MEÂLİ:
96- Şüphesiz ki, insanlar yararına (yeryüzüne) ilk konulan ibâdet evi, âlemler için mubârek olan ve doğru yolu gösteren Mekkeʹdeki mâbeddir.
97- Onda açık âyetler, İbrâhimʹin makamı vardır. Kim oraya girerse (her türlü saldırıdan) güven içinde olur.
Yol bulmaya güç getirebilenin Beytʹi (Kâbeʹyi) haccetmesi Allahʹın insanlar üzerinde bir hak ve vecîbesidir. Kim bu hakkı inkâr (ya da küçümseyerek terk) ederse, şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir (hiç kimsenin ibâdetine ihtiyacı yoktur).
İNİŞ SEBEBİ
Tâbiînden Mücahidʹin tesbitine göre: Müslümanlarla Yahudi din adamları Beytü’l-Makdis ile Beytüʹl-Haram hakkında bir tartışmaya kapı açmışlardı; Yahudîler Kudüs’deki Beyüt’l-Makdis’in üstünlüğünü, Müslümanlar da Beytü’l-Haram’ın üstünlüğünü iddia ediyor, her biri kendine göre delil getirmeğe çalışıyordu. Derken yukarıdaki âyetler indi. (Esbab-ı Nüzûl / Nisaburî - Lübabü’t-Te’vîl / Alaeddin Ali)
İLGİLİ HADÎSLER
Ebu Zer (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize sordum:
- Yeryüzüne (hak olarak) konulan ilk mâbed hangisidir?
- Mescidü’l-Haram’dır, diye cevap verdiler.
- Ondan sonra hangisi? diye sorduğumda,
- Mescid-i Aksa’dır, buyurdu. » (Ahmed bin Hanbel - Buharî - Müslim: Ebû Zer (R. A. )den)
Hazreti Ali (R. A. ) diyor ki:
«Beytü’l-Haramʹdan önce mâbedler yapılmıştır. Ama Allah’a ibâdet için ilk konulanı şüphesiz ki Beytü’l-Haramʹdır. » (İbn Ebî Hâtim)
Bu konuda Beyhakî’nin rivâyet ettiği hadîse gelince:
«Allah, Cibrilʹi Âdem ile Havvaʹya gönderdi, Kâbeʹyi yapmalarını emretti. Bunun üzerine Âdem Peygamber Kâbeʹyi yaptı. Sonra Allah onu tavaf etmesini emretti ve Âdemʹe şöyle denildi: Sen insanların ilkisin, bu da yeryüzünde insanlar yararına konulan ilk mâbeddir. »
Bu hadîsin zayıf olduğu tesbît edilmiştir. O halde diyebiliriz ki, bu konuda en doğru rivâyet ve görüş, Hazreti Ali (R. A. ) ındır. (İbn Kesîr Tefsiri)
«Şüphesiz ki bu belde (Mekke)yi Allah gökleri ve yeri yarattığı günden buyana muhterem kılmıştır. Ve o, Allah’ın hürmetiyle kıyâmete kadar haramdır. Benden önce hiç kimsenin bu beldede savaşması helâl olmamıştır; bana da ancak gündüzden bir saat savaşmak helâl kılınmıştır. Evet, bu belde Allahʹın hürmetiyle kıyâmete kadar haramdır; Dikeni koparılmaz, avı öldürülmez, yitiği alınmaz, ancak sâhibini tanıyan kimse alabilir. Otu da biçilmez. »
Bunun üzerine Hazreti Abbas (R. A. ):
- Ey Allah’ın Peygamberi! I z h i r otunu istisnâ edin. Çünkü evlerin buna ihtiyacı vardır, diye ricada bulundu. Efendimiz (A. S. ): «Izhir otu müstesnâ.. » buyurdu. (Sahih-i Müslim ve Asbab-ı Sünen)
«Mekke’de hiç kimseye silâh taşımak helâl olmaz. » (Sahih-i Müslim: Câbir (R. A. )dan)
«Ey Mekke! Allahʹa andolsun ki, sen Allah’ın en hayırlı yerisin ve yerlerden Allah’a en sevimli olanısın. Eğer senden çıkarılmasaydım, herhalde çıkmazdım. » (Ahmed bin Hanbel - Tirmizî - İbn Mâce)
«Kim Beytullahʹa girerse, bir iyiliğe girmiş, bir kötülükten çıkmış ve bağışlanarak ayrılmış olur. » (İbn Kesîr)
«Benim bu Mescidim’de bir namaz -Mescid-i Haram müstesnâ- diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. (Buharî - Müslim)
«Ey insanlar! Size hacc farz kılındı, artık haccedin. »
Bunun üzerine bir adam sordu :
- Her sene mi Ya Resûlellah!?
