin
Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.
اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
e hum yeḳsimūne raHmete rabbike neHnu ḳasemnā beynehum meǐyşetehum fī l-Hayāti d-dunyā ve rafeǎ'nā beǎ'Dehum fevḳa beǎ'Din deracātin li yetteḣiƶe beǎ'Duhum beǎ'Dan suḣriyyen ve raHmetu rabbike ḣayrun mimmā yecmeǔne
Eğer bütün insanlar (kafirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahman'ı inkar edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.
وَلَوْلَا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ
ve levlā en yekūne n-nāsu ummeten vāHideten le ceǎlnā li men yekfuru bi r-raHmāni li buyūtihim suḳufen min fiDDetin ve meǎārice ǎleyhā yeZherūne
(34-35) Evlerine (gümüşten) kapılar ve üzerine yaslanacakları koltuklar ve altın süslemeler yapardık. Bütün bunlar, sadece dünya hayatının geçimliğidir. Rabbinin katında ahiret ise, O'na karşı gelmekten sakınanlarındır.
وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَ وَزُخْرُفًا وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّقِينَ
ve li buyūtihim ebvāben ve sururan ǎleyhā yettekiūne / ve zuḣrufen ve in kullu ƶālike lemmā metāǔ l-Hayāti d-dunyā ve l-āḣiratu ǐnde rabbike li l-mutteḳīne
Kim, Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur.
وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ
ve men yeǎ'şu ǎn ƶikri r-raHmāni nuḳayyiD lehu şeyTānen fe huve lehu ḳarīnun
Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.
وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ
ve innehum le yeSuddūnehum ǎni s-sebīli ve yeHsebūne ennehum muhtedūne
Sonunda bize geldiğinde, arkadaşına, "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!" der.
حَتّٰٓى اِذَا جَاءَنَا قَالَ يَالَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ
Hattā iƶā cā'enā ḳāle yā leyte beynī ve beyneke buǎ'de l-meşriḳayni fe bi'se l-ḳarīnu
Onlara, "(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız" denir.
وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ اِذْ ظَلَمْتُمْ اَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ
ve len yenfeǎkumu l-yevme iƶ Zelemtum ennekum fī l-ǎƶābi muşterikūne
Sağırlara sen mi duyuracaksın; yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?
اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
e fe ente tusmiǔ S-Summe ev tehdī l-ǔmye ve men kāne fī Delālin mubīnin
Ya biz seni (bu dünyadan) alır götürürüz de, onlardan intikam alırız.
فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ
fe immā neƶhebenne bike fe innā minhum munteḳimūne
Yahut da, onlara yaptığımız tehdidi sana gösteririz ki, bizim onlara gücümüz yeter.
اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ
ev nuriyenneke elleƶī veǎdnāhum fe innā ǎleyhim muḳtedirūne
Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin.
فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي اُو۫حِيَ اِلَيْكَ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
fe stemsik bi(e)lleƶī ūHiye ileyke inneke ǎlā SirāTin musteḳīmin
Şüphesiz bu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.
وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ
ve innehu le ƶikrun leke ve li ḳavmike ve sevfe tuselūne
Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahman'dan başka kulluk edilecek ilahlar var etmiş miyiz?
وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا اَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ
ve sel men erselnā min ḳablike min rusulinā e ceǎlnā min dūni r-raHmāni āliheten yuǎ'bedūne
Andolsun, biz Musa'yı mucizelerimizle Firavun'a ve ileri gelen adamlarına göndermiştik de o, "Şüphesiz ben alemlerin Rabbinin elçisiyim" demişti.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِهِ فَقَالَ اِنِّي رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ
ve leḳad erselnā mūsā bi āyātinā ilā fir'ǎvne ve meleihi fe ḳāle innī rasūlu rabbi l-ǎālemīne
(Musa) mucizelerimizi kendilerine getirince, bir de bakmışsın, o mucizelere gülüyorlar!
فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِاٰيَاتِنَٓا اِذَا هُمْ مِنْهَا يَضْحَكُونَ
fe lemmā cā'ehum bi āyātinā iƶā hum minhā yeDHakūne
Onlara gösterdiğimiz her bir mucize önceki benzerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye, onları azaba uğrattık.
وَمَا نُرِيهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَا وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
ve mā nurīhim min āyetin illā hiye ekberu min uḣtihā ve eḣaƶnāhum bi l-ǎƶābi leǎllehum yerciǔne
(Onlar azabı görünce) "Ey büyücü! Sana verdiği söze dayanarak, bizim için Rabbine dua et. Çünkü biz artık doğru yola gireceğiz" dediler.
وَقَالُوا يَااَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ
ve ḳālū yā eyyuhe s-sāHiru d'ǔ lenā rabbeke bimā ǎhide ǐndeke innenā le muhtedūne
Fakat biz onlardan azabı kaldırınca bir de bakmışsın sözlerinden dönüyorlar.
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ
fe lemmā keşefnā ǎnhumu l-ǎƶābe iƶā hum yenkuṧūne
Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hala görmüyor musunuz?"
وَنَادٰى فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَاقَوْمِ اَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي اَفَلَا تُبْصِرُونَ
ve nādā fir'ǎvnu fī ḳavmihi ḳāle yā ḳavmi e leyse lī mulku miSra ve hāƶihi l-enhāru tecrī min teHtī e fe lā tubSirūne
"Yoksa ben, şu zavallı, nerede ise maksadını anlatamayacak durumda olan bu adamdan daha hayırlı değil miyim?"
اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذِي هُوَ مَهِينٌ وَلَا يَكَادُ يُبِينُ
em enā ḣayrun min hāƶā elleƶī huve mehīnun ve lā yekādu yubīnu
"(Eğer doğru söylüyorsa) ona altın bilezikler atılmalı, yahut onunla beraber bulunmak üzere melekler gelmeli değil miydi?"
فَلَوْلَا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِنِينَ
fe levlā ulḳiye ǎleyhi esviratun min ƶehebin ev cā'e meǎhu l-melāiketu muḳterinīne
Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu.
فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَ
fe steḣaffe ḳavmehu fe eTāǔhu innehum kānū ḳavmen fāsiḳīne
Onlar bizi bu şekilde öfkelendirince biz de onlardan öç aldık, hepsini suda boğduk.
فَلَمَّا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَعِينَ
fe lemmā āsefūnā nteḳamnā minhum fe eğraḳnāhum ecmeǐyne
Onları, sonradan gelecek inkarcılara, geçmiş bir ibret ve bir örnek kıldık.
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْاٰخِرِينَ
fe ceǎlnāhum selefen ve meṧelen li l-āḣirīne
Meryem oğlu İsa bir örnek olarak anlatılınca bir de ne göresin, senin kavmin (seni susturacak bir delil buldukları zannıyla) hemen şamata etmeye başlar.
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا اِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ
ve lemmā Duribe bnu meryeme meṧelen iƶā ḳavmuke minhu yeSiddūne
"Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa İsa mı?" dediler. Bunu sadece seninle tartışmak için ortaya attılar. Şüphesiz onlar kavgacı bir toplumdur.
وَقَالُوا ءَاٰلِهَتُنَا خَيْرٌ اَمْ هُوَ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ اِلَّا جَدَلًا بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ
ve ḳālū ālihetunā ḣayrun em huve mā Derabūhu leke illā cedelen bel hum ḳavmun ḣaSimūne
İsa, sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları'na örnek kıldığımız bir kuldur.
اِنْ هُوَ اِلَّا عَبْدٌ اَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِبَنِي اِسْرَٓاءِيلَ
in huve illā ǎbdun en'ǎmnā ǎleyhi ve ceǎlnāhu meṧelen li benī isrāīle
Eğer dileseydik, içinizden yeryüzünde sizin yerinize geçecek melekler yaratırdık.
وَلَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً فِي الْاَرْضِ يَخْلُفُونَ
ve lev neşā'u le ceǎlnā minkum melāiketen fī l-erDi yeḣlufūne
Şüphesiz o Kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin, bana uyun, bu doğru bir yoldur.
وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ فَلَا تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ
ve innehu le ǐlmun li s-sāǎti fe lā temterunne bihā ve ttebiǔni hāƶā SirāTun musteḳīmun
Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.
وَلَا يَصُدَّنَّكُمُ الشَّيْطَانُ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ
ve lā yeSuddennekumu ş-şeyTānu innehu lekum ǎduvvun mubīnun
İsa, apaçık mucizeleri getirdiği zaman şöyle demişti: "Ben size hikmeti getirdim ve hakkında ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Öyle ise, Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
وَلَمَّا جَاءَ عِيسٰى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ وَلِاُبَيِّنَ لَكُمْ بَعْضَ الَّذِي تَخْتَلِفُونَ فِيهِ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُونِ
ve lemmā cā'e ǐysā bi l-beyyināti ḳāle ḳad ci'tukum bi l-Hikmeti ve li ubeyyine lekum beǎ'De elleƶī teḣtelifūne fīhi fe tteḳū (a)llahe ve eTīǔni
Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O'na kulluk edin, işte bu doğru bir yoldur.
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ رَبِّي وَرَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هٰذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ
inne (a)llahe huve rabbī ve rabbukum fe ǎ'budūhu hāƶā SirāTun musteḳīmun
Ama aralarından çıkan gruplar ayrılığa düştüler. Elem dolu bir günün azabından vay o zulmedenlerin haline!
فَاخْتَلَفَ الْاَحْزَابُ مِنْ بَيْنِهِمْ فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ عَذَابِ يَوْمٍ اَلِيمٍ
fe ḣtelefe l-eHzābu min beynihim fe veylun li(e)lleƶīne Zelemū min ǎƶābi yevmin elīmin
Onlar (bu tavırlarıyla) ancak, kıyamet gününün kendilerine ansızın gelmesini beklemektedirler, halbuki bunun farkında değillerdir.
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
hel yenZurūne illā s-sāǎte en te'tiyehum beğteten ve hum lā yeş'ǔrūne
O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dostlar birbirine düşman olurlar.
اَلْاَخِلَّٓاءُ يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ اِلَّا الْمُتَّقِينَ
l-eḣillā'u yevmeiƶin beǎ'Duhum li beǎ'Din ǎduvvun illā l-mutteḳīne
(68-69) (Allah, şöyle der:) "Ey ayetlerimize iman eden ve müslüman olan kullarım! Bugün size korku yoktur, siz üzülmeyeceksiniz de."
يَاعِبَادِ لَا خَوْفٌ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ وَلَا اَنْتُمْ تَحْزَنُونَ اَلَّذِينَ اٰمَنُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا مُسْلِمِينَ
yā ǐbādi lā ḣavfun ǎleykumu l-yevme ve lā entum teHzenūne / (e)lleƶīne āmenū bi āyātinā ve kānū muslimīne
"Siz ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde cennete giriniz."
