Elif Lam Ra. Bunlar, kitabın ve apaçık olan Kur'an'ın ayetleridir.
الٓرٰ۠ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُبِينٍ
Elif, Lâm, Râ tilke āyātu l-kitābi ve ḳur'ānin mubīnin
İnkar edenler, "Keşke müslüman olsaydık" diye çok arzu edeceklerdir.
رُبَمَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ كَانُوا مُسْلِمِينَ
rubemā yeveddu (e)lleƶīne keferū lev kānū muslimīne
Bırak onları yesinler (içsinler), yararlansınlar; emelleri onları oyalayadursun. İleride (gerçeği) bilecekler.
ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا وَيَتَمَتَّعُوا وَيُلْهِهِمُ الْاَمَلُ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
ƶerhum ye'kulū ve yetemetteǔ ve yulhihimu l-emelu fe sevfe yeǎ'lemūne
Helak ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır.
وَمَا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَعْلُومٌ
ve mā ehleknā min ḳaryetin illā ve le hā kitābun meǎ'lūmun
Hiçbir toplum ecelini geçemez ve ondan geri de kalamaz.
مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَأْخِرُونَ
mā tesbiḳu min ummetin ecelehā ve mā yeste'ḣirūne
Dediler ki: "Ey kendisine Zikir (Kur'an) indirilen kimse! Sen mutlaka delisin!"
وَقَالُوا يَاأَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ اِنَّكَ لَمَجْنُونٌ
ve ḳālū yā eyyuhā elleƶī nuzzile ǎleyhi ƶ-ƶikru inneke le mecnūnun
"Eğer doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirsene!"
لَوْ مَا تَأْتِينَا بِالْمَلٰٓئِكَةِ اِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
lev mā te'tīnā bi l-melāiketi in kunte mine S-Sādiḳīne
Biz, melekleri ancak hak ve hikmete uygun olarak indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez.
مَا نُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ اِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا اِذًا مُنْظَرِينَ
mā nunezzilu l-melāikete illā bi l-Haḳḳi ve mā kānū iƶen munZerīne
Şüphesiz o Zikr'i (Kur'an'ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.
اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ
innā neHnu nezzelnā ƶ-ƶikra ve innā lehu le HāfiZūne
Ey Muhammed! Andolsun, senden önceki topluluklara da peygamber gönderdik.
وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ فِي شِيَعِ الْاَوَّلِينَ
ve leḳad erselnā min ḳablike fī şiyeǐ l-evvelīne
Onlar kendilerine gelen her peygamberle alay ediyorlardı.
وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
ve mā ye'tīhim min rasūlin illā kānū bihi yestehziūne
Aynı şekilde (onların tutumlarına uygun olarak) biz onu suçluların kalbine sokarız.
كَذٰلِكَ نَسْلُكُهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ
ke ƶālike neslukuhu fī ḳulūbi l-mucrimīne
Önceki milletlerin (helakine dair Allah'ın) kanunu geçmiş iken onlar buna (Kur'an'a) inanmazlar.
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْاَوَّلِينَ
lā yu'minūne bihi ve ḳad ḣalet sunnetu l-evvelīne
(14-15) Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıkmaya koyulsalar, yine "Gözlerimiz döndürüldü, biz herhalde büyülenmiş bir toplumuz" derlerdi.
وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فِيهِ يَعْرُجُونَ لَقَالُوا اِنَّمَا سُكِّرَتْ اَبْصَارُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌ مَسْحُورُونَ
ve lev feteHnā ǎleyhim bāben mine s-semāi fe Zellū fīhi yeǎ'rucūne / le ḳālū innemā sukkirat ebSārunā bel neHnu ḳavmun mesHūrūne
Andolsun, biz gökte burçlar yaptık ve onu, bakanlar için süsledik.
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ
ve leḳad ceǎlnā fī s-semāi burūcen ve zeyyennāhā li n-nāZirīne
Onu kovulmuş her şeytandan koruduk.
وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ
ve HafiZnāhā min kulli şeyTānin racīmin
Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ateş takip etmektedir.
اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ
illā meni steraḳa s-sem'ǎ fe etbeǎhu şihābun mubīnun
Yeri de yaydık, ona sabit dağlar yerleştirdik ve orada ölçülü (bir biçimde) her şeyi bitirdik.
وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِيَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ
ve l-erDe medednāhā ve elḳaynā fīhā ravāsiye ve enbetnā fīhā min kulli şey'in mevzūnin
Orada hem sizin için, hem de sizin rızık vermediğiniz kimseler için geçimlikler meydana getirdik.
وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ وَمَنْ لَسْتُمْ لَهُ بِرَازِقِينَ
ve ceǎlnā lekum fīhā meǎāyişe ve men lestum lehu bi rāziḳīne
Hiçbir şey yoktur ki hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
ve in min şey'in illā ǐndenā ḣazāinuhu ve mā nunezziluhu illā bi ḳaderin meǎ'lūmin
Rüzgarları da aşılayıcı olarak gönderip yukarıdan su indirerek sizi onunla suladık. Onu toplayıp depolayan da siz değilsiniz.
وَاَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَمَا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ
ve erselnā r-riyāHa levāḳiHa fe enzelnā mine s-semāi māen fe esḳaynākumūhu ve mā entum lehu bi ḣāzinīne
Hiç şüphesiz biz diriltir, biz öldürürüz ve biz (her şeye gerçek) varisleriz
وَاِنَّا لَنَحْنُ نُحْيِ وَنُمِيتُ وَنَحْنُ الْوَارِثُونَ
ve innā le neHnu nuHyī ve numītu ve neHnu l-vāriṧūne
Andolsun biz, sizden önce gelip geçenleri de biliriz, sonraya kalanları da.
وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَقْدِمِينَ مِنْكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا الْمُسْتَأْخِرِينَ
ve leḳad ǎlimnā l-musteḳdimīne minkum ve leḳad ǎlimnā l-muste'ḣirīne
Şüphesiz senin Rabbin onları diriltip bir araya getirecektir. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.
وَاِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ اِنَّهُ حَكِيمٌ عَلِيمٌ
ve inne rabbeke huve yeHşuruhum innehu Hakīmun ǎlīmun
Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ
ve leḳad ḣaleḳnā l-insāne min SalSālin min Hamein mesnūnin
Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık.
وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ
ve l-cānne ḣaleḳnāhu min ḳablu min nāri s-semūmi
(28-29) Hani Rabbin meleklere, "Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım. Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin" demişti.
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
ve iƶ ḳāle rabbuke li l-melāiketi innī ḣāliḳun beşeran min SalSālin min Hamein mesnūnin / fe iƶā sevveytuhu ve nefeḣtu fīhi min rūHī fe ḳaǔ lehu sācidīne
Bunun üzerine bütün melekler saygı ile eğildiler.
فَسَجَدَ الْمَلٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ اَجْمَعُونَ
fe secede l-melāiketu kulluhum ecmeǔne
Ancak İblis, saygı ile eğilenlerle beraber olmaktan kaçındı.
اِلَّٓا اِبْلِيسَ اَبٰٓى اَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ
illā iblīse ebā en yekūne meǎ s-sācidīne
Allah, "Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?" dedi.
قَالَ يَاإِبْلِيسُ مَا لَكَ اَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ
ḳāle yā ibliysu mā leke ellā tekūne meǎ s-sācidīne
İblis dedi ki: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem."
قَالَ لَمْ اَكُنْ لِاَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ
ḳāle lem ekun li escude li beşerin ḣaleḳtehu min SalSālin min Hamein mesnūnin
(34-35) Allah, "Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lanet senin üzerinedir" dedi.
قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَاِنَّكَ رَجِيمٌ وَاِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ اِلٰى يَوْمِ الدِّينِ
ḳāle fe ḣruc minhā fe inneke racīmun / ve inne ǎleyke l-leǎ'nete ilā yevmi d-dīni
İblis: "Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver" dedi.
قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْنِٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ
ḳāle rabbi fe enZirnī ilā yevmi yub'ǎṧūne
(37-38) Allah da, "O halde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin" dedi.
قَالَ فَاِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ اِلٰى يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ
ḳāle fe inneke mine l-munZerīne / ilā yevmi l-veḳti l-meǎ'lūmi
(39-40) İblis, "Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlasa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım" dedi.
قَالَ رَبِّ بِمَا اَغْوَيْتَنِي لَاُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْاَرْضِ وَلَاُغْوِيَنَّهُمْ اَجْمَعِينَ اِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ
ḳāle rabbi bimā eğveytenī le uzeyyinenne lehum fī l-erDi ve le uğviyennehum ecmeǐyne / illā ǐbādeke minhumu l-muḣleSīne
(41-42) Allah, "İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur. Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin yoktur" dedi.