Peygamber (A. S. ) sustu cevap vermedi. Adam soruyu üç defa tekrarladı. Hazreti Peygamber (A. S. ): «Eğer, evet, deseydim, size her sene farz olurdu ki buna güç getiremezsiniz. Size bıraktığım (hükümlerle) amel edin ve yetinin. Sizden öncekiler çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı ihtilâfa düşmeleri sebebiyle helâk olmuşlardır. Size bir şey emrettiğimde onu -gücünüz nisbetinde- yerine getirin. Sizi bir şeyden menʹettiğimde de onu terkedin. (Sahih-i Müslim)
NEDEN İLK MÂBED
«Şüphesiz ki insanlar yararına (yeryüzüne) konulan ilk ibâdet evi, Mekkeʹdeki mabeddir. »
Din duygusu ve Yaratanʹa inanma arzusu insanın doğuştan kalbine ve ruhuna enjekte edilmiştir. Bu nedenle diyebiliriz ki, Allah, kendi adına yeryüzünde konuşacak, O’na halîfe olacak, O’nun buyruklarına ve koymuş olduğu hayat kanunlarına göre bir düzen kuracak insanlara yüklediği bu görevler ve amaçlar doğrultusunda hakkı ve doğruyu bulma düşünce ve duygusunu armağan etmiştir. Böyle olmasaydı, dünya mutlak küfür içinde kalır; günümüzün materyalistlerinin gerçekleştirmeğe çalıştığı ruhtan ve mânadan yoksun katı ve soyut bir düzen meydana gelirdi. Çünkü onların, maddenin ruhtan bağımsız dış bir realite olduğu ve mevcut olmak için de ruha muhtaç bulunmadığı düşüncesinden hareketle her türlü varlığın temel formları zaman ve mekândır. Ve, zaman dışı bir varlık ne kadar saçma ise mekân dışı bir varlık da o kadar saçmadır, sonucuna varmaları; insanın doğuştan ruhunun derinliğine yerleştirilen Allahʹa inanma düşünce ve isteğine ters düşmektedir.
İnsanda bir ruh ve onun ortaya koyduğu Yaratan’a inanma düşüncesi mevcut değilse, madde bunu insana nasıl ilhâm edebilir? Çünkü materyalist felsefeye göre, yoktan bir şeyi var kılmak mümkün değildir. Olmayan bir şeyi madde nasıl oluşturabiliyor? Tabii ki bunun cevabını da vermek mümkün değildir.
İşte yeryüzüne konulan ilk mâbed, insanın ruhundaki arzuya ve ruhun Yüce Yaratan’a yönelme isteğine cevap teşkil etmektedir.
Bal arısının çiçeklere ve kovana olan değişmez isteği, balığın suya olan ihtiyacı ne ise, ruhun da Yaratan’a olan ihtiyacı odur. Arıyı çiçekten ve kovandan yoksun bıraktığımız gün nasıl dengesini kaybedip yaratıldığı hayat kanununun dışına itilerek ölüme mahkûm edilirse, ruhu Allah düşüncesinden ve O’na olan arzusundan kopardığımız gün, öylece ölüme mahkûm etmiş oluruz. Ruhun ölümü, insanı doğan, yaşayan, ölen ve sonunda bir yığın gübre haline gelip başka canlıların (parazitler) oluşmasına yarayan ve başka hiçbir hayatı ve hayat hakkı olmayan bir varlık kabul etmektir.
Beşer ruhunun bu arzusudur ki, yeryüzünde gerçek dengeyi sağlamış, maddeyle ruh arasında ümit ışığı veren bağlar kurmuştur. Ancak milletlerin ve toplumların dinde ve bu denge ölçüsünde ayrılığa düştükleri görülmektedir. Halbuki hak dinlerin hepsi de tek kaynaktan süzülüp gelmiştir. İnsanların ihtirası, bencilliği ve aşırı tutuculuğu; bir yandan da maddeye olan tutkuları onları bu tür neticelere doğru itmiştir. İslâm Dini meydana gelen bu ayrılığı gidermek, dünya barışını sürdürmek, insanları birbirine kardeş yapmak açısından hareketle gereksiz sürtüşme ve tartışmalara kapıyı kapamış; yeryüzüne, Allah’a ibâdet ve Tevhîd akidesinde birleşip kaynaşmak için konulan ilk mâbedin, en doğru yolu gösterdiğini, bu nedenle dinler ve toplumlar arasında ortaklaşa noktanın bu olduğunu ilân etmiştir. İnsanların bir baba ile bir anneden üretilip meydana getirilmesi de bu hakikatı yansıtmıyor mu?