اُدْخُلُوا الْجَنَّةَ اَنْتُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ تُحْبَرُونَ
udḣulū l-cennete entum ve ezvācukum tuHberūne
Onlar için altın tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada ebedi olarak kalacaksınız.
يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِصِحَافٍ مِنْ ذَهَبٍ وَاَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ وَاَنْتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
yuTāfu ǎleyhim bi SiHāfin min ƶehebin ve ekvābin ve fīhā mā teştehīhi l-enfusu ve teleƶƶu l-eǎ'yunu ve entum fīhā ḣālidūne
İşte bu, yapmakta olduklarınıza karşılık size miras verilen cennettir.
وَتِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
ve tilke l-cennetu lletī ūriṧtumūhā bimā kuntum teǎ'melūne
Orada sizin için bol bol meyve var, onlardan yersiniz.
لَكُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ كَثِيرَةٌ مِنْهَا تَأْكُلُونَ
lekum fīhā fākihetun keṧīratun minhā te'kulūne
Şüphesiz suçlular cehennem azabında devamlı kalacaklardır.
اِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي عَذَابِ جَهَنَّمَ خَالِدُونَ
inne l-mucrimīne fī ǎƶābi cehenneme ḣālidūne
Azapları hafifletilmeyecektir. Onlar azap içinde ümitsizdirler.
لَا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ
lā yufetteru ǎnhum ve hum fīhi mublisūne
Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendileri zalim idiler.
وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا هُمُ الظَّالِمِينَ
ve mā Zelemnāhum ve lākin kānū humu Z-Zālimīne
(Görevli meleğe şöyle seslenirler:) "Ey Malik! Rabbin bizim işimizi bitirsin." O da, "Siz hep böyle kalacaksınız" der.
وَنَادَوْا يَامَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَ قَالَ اِنَّكُمْ مَاكِثُونَ
ve nādev yā māliku l yeḳDi ǎleynā rabbuke ḳāle innekum mākiṧūne
Andolsun, size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz haktan hoşlanmayanlarsınız.
لَقَدْ جِئْنَاكُمْ بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَكُمْ لِلْحَقِّ كَارِهُونَ
le ḳad ci'nākum bi l-Haḳḳi ve lākinne ekṧerakum li l-Haḳḳi kārihūne
Yoksa (gerçeği kabul etmeme konusunda) bir işe kesin karar mı verdiler? Şüphesiz biz de (onları cezalandırmakta) kararlıyız.
اَمْ اَبْرَمُٓوا اَمْرًا فَاِنَّا مُبْرِمُونَ
em ebramū emran fe innā mubrimūne
Yoksa onların sırlarını ve gizli konuşmalarını duymadığımızı mı sanıyorlar? Hayır öyle değil, yanlarındaki elçilerimiz (melekler) yazmaktadırlar.
اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ بَلٰى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ
em yeHsebūne ennā lā nesmeǔ sirrahum ve necvāhum belā ve rusulunā ledeyhim yektubūne
(Ey Muhammed!) De ki: "Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum."
قُلْ اِنْ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ وَلَدٌ فَاَنَا۬ اَوَّلُ الْعَابِدِينَ
ḳul in kāne li r-raHmāni veledun fe enā evvelu l-ǎābidīne
Göklerin ve yerin Rabbi, Arş'ın da Rabbi olan Allah, onların nitelendirmelerinden uzaktır.
سُبْحَانَ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
subHāne rabbi s-semāvāti ve l-erDi rabbi l-ǎrşi ǎmmā yeSifūne
Bırak onları, tehdit edildikleri güne kavuşana kadar, (batıl inançlarına) dalsınlar ve (dünya hayatlarında) oynayadursunlar.
فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
fe ƶerhum yeḣūDū ve yel'ǎbū Hattā yulāḳū yevmehumu elleƶī yūǎdūne
O, gökte de ilah olandır, yerde de ilah olandır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
وَهُوَ الَّذِي فِي السَّمَاءِ اِلٰهٌ وَفِي الْاَرْضِ اِلٰهٌ وَهُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
ve huve elleƶī fī s-semāi ilāhun ve fī l-erDi ilāhun ve huve l-Hakīmu l-ǎlīmu
Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin hükümranlığı kendisine ait olan Allah yücedir! Kıyametin bilgisi de yalnız O'nun katındadır ve yalnızca O'na döndürüleceksiniz.
وَتَبَارَكَ الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَعِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
ve tebārake elleƶī lehu mulku s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā ve ǐndehu ǐlmu s-sāǎti ve ileyhi turceǔne
O'nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefaat edebilirler.
وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
ve lā yemliku (e)lleƶīne yed'ǔne min dūnihi ş-şefāǎte illā men şehide bi l-Haḳḳi ve hum yeǎ'lemūne
Andolsun, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette, "Allah" derler. Öyleyken nasıl döndürülüyorlar?
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَهُمْ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ
ve le in seeltehum men ḣaleḳahum le yeḳūlunne (a)llahu fe ennā yu'fekūne
Onun (Muhammed'in), "Ya Rabbi!" demesine andolsun ki, şüphesiz bunlar iman etmeyen bir kavimdir.