قَالَ هٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ اِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ اِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ
ḳāle hāƶā SirāTun ǎleyye musteḳīmun / inne ǐbādī leyse leke ǎleyhim sulTānun illā meni ttebeǎke mine l-ğāvīne
Şüphesiz cehennem, onların hepsinin buluşacağı yerdir.
وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَعِينَ
ve inne cehenneme le mev'ǐduhum ecmeǐyne
Onun yedi kapısı vardır ve her kapıya onlardan bir grup ayrılmıştır.
لَهَا سَبْعَةُ اَبْوَابٍ لِكُلِّ بَابٍ مِنْهُمْ جُزْءٌ مَقْسُومٌ
lehā seb'ǎtu ebvābin li kulli bābin minhum cuz'un meḳsūmun
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, cennetler içinde ve pınarlar başındadır.
اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
inne l-mutteḳīne fī cennātin ve ǔyūnin
Onlara, "Girin oraya esenlikle, güven içinde" denilir.
اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍ اٰمِنِينَ
udḣulūhā bi selāmin āminīne
Biz, onların kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar.
وَنَزَعْنَا مَا فِي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ
ve nezeǎ'nā mā fī Sudūrihim min ğillin iḣvānen ǎlā sururin muteḳābilīne
Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz, onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.
لَا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌ وَمَا هُمْ مِنْهَا بِمُخْرَجِينَ
lā yemessuhum fīhā neSabun ve mā hum minhā bi muḣracīne
(49-50) Ey Muhammed! Kullarıma, benim elbette çok bağışlayıcı, çok merhametli olduğumu, azabımın da elem dolu azap olduğunu haber ver.
نَبِّئْ عِبَادِي اَنِّٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ وَاَنَّ عَذَابِي هُوَ الْعَذَابُ الْاَلِيمُ
nebbi' ǐbādī ennī enā l-ğafūru r-raHīmu / ve enne ǎƶābī huve l-ǎƶābu l-elīmu
Onlara İbrahim'in misafirlerinden de haber ver.
وَنَبِّئْهُمْ عَنْ ضَيْفِ اِبْرٰهِيمَ
ve nebbi'hum ǎn Deyfi ibrāhīme
Hani misafirler İbrahim'in yanına girmiş ve "Selam" demişlerdi. O da, "Gerçekten biz sizden korkuyoruz" demişti.
اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ اِنَّا مِنْكُمْ وَجِلُونَ
iƶ deḣalū ǎleyhi fe ḳālū selāmen ḳāle innā minkum vecilūne
Onlar, "Korkma, biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler.
قَالُوا لَا تَوْجَلْ اِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ
ḳālū lā tevcel innā nubeşşiruke bi ğulāmin ǎlīmin
İbrahim, "Bana yaşlılık gelip çatmış iken beni mi müjdeliyorsunuz? Bana neyi müjdeliyorsunuz?" dedi.
قَالَ اَبَشَّرْتُمُونِي عَلٰٓى اَنْ مَسَّنِيَ الْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ
ḳāle e beşşertumūnī ǎlā en messeniye l-kiberu fe bi me tubeşşirūne
"Biz sana gerçeği müjdeledik. Sakın ümitsizlerden olma" dediler.
قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِطِينَ
ḳālū beşşernāke bi l-Haḳḳi fe lā tekun mine l-ḳāniTīne
Dedi ki: "Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?"
قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّهِ اِلَّا الضَّالُّونَ
ḳāle ve men yeḳneTu min raHmeti rabbihi illā D-Dāllūne
İbrahim, "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi.
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ اَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
ḳāle fe mā ḣaTbukum eyyuhā l-murselūne
Şöyle dediler: "Şüphesiz biz suçlu bir millete gönderildik.
قَالُوا اِنَّٓا اُرْسِلْنَٓا اِلٰى قَوْمٍ مُجْرِمِينَ
ḳālū innā ursilnā ilā ḳavmin mucrimīne
(59-60) Lut'un ailesi başka (Onlar suçlu değillerdir). Lut'un karısı dışında onların hepsini kurtaracağız. Biz, onun geride kalanlardan olmasını takdir ettik.
اِلَّٓا اٰلَ لُوطٍ اِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ اَجْمَعِينَ اِلَّا امْرَاَتَهُ قَدَّرْنَا اِنَّهَا لَمِنَ الْغَابِرِينَ
illā āle lūTin innā le muneccūhum ecmeǐyne / illā mraetehu ḳaddernā innehā le mine l-ğābirīne
(61-62) Elçiler (melekler) Lut'un ailesine gelince, Lut onlara, "Gerçekten siz tanınmayan kimselersiniz" dedi.
فَلَمَّا جَاءَ اٰلَ لُوطٍ الْمُرْسَلُونَ قَالَ اِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ
fe lemmā cā'e āle lūTin l-murselūne / ḳāle innekum ḳavmun munkerūne
Dediler ki: "Evet, fakat biz sana (kavminin) şüphe etmekte olduğu azabı getirdik."
قَالُوا بَلْ جِئْنَاكَ بِمَا كَانُوا فِيهِ يَمْتَرُونَ
ḳālū bel ci'nāke bimā kānū fīhi yemterūne
"Biz, sana gerçeği getirdik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz."
وَاَتَيْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاِنَّا لَصَادِقُونَ
ve eteynāke bi l-Haḳḳi ve innā le Sādiḳūne
"Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından git. Hiçbiriniz arkaya bakmasın. Emrolunduğunuz yere (doğru) geçin gidin."
فَاَسْرِ بِاَهْلِكَ بِقِطْعٍ مِنَ الَّيْلِ وَاتَّبِعْ اَدْبَارَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنْكُمْ اَحَدٌ وَامْضُوا حَيْثُ تُؤْمَرُونَ
fe esri bi ehlike bi ḳiT'ǐn mine l-leyli ve ttebiǎ' edbārahum ve lā yeltefit minkum eHadun ve mDū Hayṧu tu'merūne
Ona şu durumu kesin olarak bildirdik: "Sabaha çıkarken onların sonu kesilmiş olacak."
وَقَضَيْنَا اِلَيْهِ ذٰلِكَ الْاَمْرَ اَنَّ دَابِرَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ مَقْطُوعٌ مُصْبِحِينَ
ve ḳaDeynā ileyhi ƶālike l-emra enne dābira hā'ulā'i meḳTūǔn muSbiHīne
Şehir halkı sevinerek geldiler.
وَجَاءَ اَهْلُ الْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ
ve cā'e ehlu l-medīneti yestebşirūne
Lut, dedi ki: "Şüphesiz bunlar benim misafirlerimdir. Sakın beni rezil etmeyin."
قَالَ اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ ضَيْفِي فَلَا تَفْضَحُونِ
ḳāle inne hā'ulā'i Deyfī fe lā tefDeHūni
"Allah'a karşı gelmekten sakının, beni utandırmayın" dedi.
وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَلَا تُخْزُونِ
ve tteḳū (a)llahe ve lā tuḣzūni
Onlar, "Biz seni insanlarla ilgilenmekten men etmemiş miydik" dediler.
قَالُوا اَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ الْعَالَمِينَ
ḳālū e ve lem nenheke ǎni l-ǎālemīne
Lut: "İşte kızlarım. Eğer yapacaksanız (onlarla evlenebilirsiniz)" dedi.
قَالَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ بَنَاتِي اِنْ كُنْتُمْ فَاعِلِينَ
ḳāle hā'ulā'i benātī in kuntum fāǐlīne
(Melekler, Lut'a:) "Ömrüne andolsun ki onlar (şehvetten) gözleri dönmüş halde, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlar (Bu durumda asla seni dinlemezler)" dediler.
لَعَمْرُكَ اِنَّهُمْ لَفِي سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ
le ǎmruke innehum le fī sekratihim yeǎ'mehūne
Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ
fe eḣaƶethumu S-SayHatu muşriḳīne
Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
فَجَعَلْنَا عَالِيَهَا سَافِلَهَا وَاَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِنْ سِجِّيلٍ
fe ceǎlnā ǎāliyehā sāfilehā ve emTarnā ǎleyhim Hicāraten min siccīlin
Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için ibretler vardır.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْمُتَوَسِّمِينَ
inne fī ƶālike le āyātin li l-mutevessimīne
O şehrin kalıntıları hala mevcut olan bir yol üstünde duruyor.
وَاِنَّهَا لَبِسَبِيلٍ مُقِيمٍ
ve innehā le bi sebīlin muḳīmin
Şüphesiz bunda inananlar için bir ibret vardır.
اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ
inne fī ƶālike le āyeten li l-mu'minīne
"Eyke" halkı da şüphesiz zalim idiler.
