← Sureler

Mushaf — 491. Sayfa

‹
/ 604
›
43. Zuhruf Suresi

İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, "Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz" demiş olmasınlar.

وَكَذٰلِكَ مَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا اِنَّا وَجَدْنَا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ

ve ke ƶālike mā erselnā min ḳablike fī ḳaryetin min neƶīrin illā ḳāle mutrafūhā innā vecednā ābā'enā ǎlā ummetin ve innā ǎlā āṧārihim muḳtedūne

(Gönderilen uyarıcı,) "Ben size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş olsam da mı?" dedi. Onlar, "Biz kesinlikle sizinle gönderilen şeyi inkar ediyoruz" dediler.

قَالَ اَوَلَوْ جِئْتُكُمْ بِاَهْدٰى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ اٰبَٓاءَكُمْ قَالُوا اِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ

ḳāle e ve lev ci'tukum bi ehdā mimmā vecedtum ǎleyhi ābā'ekum ḳālū innā bimā ursiltum bihi kāfirūne

Biz de onlardan intikam aldık. Yalanlayanların sonu, bak nasıl oldu!

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ

fe nteḳamnā minhum fe nZur keyfe kāne ǎāḳibetu l-mukeƶƶibīne

Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: "Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım."

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰهِيمُ لِاَبِيهِ وَقَوْمِهِ اِنَّنِي بَرَاءٌ مِمَّا تَعْبُدُونَ

ve iƶ ḳāle ibrāhīmu li ebīhi ve ḳavmihi innenī berā'un mimmā teǎ'budūne

"Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir."

اِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَاِنَّهُ سَيَهْدِينِ

illā elleƶī feTaranī fe innehu se yehdīni

İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı.

وَجَعَلَهَا كَلِمَةً بَاقِيَةً فِي عَقِبِهِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

ve ceǎlehā kelimeten bāḳiyeten fī ǎḳibihi leǎllehum yerciǔne

Doğrusu onları (Mekke müşriklerini) ve atalarını kendilerine hak olan Kur'an ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırırım.

بَلْ مَتَّعْتُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى جَاءَهُمُ الْحَقُّ وَرَسُولٌ مُبِينٌ

bel metteǎ'tu hā'ulā'i ve ābā'ehum Hattā cā'ehumu l-Haḳḳu ve rasūlun mubīnun

Fakat kendilerine Hak gelince, "Bu bir büyüdür, biz onu kesinlikle inkar ediyoruz" dediler.

وَلَمَّا جَاءَهُمُ الْحَقُّ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ وَاِنَّا بِهِ كَافِرُونَ

ve lemmā cā'ehumu l-Haḳḳu ḳālū hāƶā siHrun ve innā bihi kāfirūne

"Bu Kur'an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!" dediler.

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ

ve ḳālū levlā nuzzile hāƶā l-ḳurānu ǎlā raculin mine l-ḳaryeteyni ǎZīmin

Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.

اَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَرَفَعْنَا بَعْضَهُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَتَّخِذَ بَعْضُهُمْ بَعْضًا سُخْرِيًّا وَرَحْمَتُ رَبِّكَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

e hum yeḳsimūne raHmete rabbike neHnu ḳasemnā beynehum meǐyşetehum fī l-Hayāti d-dunyā ve rafeǎ'nā beǎ'Dehum fevḳa beǎ'Din deracātin li yetteḣiƶe beǎ'Duhum beǎ'Dan suḣriyyen ve raHmetu rabbike ḣayrun mimmā yecmeǔne

Eğer bütün insanlar (kafirlere verdiğimiz nimetlere bakıp küfürde birleşen) bir tek ümmet olacak olmasalardı, Rahman'ı inkar edenlerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık.

وَلَوْلَا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَ

ve levlā en yekūne n-nāsu ummeten vāHideten le ceǎlnā li men yekfuru bi r-raHmāni li buyūtihim suḳufen min fiDDetin ve meǎārice ǎleyhā yeZherūne