وَقِيلِهِ يَارَبِّ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ لَا يُؤْمِنُونَ
ve ḳīlihi yā rabbi inne hā'ulā'i ḳavmun lā yu'minūne
Şimdilik sen onları hoş gör ve "size selam olsun" de. Yakında bilecekler.
فَاصْفَحْ عَنْهُمْ وَقُلْ سَلَامٌ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
fe SfeH ǎnhum ve ḳul selāmun fe sevfe yeǎ'lemūne
Ha Mim.
حٰمٓ
Hm
(2-3) Apaçık olan Kitab'a andolsun ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz biz insanları uyarmaktayız.
وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ اِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ
ve l-kitābi l-mubīni / innā enzelnāhu fī leyletin mubāraketin innā kunnā munƶirīne
(4-7) Katımızdan bir emirle her hikmetli iş o gecede ayırt edilir. Eğer kesin olarak inanıyorsanız, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden bir rahmet olarak biz peygamberler göndermekteyiz. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ اَمْرٍ حَكِيمٍ اَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا اِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا اِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ
fīhā yufraḳu kullu emrin Hakīmin / emran min ǐndinā innā kunnā mursilīne / raHmeten min rabbike innehu huve s-semīǔ l-ǎlīmu / rabbi s-semāvāti ve l-erDi ve mā beynehumā in kuntum mūḳinīne
O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Yaşatır, öldürür. O, sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbidir.
لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْيِ وَيُمِيتُ رَبُّكُمْ وَرَبُّ اٰبَٓائِكُمُ الْاَوَّلِينَ
lā ilāhe illā huve yuHyī ve yumītu rabbukum ve rabbu ābāikumu l-evvelīne
Fakat onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.
بَلْ هُمْ فِي شَكٍّ يَلْعَبُونَ
bel hum fī şekkin yel'ǎbūne
Göğün açık bir duman getireceği günü bekle.
فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَأْتِي السَّمَاءُ بِدُخَانٍ مُبِينٍ
fe rteḳib yevme te'tī s-semāu bi duḣānin mubīnin
(O duman) insanları bürür. Bu, elem dolu bir azaptır.
يَغْشَى النَّاسَ هٰذَا عَذَابٌ اَلِيمٌ
yeğşā n-nāse hāƶā ǎƶābun elīmun
İnsanlar, "Rabbimiz! Bu azabı bizden kaldır, çünkü biz artık inanıyoruz" derler.
رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ اِنَّا مُؤْمِنُونَ
rabbenā kşif ǎnnā l-ǎƶābe innā mu'minūne
Nerede onlarda öğüt almak?! Oysa kendilerine (gerçeği) açıklayan bir peygamber gelmişti.
اَنّٰى لَهُمُ الذِّكْرٰى وَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مُبِينٌ
ennā lehumu ƶ-ƶikrā ve ḳad cā'ehum rasūlun mubīnun
Sonra ondan yüz çevirdiler ve "Bu bir öğretilmiş, bu bir deli!" dediler.
ثُمَّ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَقَالُوا مُعَلَّمٌ مَجْنُونٌ
ṧumme tevellev ǎnhu ve ḳālū muǎllemun mecnūnun
Biz bu azabı kısa bir süre kaldıracağız, siz de yine eski halinize döneceksiniz.
اِنَّا كَاشِفُوا الْعَذَابِ قَلِيلًا اِنَّكُمْ عَائِدُونَ
innā kāşifū l-ǎƶābi ḳalīlen innekum ǎāidūne
Onları o en şiddetli yakalayışla yakalayacağımız günü hatırla. Şüphesiz biz öcümüzü alırız.
يَوْمَ نَبْطِشُ الْبَطْشَةَ الْكُبْرٰى اِنَّا مُنْتَقِمُونَ
yevme nebTişu l-beTşete l-kubrā innā munteḳimūne
Andolsun, onlardan önce Firavun kavmini sınamıştık. Onlara değerli bir peygamber (Musa) gelmişti.
وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَاءَهُمْ رَسُولٌ كَرِيمٌ
ve leḳad fetennā ḳablehum ḳavme fir'ǎvne ve cā'ehum rasūlun kerīmun
O, şöyle demişti: "Allah'ın kullarını (esaret altındaki İsrailoğullarını) bana teslim edin. Çünkü ben güvenilir bir peygamberim."
اَنْ اَدُّٓوا اِلَيَّ عِبَادَ اللّٰهِ اِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ اَمِينٌ
en eddū ileyye ǐbāde (a)llahi innī lekum rasūlun emīnun
"Allah'a karşı ululuk taslamayın. Çünkü ben size apaçık bir delil (mucize) getiriyorum."
وَاَنْ لَا تَعْلُوا عَلَى اللّٰهِ اِنِّٓي اٰتِيكُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ
ve en lā teǎ'lū ǎlā (a)llahi innī ātīkum bi sulTānin mubīnin
"Şüphesiz ki ben, beni taşlamanızdan, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığındım."
وَاِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ اَنْ تَرْجُمُونِ
ve innī ǔƶtu bi rabbī ve rabbikum en tercumūni
"Bana inanmadınızsa benden uzak durun."
وَاِنْ لَمْ تُؤْمِنُوا لِي فَاعْتَزِلُونِ
ve in lem tu'minū lī fe ǎ'tezilūni
Sonra Musa, Rabbine, "Bunlar günahkar bir toplumdur" diye seslendi.