وَاِنْ كَانَ اَصْحَابُ الْاَيْكَةِ لَظَالِمِينَ
ve in kāne eSHābu l-eyketi le Zālimīne
Onlardan da intikam aldık. İkisi de (Lut kavminin yaşadığı Sodom ile Şu'ayb kavminin yaşadığı Eyke) belirgin bir anayol üzerinde idiler.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ وَاِنَّهُمَا لَبِاِمَامٍ مُبِينٍ
fe nteḳamnā minhum ve innehumā le bi imāmin mubīnin
Andolsun, Hicr halkı da peygamberleri yalanlamıştı.
وَلَقَدْ كَذَّبَ اَصْحَابُ الْحِجْرِ الْمُرْسَلِينَ
ve leḳad keƶƶebe eSHābu l-Hicri l-murselīne
Biz, onlara ayetlerimizi vermiştik de onlardan yüz çevirmişlerdi.
وَاٰتَيْنَاهُمْ اٰيَاتِنَا فَكَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ
ve āteynāhum āyātinā fe kānū ǎnhā muǎ'riDīne
Onlar güven içinde dağlardan evler yontuyorlardı.
وَكَانُوا يَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا اٰمِنِينَ
ve kānū yenHitūne mine l-cibāli buyūten āminīne
Onları da sabaha çıkarlarken o korkunç uğultulu ses yakalayıverdi.
فَاَخَذَتْهُمُ الصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ
fe eḣaƶethumu S-SayHatu muSbiHīne
Kazanmakta oldukları şeyler kendilerine bir fayda vermedi.
فَمَا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
fe mā eğnā ǎnhum mā kānū yeksibūne
Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.
وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ
ve mā ḣaleḳnā s-semāvāti ve l-erDe ve mā beynehumā illā bi l-Haḳḳi ve inne s-sāǎte le ātiyetun fe SfeHi S-SafHa l-cemīle
Şüphesiz, Rabbin hakkıyla yaratanın (ve her şeyi) bilenin ta kendisidir.
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ
inne rabbeke huve l-ḣallāḳu l-ǎlīmu
Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve büyük Kur'an'ı verdik.
وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظِيمَ
ve leḳad āteynāke seb'ǎn mine l-meṧānī ve l-ḳurāne l-ǎZīme
Kafirlerden bir kısmını faydalandırdığımız şeylerde sakın gözün kalmasın. Onlara karşı mahzun olma ve mü'minlere (şefkat) kanadını indir.
لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِهِ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ
lā temuddenne ǎyneyke ilā mā metteǎ'nā bihi ezvācen minhum ve lā teHzen ǎleyhim ve ḣfiD cenāHake li l-mu'minīne
De ki: "Gerçekten ben, apaçık bir uyarıcıyım."
وَقُلْ اِنِّٓي اَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُ
ve ḳul innī enā n-neƶīru l-mubīnu
Nitekim biz kendi kitaplarını parçalara ayıranlara da (kitap) indirmiştik.
كَمَا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِمِينَ
ke mā enzelnā ǎlā l-muḳtesimīne
Ki onlar, (bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar ederek) Kur'an'ı da parça parça edenlerdir.
اَلَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِضِينَ
(e)lleƶīne ceǎlū l-ḳurāne ǐDīne
(92-93) Rabbine andolsun, onların hepsine yapmakta olduklarını mutlaka soracağız.
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَعِينَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ
fe ve rabbike le neselennehum ecmeǐyne / ǎmmā kānū yeǎ'melūne
Ey Muhammed! Şimdi sen, sana emrolunanı açıkça ortaya koy ve Allah'a ortak koşanlara aldırış etme.
فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَاَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ
fe Sdeǎ' bimā tu'meru ve eǎ'riD ǎni l-muşrikīne
(95-96) Şüphesiz biz, Allah ile beraber başka ilah edinen alaycılara karşı sana yeteriz. İlerde bilecekler.
اِنَّا كَفَيْنَاكَ الْمُسْتَهْزِءِينَ اَلَّذِينَ يَجْعَلُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
innā kefeynāke l-mustehziīne / (e)lleƶīne yec'ǎlūne meǎ (a)llahi ilāhen āḣara fe sevfe yeǎ'lemūne
Andolsun, onların söyledikleri şeylerden dolayı göğsünün daraldığını biliyoruz.
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ
ve leḳad neǎ'lemu enneke yeDīḳu Sadruke bimā yeḳūlūne
O halde, Rabbini hamd ile tesbih et (yücelt) ve secde edenlerden ol.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ
fe sebbiH bi Hamdi rabbike ve kun mine s-sācidīne
Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
ve ǎ'bud rabbeke Hattā ye'tiyeke l-yeḳīnu
Allah'ın emri gelecektir. Artık onun acele gelmesini istemeyin. Allah, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.
اَتٰٓى اَمْرُ اللّٰهِ فَلَا تَسْتَعْجِلُوهُ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
etā emru (a)llahi fe lā testeǎ'cilūhu subHānehu ve teǎālā ǎmmā yuşrikūne
Allah, "Benden başka ilah yoktur. Öyle ise bana karşı gelmekten sakının" diye (insanları) uyarmaları için emrini içeren vahiy ile melekleri kullarından dilediğine indirir.
يُنَزِّلُ الْمَلٰٓئِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ اَمْرِهِ عَلٰى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ اَنْ اَنْذِرُٓوا اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاتَّقُونِ
yunezzilu l-melāikete bi r-rūHi min emrihi ǎlā men yeşā'u min ǐbādihi en enƶirū ennehu lā ilāhe illā enā fe tteḳūni
Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattı. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden yücedir.
خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ تَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
ḣaleḳa s-semāvāti ve l-erDe bi l-Haḳḳi teǎālā ǎmmā yuşrikūne
İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir.
خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ
ḣaleḳa l-insāne min nuTfetin fe iƶā huve ḣaSīmun mubīnun
Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz.
وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَا لَكُمْ فِيهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ
ve l-'en'ǎāme ḣaleḳahā lekum fīhā dif'un ve menāfiǔ ve minhā te'kulūne
Onları akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken de sizin için bir güzellik (ve zevk) vardır.
وَلَكُمْ فِيهَا جَمَالٌ حِينَ تُرِيحُونَ وَحِينَ تَسْرَحُونَ
ve lekum fīhā cemālun Hīne turīHūne ve Hīne tesraHūne
Onlar ağırlıklarınızı, sizin ancak zorlukla varabileceğiniz beldelere taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.
وَتَحْمِلُ اَثْقَالَكُمْ اِلٰى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغِيهِ اِلَّا بِشِقِّ الْاَنْفُسِ اِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ
ve teHmilu eṧḳālekum ilā beledin lem tekūnū bāliğīhi illā bi şiḳḳi l-enfusi inne rabbekum le ra'ūfun raHīmun
Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.
وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَمِيرَ لِتَرْكَبُوهَا وَزِينَةً وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
ve l-ḣayle ve l-biğāle ve l-Hamīra li terkebūhā ve zīneten ve yeḣluḳu mā lā teǎ'lemūne
Doğru yolu göstermek Allah'a aittir. Yolun eğrisi de vardır. Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.
وَعَلَى اللّٰهِ قَصْدُ السَّبِيلِ وَمِنْهَا جَائِرٌ وَلَوْ شَاءَ لَهَدٰيكُمْ اَجْمَعِينَ
ve ǎlā (a)llahi ḳaSdu s-sebīli ve minhā cāirun ve lev şā'e le hedākum ecmeǐyne
O, gökten sizin için su indirendir. İçilecek su ondandır. Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla meydana gelir.
هُوَ الَّذِي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً لَكُمْ مِنْهُ شَرَابٌ وَمِنْهُ شَجَرٌ فِيهِ تُسِيمُونَ
huve elleƶī enzele mine s-semāi māen lekum minhu şerābun ve minhu şecerun fīhi tusīmūne
Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ibret vardır.
يُنْبِتُ لَكُمْ بِهِ الزَّرْعَ وَالزَّيْتُونَ وَالنَّخِيلَ وَالْاَعْنَابَ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
yunbitu lekum bihi z-zer'ǎ ve z-zeytūne ve n-neḣīle ve l-'eǎ'nābe ve min kulli ṧ-ṧemerāti inne fī ƶālike le āyeten li ḳavmin yetefekkerūne
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِاَمْرِهِ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
ve seḣḣara lekumu l-leyle ve n-nehāra ve ş-şemse ve l-ḳamera ve n-nucūmu museḣḣarātun bi emrihi inne fī ƶālike le āyātin li ḳavmin yeǎ'ḳilūne
Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle yarattığı şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır.