Medeniyetin beşiği sayılan Asya kıtasının bu ilk mâbed için seçilmesinin hikmetleri açıktır: Yeryüzündeki insan nüfusunun çoğunun bu kıtada yaşaması, zengin topraklar, yeraltı kaynakları, ticarî kervanların mekik dokuması gibi özellikleri bu cümledendir. Mekke’nin Asya ve Afrika gibi iki büyük kıta arasında bir tampon manâ ve görünümünde olduğunu da buna ilâve etmek gerekir.
İbrahim Peygamberden bu yana da her peygamberin kutsal mâbet kabul ettiği Kâbeʹnin İlâhî dinler için nasıl bir birlik odağı olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin önce Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yönelip ibâdet etmesi, bir bakıma, Yahudi ve Hıristiyanlara İslâm’ın kutsal mâbetlere ne kadar saygılı olduğunu ve bir olan Allahʹa yönelmede mâbedin önemini hatırlatmayı amaçlıyordu. Sonra Kâbe’ye yönelmesi, bütün dinlerin saygı duyduğu İbrahim Peygamberin İlâhî emirle inşa ettiği Beytüʹl-Haramʹda Allah adına birleşmenin önemine ve lüzumuna dikkatleri çekiyor; İbrahim Peygamber’in hatıralarını hâlâ kendinde taşıyan Kâbe’de toplanmanın bütün dinlerin esasıyla, gaye ve hedefiyle uyum halinde bulunduğunu hatırlatıp noktalıyordu.
Ne yazık ki Kitap Ehli’nin çok tutucu din adamları, İbrahim Peygambere olan yakın bağlılıklarına rağmen bu İlâhî çağrıya kulaklarını tıkadılar. Asırlar geçti Kâbe hâlâ bu çağrısına devam etmekte; Kur’ân bu rahmet sesini kendinde taşımaktadır.
İnsanların, özellikle İlâhî dinlere bağlı bulunanların birleşip anlaşması ve bir olan Allah’a kulluk etmesi için Allah Kâbe’yi yaptırarak kendine düşeni yerine getirmiştir. Ama insanlar kendilerine düşeni yapmamaktadırlar..
İşte doğru yolu gösteren Kâbeʹnin ilk mâbed olarak yeryüzüne konulmasının hikmetlerinden biri de budur; bunun için oraya haccetmek farz kılınmıştır. İbrahim Peygamber de ilâhî emir üzerine Kâbe’nin yapımını bitirdikten sonra şöyle duâ etmişti:
«Rabbimiz! Doğrusu ben çocuklarımdan bir kısmını senin Hürmetli Evinʹin yanına ziraatsız bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namaz kılsınlar diye (böyle bir yer seçtim). Artık sen insanlardan bir kısmının gönlünü hevesle onlara meylettir; onları bazı meyvalarla rızıklandır; umulur ki şükrederler! » (İbrahim sûresi âyet: 37)
Bu duâ kabul olunmuştur. Hem Allahʹa inananlar o yerin halkına sevgiyle meyletmiş; hem Allah onları çeşitli ürünlerle -başta petrol olmak üzere bazı kaynaklarla- rızıklandırmış ve onlar da Allahʹın kutsal evini her geçen gün daha çok insanın rahat ve huzur içinde ibâdet etmesine elverişli duruma getirerek bunun şükrünü edâ etmeğe çalışmıştır.
Böylece Kâbe, hem Müslümanlar için güven yeri olmuş ve olmakta devam etmektedir. Hem de bütün insanları bu güvene dâvet etmektedir. İslâmʹdan önce de gelip geçen müşriklere de güven yeri olmuş, oraya sığınan tecavüzden korunmuştur.
İbrahim Peygamber bir diğer duâsında şöyle niyazda bulunmuştur: «Rabbim! Bu şehri (Mekkeʹyi) güvenli eyle; beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak bulundur. Rabbim! O putlar insanlardan bir çoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa, şüphesiz ki o bendendir; kim de bana karşı gelirse, şüphe yok ki sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. » (İbrahim sûresi âyet: 35-36)
Bu nedenle İbrahim Peygamber hem hac etti, hem inananları bu ibâdete çağırdı. İbrahim Peygamber’e bağlılıklarını dile getiren Yahudîler onun bu dâvetine bir gün olsun kulak vermediler.