فَدَعَا رَبَّهُ اَنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمٌ مُجْرِمُونَ
fe deǎā rabbehu enne hā'ulā'i ḳavmun mucrimūne
Allah da şöyle dedi: "O halde kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz."
فَاَسْرِ بِعِبَادِي لَيْلًا اِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ
fe esri bi ǐbādī leylen innekum muttebeǔne
"Denizi açık halde bırak." Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.
وَاتْرُكِ الْبَحْرَ رَهْوًا اِنَّهُمْ جُنْدٌ مُغْرَقُونَ
ve truki l-baHra rahven innehum cundun muğraḳūne
Onlar geride nice bahçeler, nice pınarlar bıraktılar.
كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
kem terakū min cennātin ve ǔyūnin
Nice ekinler, nice güzel konaklar!
وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ
ve zurūǐn ve meḳāmin kerīmin
Zevk ve sefasını sürdükleri nice nimetler!
وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ
ve neǎ'metin kānū fīhā fākihīne
İşte böyle! Onları başka bir topluma miras bıraktık.
كَذٰلِكَ۠ وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْمًا اٰخَرِينَ
ke ƶālike ve evraṧnāhā ḳavmen āḣarīne
Gök ve yer onların ardından ağlamadı; onlara mühlet de verilmedi.
فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَاءُ وَالْاَرْضُ وَمَا كَانُوا مُنْظَرِينَ
fe mā beket ǎleyhimu s-semāu ve l-erDu ve mā kānū munZerīne
(30-31) Andolsun, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan; Firavun'dan kurtardık. Çünkü o, haddi aşanlardan bir zorba idi.
وَلَقَدْ نَجَّيْنَا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ مِنَ الْعَذَابِ الْمُهِينِ مِنْ فِرْعَوْنَ اِنَّهُ كَانَ عَالِيًا مِنَ الْمُسْرِفِينَ
ve leḳad necceynā benī isrāīle mine l-ǎƶābi l-muhīni / min fir'ǎvne innehu kāne ǎāliyen mine l-musrifīne
Andolsun, onları, bir bilgi üzerine (dönemlerinde) alemlere üstün kıldık.
وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلٰى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَمِينَ
ve le ḳadi ḣternāhum ǎlā ǐlmin ǎlā l-ǎālemīne
Onlara, içinde açık bir imtihan bulunan mucizeler verdik.
وَاٰتَيْنَاهُمْ مِنَ الْاٰيَاتِ مَا فِيهِ بَلٰٓؤٌا مُبِينٌ
ve āteynāhum mine l-āyāti mā fīhi belā'un mubīnun
(34-35) Bunlar (müşrikler) diyorlar ki: "İlk ölümümüzden başka bir ölüm yoktur. Biz diriltilecek değiliz."
اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَيَقُولُونَ اِنْ هِيَ اِلَّا مَوْتَتُنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُنْشَرِينَ
inne hā'ulā'i le yeḳūlūne / in hiye illā mevtetunā l-ūlā ve mā neHnu bi munşerīne
"Eğer doğru söyleyenler iseniz atalarımızı getirin."
فَأْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
fe 'tū bi ābāinā in kuntum Sādiḳīne
Bunlar mı daha hayırlı, yoksa Tübba' kavmi ile onlardan öncekiler mi? Onları helak ettik. Çünkü onlar suçlu kimselerdi.
اَهُمْ خَيْرٌ اَمْ قَوْمُ تُبَّعٍ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ اَهْلَكْنَاهُمْ اِنَّهُمْ كَانُوا مُجْرِمِينَ
e hum ḣayrun em ḳavmu tubbeǐn ve(e)lleƶīne min ḳablihim ehleknāhum innehum kānū mucrimīne
Biz, gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, eğlenmek için yaratmadık.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا لَاعِبِينَ
ve mā ḣaleḳnā s-semāvāti ve l-erDe ve mā beynehumā lāǐbīne
Biz onları ancak hak ve hikmete uygun olarak yarattık. Ama onların çoğu bilmiyorlar.
مَا خَلَقْنَاهُمَا اِلَّا بِالْحَقِّ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
mā ḣaleḳnāhumā illā bi l-Haḳḳi ve lākinne ekṧerahum lā yeǎ'lemūne
Şüphesiz, hüküm günü, hepsinin bir arada buluşacağı zamandır.
اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ مِيقَاتُهُمْ اَجْمَعِينَ
inne yevme l-feSli mīḳātuhum ecmeǐyne
O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Kendilerine yardım da edilmez.
يَوْمَ لَا يُغْنِي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
yevme lā yuğnī mevlen ǎn mevlen şey'en ve lā hum yunSarūne
Yalnız, Allah'ın yardım ettiği kimseler bunların dışındadır. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, çok merhamet edendir.
اِلَّا مَنْ رَحِمَ اللّٰهُ اِنَّهُ هُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ
illā men raHime (a)llahu innehu huve l-ǎzīzu r-raHīmu
(43-44) Şüphesiz, zakkum ağacı, günahkarların yemeğidir.
اِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِ طَعَامُ الْاَثِيمِ
inne şecerate z-zeḳḳūmi / Taǎāmu l-eṧīmi
(45-46) O, maden eriyiği gibidir. Kaynar suyun kaynaması gibi karınlarda kaynar.