وَمَا ذَرَاَ لَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ
ve mā ƶerae lekum fī l-erDi muḣtelifen elvānuhu inne fī ƶālike le āyeten li ḳavmin yeƶƶekkerūne
O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O'nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.
وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
ve huve elleƶī seḣḣara l-baHra li te'kulū minhu leHmen Tariyyen ve testeḣricū minhu Hilyeten telbesūnehā ve terā l-fulke mevāḣira fīhi ve li tebteğū min feDlihi ve leǎllekum teşkurūne
(15-16) Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işaretler meydana getirdi. İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.
وَاَلْقٰى فِي الْاَرْضِ رَوَاسِيَ اَنْ تَمِيدَ بِكُمْ وَاَنْهَارًا وَسُبُلًا لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ وَعَلَامَاتٍ وَبِالنَّجْمِ هُمْ يَهْتَدُونَ
ve elḳā fī l-erDi ravāsiye en temīde bikum ve enhāran ve subulen leǎllekum tehtedūne / ve ǎlāmātin ve bi n-necmi hum yehtedūne
Şu halde yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?
اَفَمَنْ يَخْلُقُ كَمَنْ لَا يَخْلُقُ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
e fe men yeḣluḳu ke men lā yeḣluḳu e fe lā teƶekkerūne
Halbuki Allah'ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا اِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
ve in teǔddū niǎ'mete (a)llahi lā tuHSūhā inne (a)llahe le ğafūrun raHīmun
Allah, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ
ve(a)llahu yeǎ'lemu mā tusirrūne ve mā tuǎ'linūne
Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyler, yaratılmış olduklarına göre hiçbir şey yaratamazlar.
وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَا يَخْلُقُونَ شَيْـًٔا وَهُمْ يُخْلَقُونَ
ve(e)lleƶīne yed'ǔne min dūni (a)llahi lā yeḣluḳūne şey'en ve hum yuḣleḳūne
Onlar, diri olmayan cansız varlıklardır! Ne zaman dirileceklerinin de şuuruna varamazlar.
اَمْوَاتٌ غَيْرُ اَحْيَٓاءٍ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ
emvātun ğayru eHyā'in ve mā yeş'ǔrūne eyyāne yub'ǎṧūne
Sizin ilahınız tek bir ilahtır. Ahirete inanmayanların kalpleri bunu inkar etmekte, kendileri de büyüklük taslamaktadırlar.
اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ قُلُوبُهُمْ مُنْكِرَةٌ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ
ilāhukum ilāhun vāHidun fe(e)lleƶīne lā yu'minūne bi l-āḣirati ḳulūbuhum munkiratun ve hum mustekbirūne
Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ
lā cerame enne (a)llahe yeǎ'lemu mā yusirrūne ve mā yuǎ'linūne innehu lā yuHibbu l-mustekbirīne
Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" denildiği zaman, "Öncekilerin masalları" dediler.
وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ مَاذَا اَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ
ve iƶā ḳīle lehum māƶā enzele rabbukum ḳālū esāTīru l-evvelīne
Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.
لِيَحْمِلُوا اَوْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَمِنْ اَوْزَارِ الَّذِينَ يُضِلُّونَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ اَلَا سَاءَ مَا يَزِرُونَ
li yeHmilū evzārahum kāmileten yevme l-ḳiyāmeti ve min evzāri (e)lleƶīne yuDillūnehum bi ğayri ǐlmin elā sā'e mā yezirūne
Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı. Allah'ın azabı binalarını, temelinden gelip yıktı da tavanları başlarına çöküverdi ve azap kendilerine fark edemedikleri yerden geldi.
قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَاَتَى اللّٰهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ وَاَتٰيهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ
ḳad mekera (e)lleƶīne min ḳablihim fe etā (a)llahu bunyānehum mine l-ḳavāǐdi fe ḣarra ǎleyhimu s-seḳfu min fevḳihim ve etāhumu l-ǎƶābu min Hayṧu lā yeş'ǔrūne
Sonra kıyamet günü, Allah onları rezil edecek ve diyecek ki: "Uğrunda mücadele ettiğiniz ortaklarım nerede?!" Kendilerine ilim verilenler ise şöyle derler: "Şüphesiz bugün rezillik, aşağılık ve kötülük kafirlerin üzerinedir."
ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُخْزِيهِمْ وَيَقُولُ اَيْنَ شُرَكَٓاءِيَ الَّذِينَ كُنْتُمْ تُشَاقُّونَ فِيهِمْ قَالَ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اِنَّ الْخِزْيَ الْيَوْمَ وَالسُّوءَ عَلَى الْكَافِرِينَ
ṧumme yevme l-ḳiyāmeti yuḣzīhim ve yeḳūlu eyne şurakāiye (e)lleƶīne kuntum tuşāḳḳūne fīhim ḳāle (e)lleƶīne ūtū l-ǐlme inne l-ḣizye l-yevme ve s-sū'e ǎlā l-kāfirīne
O kafirler, nefislerine zulmederlerken melekler onların canlarını alır da onlar teslim olup, "Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk" derler. (Melekler de şöyle diyecekler:) "Hayır! Allah sizin yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilmektedir."
اَلَّذِينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِمِي اَنْفُسِهِمْۖ فَاَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ بَلٰٓى اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
(e)lleƶīne teteveffāhumu l-melāiketu Zālimī enfusihim fe elḳavu s-seleme mā kunnā neǎ'melu min sū'in belā inne (a)llahe ǎlīmun bimā kuntum teǎ'melūne
"Haydi, içinde ebedi kalacağınız cehennemin kapılarından girin. Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!"
فَادْخُلُوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا فَلَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّرِينَ
fe dḣulū ebvābe cehenneme ḣālidīne fīhā fe le bi'se meṧvā l-mutekebbirīne
Allah'a karşı gelmekten sakınan kimselere, "Rabbiniz ne indirdi?" denildiğinde, "Hayr indirdi" derler. Bu dünyada iyilik yapanlara bir iyilik vardır. Ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Allah'a karşı gelmekten sakınanların yurdu ne güzeldir.
وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا مَاذَا اَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا خَيْرًا لِلَّذِينَ اَحْسَنُوا فِي هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الْاٰخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ
ve ḳīle li(e)lleƶīne tteḳav māƶā enzele rabbukum ḳālū ḣayran li(e)lleƶīne eHsenū fī hāƶihi d-dunyā Hasenetun ve le dāru l-āḣirati ḣayrun ve le niǎ'me dāru l-mutteḳīne
İçinden nehirler akan Adn cennetlerine gireceklerdir. Kendileri için orada diledikleri her şey vardır. Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları böyle mükafatlandırır.
جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ لَهُمْ فِيهَا مَا يَشَٓاؤُ۫نَ كَذٰلِكَ يَجْزِي اللّٰهُ الْمُتَّقِينَ
cennātu ǎdnin yedḣulūnehā tecrī min teHtihā l-enhāru lehum fīhā mā yeşā'ūne ke ƶālike yeczī (a)llahu l-mutteḳīne
Melekler, onların canlarını iyi kimseler olarak alırken, "Selam size! Yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık girin cennete" derler.
اَلَّذِينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّبِينَ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
(e)lleƶīne teteveffāhumu l-melāiketu Tayyibīne yeḳūlūne selāmun ǎleykumu dḣulū l-cennete bimā kuntum teǎ'melūne
(O kafirler) kendilerine ancak meleklerin veya senin Rabbinin helak emrinin gelmesini bekliyorlar. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı. Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.
هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ اَمْرُ رَبِّكَ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
hel yenZurūne illā en te'tiyehumu l-melāiketu ev ye'tiye emru rabbike ke ƶālike feǎle (e)lleƶīne min ḳablihim ve mā Zelemehumu (a)llahu ve lākin kānū enfusehum yeZlimūne
Bu sebeple işledikleri kötülüklerin cezası onlara ulaştı ve alay ettikleri şey kendilerini kuşattı.
فَاَصَابَهُمْ سَيِّـَٔاتُ مَا عَمِلُوا وَحَاقَ بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ
fe eSābehum seyyiātu mā ǎmilū ve Hāḳa bihim mā kānū bihi yestehziūne
Allah'a ortak koşanlar, dediler ki: "Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O'nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir.
وَقَالَ الَّذِينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللّٰهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ
ve ḳāle (e)lleƶīne eşrakū lev şā'e (a)llahu mā ǎbednā min dūnihi min şey'in neHnu ve lā ābā'unā ve lā Harramnā min dūnihi min şey'in ke ƶālike feǎle (e)lleƶīne min ḳablihim fe hel ǎlā r-rusuli illā l-belāğu l-mubīnu
Andolsun biz, her ümmete, "Allah'a kulluk edin, tağuttan kaçının" diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.
وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسِيرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ
ve leḳad beǎṧnā fī kulli ummetin rasūlen eni ǎ'budū (a)llahe ve ctenibū T-Tāğūte fe minhum men hedā (a)llahu ve minhum men Haḳḳat ǎleyhi D-Delāletu fe sīrū fī l-erDi fe nZurū keyfe kāne ǎāḳibetu l-mukeƶƶibīne
Sen onların doğru yola erişmelerine aşırı istek göstersen de şüphesiz Allah saptırdığı kimseyi doğru yola iletmez. Onların yardımcıları da yoktur.
اِنْ تَحْرِصْ عَلٰى هُدٰيهُمْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي مَنْ يُضِلُّ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ
in teHriS ǎlā hudāhum fe inne (a)llahe lā yehdī men yuDillu ve mā lehum min nāSirīne
Onlar, "Allah, ölen bir kimseyi diriltmez" diye var güçleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, diriltecek! Bu, yerine getirilmesini Allah'ın üzerine aldığı bir vaaddir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُ بَلٰى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
ve eḳsemū bi(a)llahi cehde eymānihim lā yeb'ǎṧu (a)llahu men yemūtu belā veǎ'den ǎleyhi Haḳḳan ve lākinne ekṧera n-nāsi lā yeǎ'lemūne
(Diriltecek ki) ayrılığa düştükleri şeyi onlara anlatsın ve kafir olanlar da kendilerinin yalancı olduklarını bilsinler!
لِيُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي يَخْتَلِفُونَ فِيهِ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ كَفَرُوا اَنَّهُمْ كَانُوا كَاذِبِينَ
li yubeyyine lehumu elleƶī yeḣtelifūne fīhi ve li yeǎ'leme (e)lleƶīne keferū ennehum kānū kāƶibīne
Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece, ona, "ol" dememizdir. O da hemen oluverir.
اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَيْءٍ اِذَٓا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
innemā ḳavlunā li şey'in iƶā eradnāhu en neḳūle lehu kun fe yekūnu
Zulme uğradıktan sonra Allah yolunda hicret edenlere gelince, elbette onları dünyada güzel bir şekilde yerleştiririz. Ahiret mükafatı ise daha büyüktür. Keşke bilselerdi..
وَالَّذِينَ هَاجَرُوا فِي اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَاَجْرُ الْاٰخِرَةِ اَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
ve(e)lleƶīne hācerū fī (a)llahi min beǎ'di mā Zulimū le nubevviennehum fī d-dunyā Haseneten ve le ecru l-āḣirati ekberu lev kānū yeǎ'lemūne
Onlar, sabreden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimselerdir.
اَلَّذِينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
(e)lleƶīne Saberū ve ǎlā rabbihim yetevekkelūne
Senden önce de ancak, kendilerine vahyettiğimiz birtakım erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun.
وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ اِلَّا رِجَالًا نُوحِي اِلَيْهِمْ فَسْـَٔلُٓوا اَهْلَ الذِّكْرِ اِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
ve mā erselnā min ḳablike illā ricālen nūHī ileyhim fe selū ehle ƶ-ƶikri in kuntum lā teǎ'lemūne
(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur'an'ı indirdik.
بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
bi l-beyyināti ve z-zuburi ve enzelnā ileyke ƶ-ƶikra li tubeyyine li n-nāsi mā nuzzile ileyhim ve leǎllehum yetefekkerūne
Kötü işler yapmak için tuzak kuranlar, Allah'ın kendilerini yere geçirmesinden veya (ansızın) bilemeyecekleri bir yerden kendilerine azap gelmesinden emin mi oldular?
اَفَاَمِنَ الَّذِينَ مَكَرُوا السَّيِّـَٔاتِ اَنْ يَخْسِفَ اللّٰهُ بِهِمُ الْاَرْضَ اَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُونَ
e fe emine (e)lleƶīne mekerū s-seyyiāti en yeḣsife (a)llahu bihimu l-erDe ev ye'tiyehumu l-ǎƶābu min Hayṧu lā yeş'ǔrūne
Yahut onlar dönüp dolaşırken Allah'ın kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Onlar, Allah'ı aciz bırakacak değillerdir.
اَوْ يَأْخُذَهُمْ فِي تَقَلُّبِهِمْ فَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ
ev ye'ḣuƶehum fī teḳallubihim fe mā hum bi muǎ'cizīne
Yahut da, onları korku üzere iken yakalamayacağından güven içinde midirler? Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir.
اَوْ يَأْخُذَهُمْ عَلٰى تَخَوُّفٍ فَاِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ
ev ye'ḣuƶehum ǎlā teḣavvufin fe inne rabbekum le ra'ūfun raHīmun
Allah'ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah'a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.
اَوَلَمْ يَرَوْا اِلٰى مَا خَلَقَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍ يَتَفَيَّؤُ۬ا ظِلَالُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالشَّمَائِلِ سُجَّدًا لِلّٰهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ
e ve lem yerav ilā mā ḣaleḳa (a)llahu min şey'in yetefeyyeu Zilāluhu ǎni l-yemīni ve ş-şemāili succeden li (a)llahi ve hum dāḣirūne
Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah'a secde ederler (boyun eğerler).
وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ مِنْ دَابَّةٍ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ
ve li (a)llahi yescudu mā fī s-semāvāti ve mā fī l-erDi min dābbetin ve l-melāiketu ve hum lā yestekbirūne
Üzerlerinde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.
يَخَافُونَ رَبَّهُمْ مِنْ فَوْقِهِمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
yeḣāfūne rabbehum min fevḳihim ve yef'ǎlūne mā yu'merūne
Allah, şöyle dedi: "İki ilah edinmeyin. O, ancak tek ilahtır. O halde, yalnız benden korkun."
وَقَالَ اللّٰهُ لَا تَتَّخِذُوا اِلٰهَيْنِ اثْنَيْنِ اِنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ فَاِيَّايَ فَارْهَبُونِ
ve ḳāle (a)llahu lā tetteḣiƶū ilāheyni ṧneyni innemā huve ilāhun vāHidun fe iyyāye fe rhebūni
Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. İtaat de daima O'na olmalıdır. Öyle iken siz Allah'tan başkasından mı korkuyorsunuz?
وَلَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَهُ الدِّينُ وَاصِبًا اَفَغَيْرَ اللّٰهِ تَتَّقُونَ
ve le hu mā fī s-semāvāti ve l-erDi ve le hu d-dīnu vāSiben e fe ğayra (a)llahi tetteḳūne
Size ulaşan her nimet Allah'tandır. Sonra size bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman yalnız O'na yalvarır yakarırsınız.
وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ ثُمَّ اِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَاِلَيْهِ تَجْـَٔرُونَ
ve mā bikum min niǎ'metin fe mine (a)llahi ṧumme iƶā messekumu D-Durru fe ileyhi tecerūne
Sonra sizden o sıkıntıyı giderince, bir de bakarsınız, içinizden bir kısmı Rablerine ortak koşar.
ثُمَّ اِذَا كَشَفَ الضُّرَّ عَنْكُمْ اِذَا فَرِيقٌ مِنْكُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ
ṧumme iƶā keşefe D-Durra ǎnkum iƶā ferīḳun minkum bi rabbihim yuşrikūne
Kendilerine verdiğimiz nimetlere karşı nankörlük etmek için böyle yaparlar. Bir süre daha faydalanın bakalım! Yakında bileceksiniz!
لِيَكْفُرُوا بِمَا اٰتَيْنَاهُمْ فَتَمَتَّعُوا فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ
li yekfurū bimā āteynāhum fe temetteǔ fe sevfe teǎ'lemūne
Bir de kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (mahiyetini) bilmedikleri şeylere (putlara) pay ayırıyorlar. Allah'a andolsun ki, uydurmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.
وَيَجْعَلُونَ لِمَا لَا يَعْلَمُونَ نَصِيبًا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ تَاللّٰهِ لَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَفْتَرُونَ
ve yec'ǎlūne li mā lā yeǎ'lemūne neSīben mimmā razeḳnāhum tāllahi le tuselunne ǎmmā kuntum tefterūne
Onlar, kızları Allah'a nispet ediyorlar -ki O, bundan uzaktır- kendilerine ise, canlarının istediğini.
وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ وَلَهُمْ مَا يَشْتَهُونَ
ve yec'ǎlūne li (a)llahi l-benāti subHānehu ve lehum mā yeştehūne
Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir!
وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ
ve iƶā buşşira eHaduhum bi l-unṧā Zelle vechuhu musvedden ve huve keZīmun
Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!