FIKHÎ YÖNÜ
«Kim oraya girerse (her türlü saldırıdan) güven içinde olur. »
Bu âyet üzerinde yorum yapıp içtihatta bulunanlar farklı görüşler ortaya koymuşlardır:
a) İmam Ebû Hanîfe’ye göre kısas yollu öldürülmesi gereken adam, Mescid-i Haramʹa sığınırsa orada öldürülmez. Ancak aç bırakılır, alım- satımda bulunması yasaklanır, başkasıyla temas kurmasına imkân verilmez; böylece oradan çıkıncaya kadar bu tür ablukalar uygulanır. Dışarı cıkınca hüküm infaz edilir.
b) İmam Şâfiî’ye göre, kendisine kısas, ya da hadd gereken kişiler hüküm tatbik edilmeden Kâbeʹye sığınsalar bile cezâ geciktirilmeyip infaz edilir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz devrinde taammüden adam öldüren İbn Hatal, kısastan kurtulmak için Kâbe’ye sığınmış ve onun örtüsüne tutunmuştu. Buna rağmen Efendimiz hükmü geciktirmeyip orada infazını sağlamıştı. (Kurtubî Tefsiri: 4/141 - Mısır: 1387 - Taberânî ve İbn Hişâm.)
«Yol bulmaya güç getirebilenin Beyt’i (Kâbeʹyi) haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hak ve vecibesidir. »
Kitap ve Sünnet hacc’ın t e r a h i (geciktirmeli) farz olduğuna delâlet etmektedir. Nitekim hac farz kılındığı yıl Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kendisi gitmeyip Ebûbekir Sıddîkʹı (R. A. ) Müslüman cemaatin başında bulunmak üzere görevlendirmişti. (Hacc’ın hicrî sekizinci yıl farz olduğunu söyliyenler olmuşsa da sahih olan dokuzuncu yıldır. Sekizinci yıl Mekke valisi Attab bin Üseyd (R. A. ) idaresinde henüz fark kılınmadığı halde yapıldığı bilinmektedir.)
İmam Şâfiî bu rivâyete dayanarak haccın terahi (geciktirmeli) farz olduğu içtihadında bulunmuştur.
YORUMLAR - RİVÂYETLER
B e k k e:
Bekke, Mekke’nin diğer bir ismidir ki, üzerinde bazı yorumlarda bulunulmuştur:
a) Zorbaların, haksızların boyun eğdiği mukaddes yer olduğu için bu isim verilmiştir.
b) İbâdet sebebiyle çok kalabalık bir cemaatin kaynaşıp hareket ettiği için bu adı almıştır.
c) Mukatil bin Hayyan’a göre: Allah, insanları bu makamda sınıf ve cins farkı gözetilmeksizin bir araya getirdiği; kadın erkek karışık bir vaziyette namaz kıldığı için bu isim verilmiştir.
d) İbn Abbasʹa (R. A. ) göre: Fecʹden Ten’im’e kadar olan kesim Mekkeʹdir. Beytullah’dan Bathaʹya kadar olan kesim ise Bekke’dir.
e) Şuʹbeʹye göre: Bekke Beytullah’ın ve Mescid’in adıdır.
f) İkrime’ye göre: beytullah ile çevresi Bekke’dir. Bunun ötesi Mekke’dir.
ğ) İbrahim Nahaîʹye göre: Beytullahʹın bulunduğu yer Bekke, geriye kalan yerler Mekke’dir. Allah daha iyisini bilir.
Tarihçilerin çoğuna göre, Mekke’nin birçok ismi vardır; Bekke de onlardan biridir.
Oraya yol bulmaya güç getiren:
a) İbn Cerîrʹin tesbitine göre, azık ve binektir.
Nitekim adamın biri Peygamber (A. S. ) Efendimize sordu:
- Ya Resûlellah! Yol bulmak nedir?
Peygamber (A. S. ) ona:
- Azık ve binektir, diye cevap verdi.
b) İbn Abbasʹa göre: 300 dirhem bulabilmektir. (Bugünkü tartı birimlerine göre, 960 gram gümüş)
c) İkrime’ye göre: Sıhhatin yerinde olmasıdır.
Kim küfrederse:
a) İbn Abbas ve Mücahid’e göre, haccın farziyetini inkâr ederse,
b) Haccın yarar ve sevabına inanmazsa,
c) Terkedip gitmezse...
Haccı genel mânada özetlerken, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden, «Hac nedir? » diye sorulduğunda, verdiği cevabı nakletmekle yetineceğiz:
«Hacc, (uzun yolculuktan dolayı) saç sakalın dağınık ve toz içinde kalmasıdır. »
«Hacc, sesi yükseltmek ve (kurban keserek) kan akıtmaktır. » (İbn Mace/menâsik: 6-Tirmizî/tefsîr: 3)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle Yahudilerin inkârcı tutumu ve Tevrat’taki İlâhî belgeleri gizlemeleri açıklandı. Hazreti Muhammedʹin (A. S. ) peygamberliğini isbata yönelik tashihlere, kutsal kitaplarda bununla ilgili açıklamalara yer verildi. Aşağıdaki âyetlerle, Kitap Ehliʹnin bütün bunları bilip durdukları halde neden Allahʹın âyetlerini inkâra çalıştıkları üzerinde duruluyor.