كَالْمُهْلِ يَغْلِي فِي الْبُطُونِ كَغَلْيِ الْحَمِيمِ
ke l-muhli yeğlī fī l-buTūni / ke ğalyi l-Hamīmi
(Allah, görevli meleklere şöyle der:) "Tutun onu, cehennemin ortasına sürükleyin."
خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ اِلٰى سَوَاءِ الْجَحِيمِ
ḣuƶūhu fe ǎ'tilūhu ilā sevā'i l-ceHīmi
"Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün."
ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِهِ مِنْ عَذَابِ الْحَمِيمِ
ṧumme Subbū fevḳa ra'sihi min ǎƶābi l-Hamīmi
(Deyin ki:) "Tat bakalım! Hani sen güçlüydün, şerefliydin!?"
ذُقْ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ
ƶuḳ inneke ente l-ǎzīzu l-kerīmu
"İşte bu, şüphelenip durduğunuz şeydir!"
اِنَّ هٰذَا مَا كُنْتُمْ بِهِ تَمْتَرُونَ
inne hāƶā mā kuntum bihi temterūne
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise güvenli bir yerdedirler.
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي مَقَامٍ اَمِينٍ
inne l-mutteḳīne fī meḳāmin emīnin
Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.
فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
fī cennātin ve ǔyūnin
İnce ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyinerek karşılıklı otururlar.
يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِلِينَ
yelbesūne min sundusin ve istebraḳin muteḳābilīne
İşte böyle. Ayrıca onları iri siyah gözlü hurilerle evlendirmişizdir.
كَذٰلِكَ۠ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ عِينٍ
ke ƶālike ve zevvecnāhum bi Hūrin ǐynin
Orada güven içinde her türlü meyveyi isterler.
يَدْعُونَ فِيهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ اٰمِنِينَ
yed'ǔne fīhā bi kulli fākihetin āminīne
Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından korumuştur.
لَا يَذُوقُونَ فِيهَا الْمَوْتَ اِلَّا الْمَوْتَةَ الْاُو۫لٰى وَوَقٰيهُمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ
lā yeƶūḳūne fīhā l-mevte illā l-mevtete l-ūlā ve veḳāhum ǎƶābe l-ceHīmi
Bunlar, Rabbinden bir lütuf olarak verilmiştir. İşte bu büyük başarıdır.
فَضْلًا مِنْ رَبِّكَ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
feDlen min rabbike ƶālike huve l-fevzu l-ǎZīmu
(Ey Muhammed!) Biz Onu (Kur'an'ı) senin dilinle kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alsınlar.
فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
fe innemā yessernāhu bi lisānike leǎllehum yeteƶekkerūne
Artık sen (onların başına gelecekleri) bekle; onlar da beklemektedirler.
فَارْتَقِبْ اِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ
fe rteḳib innehum murteḳibūne
Ha Mim.
حٰمٓ
Hm
Kitab'ın indirilişi, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır.
تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
tenzīlu l-kitābi mine (a)llahi l-ǎzīzi l-Hakīmi
Şüphesiz, göklerde ve yerde, inananlar için (Allah'ın varlığını ve birliğini gösteren) nice deliller vardır.
اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ
inne fī s-semāvāti ve l-erDi le āyātin li l-mu'minīne
Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın (yeryüzüne) yaydığı her bir canlıda da kesin olarak inanan bir toplum için elbette nice deliller vardır.
وَفِي خَلْقِكُمْ وَمَا يَبُثُّ مِنْ دَابَّةٍ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
ve fī ḣalḳikum ve mā yebuṧṧu min dābbetin āyātun li ḳavmin yūḳinūne
Geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, Allah'ın gökten rızık (sebebi olarak yağmur) indirip, onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, rüzgarları evirip çevirmesinde aklını kullanan bir toplum için deliller vardır.
وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ رِزْقٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ اٰيَاتٌ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
ve ḣtilāfi l-leyli ve n-nehāri ve mā enzele (a)llahu mine s-semāi min rizḳin fe eHyā bihi l-erDe beǎ'de mevtihā ve teSrīfi r-riyāHi āyātun li ḳavmin yeǎ'ḳilūne
İşte bunlar, Allah'ın ayetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?
تِلْكَ اٰيَاتُ اللّٰهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ فَبِاَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللّٰهِ وَاٰيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ
tilke āyātu (a)llahi netlūhā ǎleyke bi l-Haḳḳi fe bi eyyi Hadīṧin beǎ'de (a)llahi ve āyātihi yu'minūne
Her günahkar yalancının vay haline!
وَيْلٌ لِكُلِّ اَفَّاكٍ اَثِيمٍ
veylun li kulli effākin eṧīmin
Kendisine Allah'ın ayetlerinin okunduğunu işitir de, sonra büyüklük taslayarak sanki onları hiç duymamış gibi direnir. İşte onu elem dolu bir azap ile müjdele!
يَسْمَعُ اٰيَاتِ اللّٰهِ تُتْلٰى عَلَيْهِ ثُمَّ يُصِرُّ مُسْتَكْبِرًا كَاَنْ لَمْ يَسْمَعْهَا فَبَشِّرْهُ بِعَذَابٍ اَلِيمٍ
yesmeǔ āyāti (a)llahi tutlā ǎleyhi ṧumme yuSirru mustekbiran ke en lem yesmeǎ'hā fe beşşirhu bi ǎƶābin elīmin
Ayetlerimizden bir şey öğrenince onu alaya alır. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır!