يَتَوَارٰى مِنَ الْقَوْمِ مِنْ سُوءِ مَا بُشِّرَ بِهِ اَيُمْسِكُهُ عَلٰى هُونٍ اَمْ يَدُسُّهُ فِي التُّرَابِ اَلَا سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ
yetevārā mine l-ḳavmi min sū'i mā buşşira bihi e yumsikuhu ǎlā hūnin em yedussuhu fī t-turābi elā sā'e mā yeHkumūne
Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlara aittir. En yüce sıfatlar ise Allah'ındır. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ مَثَلُ السَّوْءِ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
li(e)lleƶīne lā yu'minūne bi l-āḣirati meṧelu s-sev'i ve li (a)llahi l-meṧelu l-eǎ'lā ve huve l-ǎzīzu l-Hakīmu
Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler.
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاِذَا جَاءَ اَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ
ve lev yu'āḣiƶu (a)llahu n-nāse bi Zulmihim mā terake ǎleyhā min dābbetin ve lākin yu'eḣḣiruhum ilā ecelin musemmen fe iƶā cā'e eceluhum lā yeste'ḣirūne sāǎten ve lā yesteḳdimūne
Hoşlarına gitmeyen şeyleri Allah'a isnad ederler. En güzel sonuç kendilerininmiş diye dilleri de yalan uyduruyor. Hiç şüphe yok ki onlara cehennem vardır ve onlar oraya en önde sokulacaklardır.
وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰى لَا جَرَمَ اَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ
ve yec'ǎlūne li (a)llahi mā yekrahūne ve teSifu elsinetuhumu l-keƶibe enne lehumu l-Husnā lā cerame enne lehumu n-nāra ve ennehum mufraTūne
Allah'a andolsun, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. Fakat şeytan onlara işlerini güzel gösterdi. O, bugün de onların dostudur ve onlar için elem dolu bir azap vardır.
تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
tāllahi le ḳad erselnā ilā umemin min ḳablike fe zeyyene lehumu ş-şeyTānu eǎ'mālehum fe huve veliyyuhumu l-yevme ve lehum ǎƶābun elīmun
Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.
وَمَا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ اِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
ve mā enzelnā ǎleyke l-kitābe illā li tubeyyine lehumu elleƶī ḣtelefū fīhi ve huden ve raHmeten li ḳavmin yu'minūne
Allah, gökten su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz bunda dinleyecek bir toplum için bir ibret vardır.
وَاللّٰهُ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ
ve(a)llahu enzele mine s-semāi māen fe eHyā bihi l-erDe beǎ'de mevtihā inne fī ƶālike le āyeten li ḳavmin yesmeǔne
Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz.
وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِي بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِبِينَ
ve inne lekum fī l-en'ǎāmi le ǐbraten nusḳīkum mimmā fī buTūnihi min beyni ferṧin ve demin lebenen ḣāliSen sāiğan li ş-şāribīne
Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içki, hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır.
وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخِيلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
ve min ṧemerāti n-neḣīli ve l-eǎ'nābi tetteḣiƶūne minhu sekeran ve rizḳan Hasenen inne fī ƶālike le āyeten li ḳavmin yeǎ'ḳilūne
Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: "Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin."
وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذِي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَ
ve evHā rabbuke ilā n-neHli eni tteḣiƶī mine l-cibāli buyūten ve mine ş-şeceri ve mimmā yeǎ'rişūne
"Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir." Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir (toplum) için bir ibret vardır.
ثُمَّ كُلِي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُكِي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًا يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
ṧumme kulī min kulli ṧ-ṧemerāti fe slukī subule rabbiki ƶululen yeḣrucu min buTūnihā şerābun muḣtelifun elvānuhu fīhi şifā'un li n-nāsi inne fī ƶālike le āyeten li ḳavmin yetefekkerūne
Allah, sizi yarattı. Sonra sizi öldürecek. İçinizden kimileri de, bilgili olduktan sonra hiçbir şeyi bilmesin diye ömrünün en düşkün çağına ulaştırılır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeye) hakkıyla gücü yetendir.
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفّٰيكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لَا يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْـًٔا اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ قَدِيرٌ
ve(a)llahu ḣaleḳakum ṧumme yeteveffākum ve minkum men yuraddu ilā erƶeli l-ǔmuri li key lā yeǎ'leme beǎ'de ǐlmin şey'en inne (a)llahe ǎlīmun ḳadīrun
Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah'ın nimetini mi inkar ediyorlar?
وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِ فَمَا الَّذِينَ فُضِّلُوا بِرَادِّي رِزْقِهِمْ عَلٰى مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَهُمْ فِيهِ سَوَاءٌ اَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ
ve(a)llahu feDDele beǎ'Dekum ǎlā beǎ'Din fī r-rizḳi fe mā (e)lleƶīne fuDDilū bi rāddī rizḳihim ǎlā mā meleket eymānuhum fe hum fīhi sevā'un e fe bi niǎ'meti (a)llahi yecHadūne
Allah, size kendi cinsinizden eşler var etti. Eşlerinizden de oğullar ve torunlar verdi ve sizi temiz şeylerden rızıklandırdı. Öyleyken onlar batıla inanıyorlar da Allah'ın nimetini inkar mı ediyorlar?
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَنِينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّٰهِ هُمْ يَكْفُرُونَ
ve(a)llahu ceǎle lekum min enfusikum ezvācen ve ceǎle lekum min ezvācikum benīne ve Hafedeten ve razeḳakum mine T-Tayyibāti e fe bi l-bāTili yu'minūne ve bi niǎ'meti (a)llahi hum yekfurūne
Allah'ı bırakıp da, kendilerine göklerden ve yerden hiçbir rızık sağlayamayan ve buna gücü de yetmeyen şeylere tapıyorlar.
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقًا مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـًٔا وَلَا يَسْتَطِيعُونَ
ve yeǎ'budūne min dūni (a)llahi mā lā yemliku lehum rizḳan mine s-semāvāti ve l-erDi şey'en ve lā yesteTīǔne
Artık Allah'a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya kalkmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
fe lā teDribū li (a)llahi l-emṧāle inne (a)llahe yeǎ'lemu ve entum lā teǎ'lemūne
Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah'a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا عَبْدًا مَمْلُوكًا لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًا هَلْ يَسْتَوُ۫نَ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Derabe (a)llahu meṧelen ǎbden memlūken lā yeḳdiru ǎlā şey'in ve men razeḳnāhu minnā rizḳan Hasenen fe huve yunfiḳu minhu sirran ve cehran hel yestevūne l-Hamdu li (a)llahi bel ekṧeruhum lā yeǎ'lemūne
Allah, (şöyle) iki adamı da misal verdi: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine sadece bir yüktür. Nereye gönderse olumlu bir sonuç alamaz. Bu, adaletle emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُ اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍ هَلْ يَسْتَوِي هُوَ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
ve Derabe (a)llahu meṧelen raculeyni eHaduhumā ebkemu lā yeḳdiru ǎlā şey'in ve huve kellun ǎlā mevlāhu eynemā yuveccihhu lā ye'ti bi ḣayrin hel yestevī huve ve men ye'muru bi l-ǎdli ve huve ǎlā SirāTin musteḳīmin
Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Kıyamet'in kopması, bir göz kırpması gibi veya daha az bir zamandır. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.
وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
ve li (a)llahi ğaybu s-semāvāti ve l-erDi ve mā emru s-sāǎti illā ke lemHi l-beSari ev huve eḳrabu inne (a)llahe ǎlā kulli şey'in ḳadīrun
Allah, sizi analarınızın karnından, siz hiçbir şey bilmez durumda iken çıkardı. Şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.
وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـًٔا وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
ve(a)llahu eḣracekum min buTūni ummehātikum lā teǎ'lemūne şey'en ve ceǎle lekumu s-sem'ǎ ve l-ebSāra ve l-ef'idete leǎllekum teşkurūne
Gökyüzünde Allah'ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.
اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاءِ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
e lem yerav ilā T-Tayri museḣḣarātin fī cevvi s-semāi mā yumsikuhunne illā (a)llahu inne fī ƶālike le āyātin li ḳavmin yu'minūne
Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde, gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi.
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ بُيُوتِكُمْ سَكَنًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ جُلُودِ الْاَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ اِقَامَتِكُمْ وَمِنْ اَصْوَافِهَا وَاَوْبَارِهَا وَاَشْعَارِهَٓا اَثَاثًا وَمَتَاعًا اِلٰى حِينٍ
ve(a)llahu ceǎle lekum min buyūtikum sekenen ve ceǎle lekum min culūdi l-en'ǎāmi buyūten testeḣiffūnehā yevme Zeǎ'nikum ve yevme iḳāmetikum ve min eSvāfihā ve evbārihā ve eş'ǎārihā eṧāṧen ve metāǎn ilā Hīnin
Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor.