وَاِذَا عَلِمَ مِنْ اٰيَاتِنَا شَيْـًٔاۨ اتَّخَذَهَا هُزُوًا اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ
ve iƶā ǎlime min āyātinā şey'en tteḣaƶehā huzuven ulāike lehum ǎƶābun muhīnun
Arkalarında da cehennem vardır. Dünyada kazandıkları ve Allah'tan başka edindikleri dostlar onlara hiçbir fayda vermez. Onlar için elbette büyük bir azap vardır.
مِنْ وَرَائِهِمْ جَهَنَّمُ وَلَا يُغْنِي عَنْهُمْ مَا كَسَبُوا شَيْـًٔا وَلَا مَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
min verāihim cehennemu ve lā yuğnī ǎnhum mā kesebū şey'en ve lā mā tteḣaƶū min dūni (a)llahi evliyā'e ve lehum ǎƶābun ǎZīmun
İşte bu (Kur'an) bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkar edenlere ise elem dolu çok kötü bir azap vardır.
هٰذَا هُدًى وَالَّذِينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ لَهُمْ عَذَابٌ مِنْ رِجْزٍ اَلِيمٍ
hāƶā huden ve(e)lleƶīne keferū bi āyāti rabbihim lehum ǎƶābun min riczin elīmun
Allah, içinde gemilerin, emriyle akıp gitmesi, O'nun lütfunu aramanız ve şükretmeniz için denizi sizin hizmetinize verendir.
اَللّٰهُ الَّذِي سَخَّرَ لَكُمُ الْبَحْرَ لِتَجْرِيَ الْفُلْكُ فِيهِ بِاَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
(a)llahu elleƶī seḣḣara lekumu l-baHra li tecriye l-fulku fīhi bi emrihi ve li tebteğū min feDlihi ve leǎllekum teşkurūne
Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından (bir nimet olarak) sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.
وَسَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا مِنْهُ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
ve seḣḣara lekum mā fī s-semāvāti ve mā fī l-erDi cemīǎn minhu inne fī ƶālike le āyātin li ḳavmin yetefekkerūne
İnananlara söyle, Allah'ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları (şimdilik) bağışlasınlar ki Allah herhangi bir topluma (kendi) kazandığının karşılığını versin.
قُلْ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا يَغْفِرُوا لِلَّذِينَ لَا يَرْجُونَ اَيَّامَ اللّٰهِ لِيَجْزِيَ قَوْمًا بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
ḳul li(e)lleƶīne āmenū yeğfirū li(e)lleƶīne lā yercūne eyyāme (a)llahi li yecziye ḳavmen bimā kānū yeksibūne
Kim salih bir amel işlerse, kendi lehine işlemiş olur. Kim de kötülük yaparsa, kendi aleyhine yapmış olur. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.
مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَا ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ تُرْجَعُونَ
men ǎmile SāliHen fe li nefsihi ve men esā'e fe ǎleyhā ṧumme ilā rabbikum turceǔne
Andolsun biz, İsrailoğullarına kitap, hükümranlık ve peygamberlik verdik. Onları güzel ve temiz yiyeceklerle rızıklandırdık ve onları (dönemlerinde) alemlere üstün kıldık.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ
ve leḳad āteynā benī isrāīle l-kitābe ve l-Hukme ve n-nubuvvete ve razeḳnāhum mine T-Tayyibāti ve feDDelnāhum ǎlā l-ǎālemīne
Onlara din işi konusunda açık deliller verdik. Ama onlar ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayı ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, hakkında ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü, aralarında hüküm verecektir.
وَاٰتَيْنَاهُمْ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْاَمْرِ فَمَا اخْتَلَفُوا اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ اِنَّ رَبَّكَ يَقْضِي بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
ve āteynāhum beyyinātin mine l-emri fe mā ḣtelefū illā min beǎ'di mā cā'ehumu l-ǐlmu beğyen beynehum inne rabbeke yeḳDī beynehum yevme l-ḳiyāmeti fīmā kānū fīhi yeḣtelifūne
Sonra da seni din işi konusunda açık bir yola koyduk. Sen ona uy, bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma.
ثُمَّ جَعَلْنَاكَ عَلٰى شَرِيعَةٍ مِنَ الْاَمْرِ فَاتَّبِعْهَا وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ
ṧumme ceǎlnāke ǎlā şerīǎtin mine l-emri fe ttebiǎ'hā ve lā tettebiǎ' ehvā'e (e)lleƶīne lā yeǎ'lemūne
Çünkü onlar, Allah'a karşı sana asla bir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirinin dostlarıdır. Allah ise kendisine karşı gelmekten sakınanların dostudur.
اِنَّهُمْ لَنْ يُغْنُوا عَنْكَ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا وَاِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَ
innehum len yuğnū ǎnke mine (a)llahi şey'en ve inne Z-Zālimīne beǎ'Duhum evliyā'u beǎ'Din ve(a)llahu veliyyu l-mutteḳīne
Bu Kur'an, insanlar için kalp gözleri (konumundaki bir nur), kesin olarak inanan bir toplum için de bir hidayet ve bir rahmettir.
هٰذَا بَصَائِرُ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ
hāƶā beSāiru li n-nāsi ve huden ve raHmetun li ḳavmin yūḳinūne
Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!
اَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَوَاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ
em Hasibe (e)lleƶīne cteraHū s-seyyiāti en nec'ǎlehum ke(e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti sevā'en meHyāhum ve memātuhum sā'e mā yeHkumūne
Allah, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak, herkese kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır. Onlara zulm edilmez.
وَخَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
ve ḣaleḳa (a)llahu s-semāvāti ve l-erDe bi l-Haḳḳi ve li tuczā kullu nefsin bimā kesebet ve hum lā yuZlemūne
Nefsinin arzusunu ilah edinen, Allah'ın; (halini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala düşünüp ibret almayacak mısınız?
اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَنْ يَهْدِيهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
e fe raeyte meni tteḣaƶe ilāhehu hevāhu ve eDellehu (a)llahu ǎlā ǐlmin ve ḣateme ǎlā sem'ǐhi ve ḳalbihi ve ceǎle ǎlā beSarihi ğişāveten fe men yehdīhi min beǎ'di (a)llahi e fe lā teƶekkerūne
Dediler ki: "Dünya hayatımızdan başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder." Bu hususta onların bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanda bulunuyorlar.
وَقَالُوا مَا هِيَ اِلَّا حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا اِلَّا الدَّهْرُ وَمَا لَهُمْ بِذٰلِكَ مِنْ عِلْمٍ اِنْ هُمْ اِلَّا يَظُنُّونَ
ve ḳālū mā hiye illā Hayātunā d-dunyā nemūtu ve neHyā ve mā yuhlikunā illā d-dehru ve mā lehum bi ƶālike min ǐlmin in hum illā yeZunnūne
Onlara ayetlerimiz açıkça okunduğu zaman onların delilleri ancak, "Doğru söyleyenler iseniz babalarımızı getirin" demek oldu.
وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ مَا كَانَ حُجَّتَهُمْ اِلَّٓا اَنْ قَالُوا ائْتُوا بِاٰبَٓائِنَٓا اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
ve iƶā tutlā ǎleyhim āyātunā beyyinātin mā kāne Huccetehum illā en ḳālū 'tū bi ābāinā in kuntum Sādiḳīne
De ki: "Allah sizi yaşatıyor. Sonra sizi öldürecek, sonra da kendisinde şüphe olmayan Kıyamet gününde sizi bir araya getirecek, ama insanların çoğu bilmezler."
قُلِ اللّٰهُ يُحْيِيكُمْ ثُمَّ يُمِيتُكُمْ ثُمَّ يَجْمَعُكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فِيهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
ḳuli (a)llahu yuHyīkum ṧumme yumītukum ṧumme yecmeǔkum ilā yevmi l-ḳiyāmeti lā raybe fīhi ve lākinne ekṧera n-nāsi lā yeǎ'lemūne
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَخْسَرُ الْمُبْطِلُونَ
ve li (a)llahi mulku s-semāvāti ve l-erDi ve yevme teḳūmu s-sāǎtu yevmeiƶin yeḣseru l-mubTilūne
O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır. (Onlara şöyle denilir:) "Bugün (yalnızca) yaptıklarınızın karşılığı verilecektir."
وَتَرٰى كُلَّ اُمَّةٍ جَاثِيَةً كُلُّ اُمَّةٍ تُدْعٰٓى اِلٰى كِتَابِهَا اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
ve terā kulle ummetin cāṧiyeten kullu ummetin tud'ǎā ilā kitābihā l-yevme tuczevne mā kuntum teǎ'melūne
İşte kitabımız, size karşı gerçeği söylüyor. Çünkü biz yapmakta olduklarınızı kaydediyorduk.
هٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ اِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
hāƶā kitābunā yenTiḳu ǎleykum bi l-Haḳḳi innā kunnā nestensiḣu mā kuntum teǎ'melūne
İnanıp salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları rahmetine sokacaktır. İşte bu apaçık başarıdır.
فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُدْخِلُهُمْ رَبُّهُمْ فِي رَحْمَتِهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ
fe emmā (e)lleƶīne āmenū ve ǎmilū S-SāliHāti fe yudḣiluhum rabbuhum fī raHmetihi ƶālike huve l-fevzu l-mubīnu
İnkar edenlere gelince, onlara şöyle denir: "Ayetlerim size okunmuştu da sizler büyüklük taslamış ve günahkar bir kavim olmuş değil miydiniz?"
وَاَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا اَفَلَمْ تَكُنْ اٰيَاتِي تُتْلٰى عَلَيْكُمْ فَاسْتَكْبَرْتُمْ وَكُنْتُمْ قَوْمًا مُجْرِمِينَ
ve emmā (e)lleƶīne keferū e fe lem tekun āyātī tutlā ǎleykum fe stekbertum ve kuntum ḳavmen mucrimīne
"Şüphesiz, Allah'ın va'di gerçektir, kıyamet hakkında hiçbir şüphe yoktur" dendiği zaman ise; "Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz, sadece zannediyoruz. Biz bu konuda kesin kanaat sahibi değiliz" demiştiniz.
وَاِذَا قِيلَ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَالسَّاعَةُ لَا رَيْبَ فِيهَا قُلْتُمْ مَا نَدْرِي مَا السَّاعَةُ اِنْ نَظُنُّ اِلَّا ظَنًّا وَمَا نَحْنُ بِمُسْتَيْقِنِينَ
ve iƶā ḳīle inne veǎ'de (a)llahi Haḳḳun ve s-sāǎtu lā raybe fīhā ḳultum mā nedrī mā s-sāǎtu in neZunnu illā Zennen ve mā neHnu bi musteyḳinīne