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِمَّا خَلَقَ ظِلَالًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْجِبَالِ اَكْنَانًا وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ وَسَرَابِيلَ تَقِيكُمْ بَأْسَكُمْ كَذٰلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ
ve(a)llahu ceǎle lekum mimmā ḣaleḳa Zilālen ve ceǎle lekum mine l-cibāli eknānen ve ceǎle lekum serābīle teḳīkumu l-Harra ve serābīle teḳīkum be'sekum ke ƶālike yutimmu niǎ'metehu ǎleykum leǎllekum tuslimūne
Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse, artık sana düşen açık bir tebliğden ibarettir.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ الْمُبِينُ
fe in tevellev fe innemā ǎleyke l-belāğu l-mubīnu
Onlar, Allah'ın nimetini bilirler, sonra da inkar ederler. Onların çoğu kafirlerdir.
يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّٰهِ ثُمَّ يُنْكِرُونَهَا وَاَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ
yeǎ'rifūne niǎ'mete (a)llahi ṧumme yunkirūnehā ve ekṧeruhumu l-kāfirūne
Kıyamet günü her ümmetten bir şahit göndereceğiz; sonra inkar edenlere ne (özür dilemeleri için) izin verilecek, ne de Allah'ın rızasını kazandıracak amelleri işleme istekleri kabul edilecek.
وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَهِيدًا ثُمَّ لَا يُؤْذَنُ لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
ve yevme neb'ǎṧu min kulli ummetin şehīden ṧumme lā yu'ƶenu li(e)lleƶīne keferū ve lā hum yusteǎ'tebūne
O zalimler, azabı gördükleri zaman artık onlardan azap hafifletilmez ve kendilerine mühlet de verilmez.
وَاِذَا رَاَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الْعَذَابَ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
ve iƶā raā (e)lleƶīne Zelemū l-ǎƶābe fe lā yuḣaffefu ǎnhum ve lā hum yunZerūne
Allah'a ortak koşanlar, ortaklarını gördüklerinde diyecekler ki: "Rabbimiz! Bunlar, seni bırakıp kendilerine tapmış olduğumuz ortaklarımızdır." Koştukları ortaklar da onlara: "Siz elbette yalancılarsınız" diye laf atacaklar.
وَاِذَا رَاَ الَّذِينَ اَشْرَكُوا شُرَكَاءَهُمْ قَالُوا رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُرَكَاؤُنَا الَّذِينَ كُنَّا نَدْعُوا مِنْ دُونِكَ فَاَلْقَوْا اِلَيْهِمُ الْقَوْلَ اِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَ
ve iƶā raā (e)lleƶīne eşrakū şurakā'ehum ḳālū rabbenā hā'ulā'i şurakā'unā (e)lleƶīne kunnā ned'ǔ min dūnike fe elḳav ileyhimu l-ḳavle innekum le kāƶibūne
Onlar o gün Allah'a teslim olurlar ve uydurdukları şeyler de onları yüzüstü bırakıp kaybolur.
وَاَلْقَوْا اِلَى اللّٰهِ يَوْمَئِذٍ السَّلَمَ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
ve elḳav ilā (a)llahi yevmeiƶin s-seleme ve Delle ǎnhum mā kānū yefterūne
İnkar eden ve insanları Allah'ın yolundan alıkoyanların, yapmakta oldukları bozgunculuklarına karşılık azaplarının üstüne azap ekleriz.
اَلَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يُفْسِدُونَ
(e)lleƶīne keferū ve Saddū ǎn sebīli (a)llahi zidnāhum ǎƶāben fevḳa l-ǎƶābi bimā kānū yufsidūne
(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün. Sana bu kitabı; her şey için bir açıklama, doğru yolu gösteren bir rehber, bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.
وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ اُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِمِينَ
ve yevme neb'ǎṧu fī kulli ummetin şehīden ǎleyhim min enfusihim ve ci'nā bike şehīden ǎlā hā'ulā'i ve nezzelnā ǎleyke l-kitābe tibyānen li kulli şey'in ve huden ve raHmeten ve buşrā li l-muslimīne
Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَاِيتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
inne (a)llahe ye'muru bi l-ǎdli ve l-'iHsāni ve ītā'i ƶī l-ḳurbā ve yenhā ǎni l-feHşā'i ve l-munkeri ve l-beğyi yeǐZukum leǎllekum teƶekkerūne
Antlaşma yaptığınız zaman, Allah'a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah'ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı bilir.
وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكِيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَفِيلًا اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ
ve evfū bi ǎhdi (a)llahi iƶā ǎāhedtum ve lā tenḳuDū l-eymāne beǎ'de tevkīdihā ve ḳad ceǎltumu (a)llahe ǎleykum kefīlen inne (a)llahe yeǎ'lemu mā tef'ǎlūne
Bir topluluk diğer bir topluluktan daha (güçlü ve) çoktur diye yeminlerinizi aranızda bir hile ve fesat sebebi yaparak, ipliğini iyice eğirip büktükten sonra (tekrar) çözüp bozan kadın gibi olmayın. Allah, bununla sizi ancak imtihan eder. Hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri kıyamet günü size elbette açıklayacaktır.
وَلَا تَكُونُوا كَالَّتِي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ اَنْكَاثًا تَتَّخِذُونَ اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ اَنْ تَكُونَ اُمَّةٌ هِيَ اَرْبٰى مِنْ اُمَّةٍ اِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّٰهُ بِهِ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
ve lā tekūnū ke lletī neḳaDet ğazlehā min beǎ'di ḳuvvetin enkāṧen tetteḣiƶūne eymānekum deḣalen beynekum en tekūne ummetun hiye erbā min ummetin innemā yeblūkumu (a)llahu bihi ve le yubeyyinenne lekum yevme l-ḳiyāmeti mā kuntum fīhi teḣtelifūne
Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.
وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَلَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
ve lev şā'e (a)llahu le ceǎlekum ummeten vāHideten ve lākin yuDillu men yeşā'u ve yehdī men yeşā'u ve le tuselunne ǎmmā kuntum teǎ'melūne
Yeminlerinizi aranızda hile ve fesat sebebi yapmayın. Sonra sağlamca bastıktan sonra ayak(larınız) kayar da Allah yolundan sapmanız sebebiyle kötü azabı tadarsınız. (Ahirette de) sizin için büyük bir azap vardır.
وَلَا تَتَّخِذُوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
ve lā tetteḣiƶū eymānekum deḣalen beynekum fe tezille ḳademun beǎ'de ṧubūtihā ve teƶūḳū s-sū'e bimā Sadedtum ǎn sebīli (a)llahi ve lekum ǎƶābun ǎZīmun
Allah'a verdiğiniz sözü az bir karşılığa değişmeyin. Eğer bilirseniz, şüphesiz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır.
وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَلِيلًا اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
ve lā teşterū bi ǎhdi (a)llahi ṧemenen ḳalīlen innemā ǐnde (a)llahi huve ḣayrun lekum in kuntum teǎ'lemūne
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükafatlarını vereceğiz.
مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذِينَ صَبَرُوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
mā ǐndekum yenfedu ve mā ǐnde (a)llahi bāḳin ve le necziyenne (e)lleƶīne Saberū ecrahum bi eHseni mā kānū yeǎ'melūne
Erkek veya kadın, kim mü'min olarak iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükafatlarını yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.
مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
men ǎmile SāliHen min ƶekerin ev unṧā ve huve mu'minun fe le nuHyiyennehu Hayāten Tayyibeten ve le necziyennehum ecrahum bi eHseni mā kānū yeǎ'melūne
Kur'an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın.
فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
fe iƶā ḳarate l-ḳurāne fe steǐƶ bi(a)llahi mine ş-şeyTāni r-racīmi
Gerçek şu ki; şeytanın, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hakimiyeti yoktur.
اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ
innehu leyse lehu sulTānun ǎlā (e)lleƶīne āmenū ve ǎlā rabbihim yetevekkelūne
Şeytanın hakimiyeti, sadece onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir.
اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُمْ بِهِ مُشْرِكُونَ
innemā sulTānuhu ǎlā (e)lleƶīne yetevellevnehu ve(e)lleƶīne hum bihi muşrikūne
Biz bir ayeti değiştirip yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini gayet iyi bilir- onlar Peygamber'e, "Sen ancak uyduruyorsun" derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.
وَاِذَا بَدَّلْنَا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
ve iƶā beddelnā āyeten mekāne āyetin ve(a)llahu eǎ'lemu bimā yunezzilu ḳālū innemā ente mufterin bel ekṧeruhum lā yeǎ'lemūne
Ey Muhammed! De ki: "Ruhu'l-Kudüs (Cebrail), inananların inançlarını sağlamlaştırmak, müslümanlara doğru yolu göstermek ve onlara bir müjde olmak üzere Kur'an'ı Rabbinden hak olarak indirdi."
قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِمِينَ
ḳul nezzelehu rūHu l-ḳudusi min rabbike bi l-Haḳḳi li yuṧebbite (e)lleƶīne āmenū ve huden ve buşrā li l-muslimīne
Andolsun ki biz onların, "Kur'an'ı ona bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. Bu Kur'an ise gayet açık bir Arapça'dır.
وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ
ve leḳad neǎ'lemu ennehum yeḳūlūne innemā yuǎllimuhu beşerun lisānu elleƶī yulHidūne ileyhi eǎ'cemiyyun ve hāƶā lisānun ǎrabiyyun mubīnun
Allah'ın ayetlerine inanmayanları, Allah elbette doğru yola iletmez. Onlar için elem dolu bir azap vardır.
اِنَّ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ لَا يَهْدِيهِمُ اللّٰهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
inne (e)lleƶīne lā yu'minūne bi āyāti (a)llahi lā yehdīhimu (a)llahu ve lehum ǎƶābun elīmun
Yalanı, ancak Allah'ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.
اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ
innemā yefterī l-keƶibe (e)lleƶīne lā yu'minūne bi āyāti (a)llahi ve ulāike humu l-kāƶibūne
Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah'ı inkar eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah'tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.
مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ اِيمَانِهِٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْاِيمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
men kefera bi(a)llahi min beǎ'di īmānihi illā men ukrihe ve ḳalbuhu muTmeinnun bi l-īmāni ve lākin men şeraHa bi l-kufri Sadran fe ǎleyhim ğaDebun mine (a)llahi ve lehum ǎƶābun ǎZīmun
Bu, onların dünya hayatını sevip ahirete tercih etmelerinden ve Allah'ın kafirler topluluğunu asla doğru yola iletmeyeceğindendir.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ
ƶālike bi ennehumu steHabbū l-Hayāte d-dunyā ǎlā l-āḣirati ve enne (a)llahe lā yehdī l-ḳavme l-kāfirīne
İşte onlar, Allah'ın; kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
ulāike (e)lleƶīne Tabeǎ (a)llahu ǎlā ḳulūbihim ve sem'ǐhim ve ebSārihim ve ulāike humu l-ğāfilūne
Hiç şüphesiz onlar, ahirette ziyana uğrayanların da ta kendileridir.
لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
lā cerame ennehum fī l-āḣirati humu l-ḣāsirūne
Sonra şüphesiz ki Rabbin, eziyete uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra Allah yolunda cihad edip sabreden kimselerin yanındadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُوا اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
ṧumme inne rabbeke li(e)lleƶīne hācerū min beǎ'di mā futinū ṧumme cāhedū ve Saberū inne rabbeke min beǎ'dihā le ğafūrun raHīmun
Herkesin nefsi için mücadele ederek geleceği, kendilerine zulmedilmeksizin herkese yaptığının karşılığının eksiksiz ödeneceği günü düşün.
يَوْمَ تَأْتِي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
yevme te'tī kullu nefsin tucādilu ǎn nefsihā ve tuveffā kullu nefsin mā ǎmilet ve hum lā yuZlemūne
Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
ve Derabe (a)llahu meṧelen ḳaryeten kānet āmineten muTmeinneten ye'tīhā rizḳuhā rağaden min kulli mekānin fe keferat bi en'ǔmi (a)llahi fe eƶāḳahā (a)llahu libāse l-cūǐ ve l-ḣavfi bimā kānū yeSneǔne
Andolsun, onlara içlerinden bir peygamber geldi de onu yalanladılar. Böylece zulmederlerken azap onları yakalayıverdi.
وَلَقَدْ جَاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
ve leḳad cā'ehum rasūlun minhum fe keƶƶebūhu fe eḣaƶehumu l-ǎƶābu ve hum Zālimūne
Artık Allah'ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin. Eğer yalnız O'na ibadet ediyorsanız, Allah'ın nimetine şükredin.
فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًا وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
fe kulū mimmā razeḳakumu (a)llahu Halālen Tayyiben ve şkurū niǎ'mete (a)llahi in kuntum iyyāhu teǎ'budūne
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ
innemā Harrame ǎleykumu l-meytete ve d-deme ve leHme l-ḣinzīri ve mā uhille li ğayri (a)llahi bihi fe meni DTurra ğayra bāğin ve lā ǎādin fe inne (a)llahe ğafūrun raHīmun
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah'a karşı yalan uydurmak için, "Şu helaldir", "Şu haramdır" demeyin. Şüphesiz, Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ اِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ
ve lā teḳūlū li mā teSifu elsinetukumu l-keƶibe hāƶā Halālun ve hāƶā Harāmun li tefterū ǎlā (a)llahi l-keƶibe inne (e)lleƶīne yefterūne ǎlā (a)llahi l-keƶibe lā yufliHūne
(Dünyada elde ettikleri) az bir yararlanmadır. Halbuki (ahirette) onlara acıklı bir azap vardır.
مَتَاعٌ قَلِيلٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ
metāǔn ḳalīlun ve lehum ǎƶābun elīmun
Daha önce sana anlattıklarımızı yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz (bununla) onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.
وَعَلَى الَّذِينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
ve ǎlā (e)lleƶīne hādū Harramnā mā ḳaSaSnā ǎleyke min ḳablu ve mā Zelemnāhum ve lākin kānū enfusehum yeZlimūne
Sonra, şüphesiz ki Rabbin; cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra bunun ardından tövbe eden ve durumunu düzeltenlerden yanadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ عَمِلُوا السُّوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُٓوا اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَحِيمٌ
ṧumme inne rabbeke li(e)lleƶīne ǎmilū s-sū'e bi cehāletin ṧumme tābū min beǎ'di ƶālike ve eSleHū inne rabbeke min beǎ'dihā le ğafūrun raHīmun
Şüphesiz İbrahim, Allah'a itaat eden, hakka yönelen bir önder idi. Allah'a ortak koşanlardan değildi.
اِنَّ اِبْرٰهِيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
inne ibrāhīme kāne ummeten ḳāniten li (a)llahi Hanīfen ve lem yeku mine l-muşrikīne
O'nun nimetlerine şükreden bir önderdi. Allah, onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.
شَاكِرًا لِاَنْعُمِهِ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
şākiran li en'ǔmihi ctebāhu ve hedāhu ilā SirāTin musteḳīmin
Ona dünyada iyilik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.
وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ
ve āteynāhu fī d-dunyā Haseneten ve innehu fī l-āḣirati le mine S-SāliHīne
Sonra da sana, "Hakka yönelen İbrahim'in dinine uy. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi" diye vahyettik.
ثُمَّ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرٰهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
ṧumme evHaynā ileyke eni ttebiǎ' millete ibrāhīme Hanīfen ve mā kāne mine l-muşrikīne
Cumartesi gününe saygı, ancak onda görüş ayrılığına düşenlere farz kılındı. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.
اِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذِينَ اخْتَلَفُوا فِيهِ وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
innemā cuǐle s-sebtu ǎlā (e)lleƶīne ḣtelefū fīhi ve inne rabbeke le yeHkumu beynehum yevme l-ḳiyāmeti fīmā kānū fīhi yeḣtelifūne
(Ey Muhammed!) Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.
اُدْعُ اِلٰى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ
d'ǔ ilā sebīli rabbike bi l-Hikmeti ve l-mev'ǐZeti l-Haseneti ve cādilhum bi(e)lletī hiye eHsenu inne rabbeke huve eǎ'lemu bi men Delle ǎn sebīlihi ve huve eǎ'lemu bi l-muhtedīne
Eğer ceza verecekseniz, size yapılanın misliyle cezalandırın. Eğer sabrederseniz, elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır.
وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ
ve in ǎāḳabtum fe ǎāḳibū bi miṧli mā ǔḳibtum bihi ve le in Sabertum le huve ḣayrun li S-Sābirīne
Sabret! Senin sabrın ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlardan yana üzülme. Tuzak kurmalarından dolayı da sıkıntıya düşme.
وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّٰهِ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ فِي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ
ve Sbir ve mā Sabruke illā bi(a)llahi ve lā teHzen ǎleyhim ve lā teku fī Deyḳin mimmā yemkurūne
Şüphesiz Allah, kendisine karşı gelmekten sakınanlar ve iyilik yapanlarla beraberdir.
اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ
inne (a)llahe meǎ (e)lleƶīne tteḳav ve(e)lleƶīne hum muHsinūne