MEÂLİ:
50- De ki: Ben size, Allahʹın hazîneleri benim yanımdadır, demiyorum. Gaybi de bilmem. Size elbette, ben bir meleğim de demiyorum. Ben ancak, bana vahy edilene uyarım.
De ki: Görmiyenle gören bir midir? Artık düşünmez misiniz?
51- Ve bunun (Kurʹân) ile, Rablarına haşrolunacaklarına (inanıp) korkanları uyar; onlara Rablerinden gayri ne bir sâhip çıkan dostları, ne de bir şefaatçileri vardır; ola ki (Allahʹtan) korkup kötülüklerden sakınırlar.
İNİŞ SEBEBİ
Müşrikler, Peygamber (A. S. ) Efendimizden herkesi tatmin edecek -kendilerine göre- bir takım âyetler, muʹcizeler istiyorlardı. Amaç, inananların güvenini sarsmak, inanmak istiyenleri caydırmak ve Peygamberi zor durumda bırakmaktı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.
İnkârcılardan bir kısmı da bolluğa kavuşturulmalarını, fakirliklerinin kaldırılmasını istiyor ve bu hususta gökten bir muʹcize bekliyorlardı. Aksi halde inanmıyacaklarını söylüyorlardı. Diğer bir kısmı da, «Bu nasıl peygamberdir ki, yemek yer, sokaklarda dolaşır, kadınlarla evlenir?! » diyor ve peygamberin melek olmasının gereğini iddia ediyorlardı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler peygamberin ana vasıflarından birkaçını belirtir mahiyette indi. (Lübabü’t-Te’vîl - Mefatihü’l-gayb)
PEYGAMBERİN ANA VASIFLARI
«De ki: Ben size, Allahʹın hâzineleri benim yanımdadır, demiyorum. »
Peygamberin ana vasıflarını bilenler, ancak Ona vahyolunanı dinlemek ister ve söyleneni olduğu gibi kabul edip hiç tereddüt etmeden ona uyar.
Onun ana vasıflarını bilmiyen bilgisizler ise, ya onu bir melek gibi görmek ister; ya ondan hâzinelerin kapılarını açmasını talep eder, ya da ileride meydana gelecek iyi ve kötü olayları önceden haber vermesini bekler. Bunlar gerçekleşmediği takdirde inanmak şöyle dursun, peygamber aleyhinde, olmadık yalanlamaları mubah sayar.
Nitekim Mekke putperestleri koyu bir cehalet içinde Peygamberden yersiz ve anlamsız bir takım isteklerde bulunmuşlardı:
1- Allah tarafından görevlendirilmiş bir peygamber isen, bize dünyalıktan geniş ve bol rızıklar ve tükenmez hayırlar getir.
2- Eğer hak peygamber isen, gelecek günlerin neler getireceğini bize haber ver ki ona göre tedbirli olalım.
3- Allah’ın gönderdiği bir peygamber olsaydın, yemek yememen, sokaklarda dolaşmaman, kadınlarla evlenmemen gerekirdi.
Allah hem onlara, hem sonra gelecek olanlara peygamberin hangi vasıflar üzerinde bulunduğunu açıklıyarak sözünü ettiğimiz üç maddeyi cevaplandırmıştır: «De ki, ben, size, Allahʹın hazîneleri benim yanımdadır, demiyorum». Çünkü mülk ancak Allah’ındır, bizler eğreti olarak onun üzerinde bulunuyoruz. Kuvvet ve kudret Allah’a aittir. Mülkün hakiki sâhibi O’dur, mülkü dilediğine verir; dilediğini aziz kılar, dilediğini alçaltıp hakîr eder; hayır Oʹnun elindedir. Benim görevim, Allahʹtan gelen buyrukları kusursuz teblîğ etmektir.
«Ben, gaybi de bilmem. » Ancak Allahʹın bana bildirdiğini bilebilirim. Gaybi ancak O bilir ve dilediğine bildirir. Ben de sizin gibi bir insanım, ne var ki bana vahiy inmektedir. Her konuda olduğu gibi, yeme, içme, gezme, evlenme, insanlarla ilişki kurma hususlarında da insanlara yol göstermek, örnek olmak görevimdir.
Ayrıca ilgili âyetlerle şu hikmetler de yansıtılmaktadır:
a) İleride aşırı bağlılık gösterenlerin, Hz. Muhammedʹi de (A. S. ) İsâ Peygamber gibi ilâhlaştırmalarını önlemek,
b) Peygamberin Allahʹın kulu bulunduğunu her yönüyle belirleyip açıklamak,
c) Tevazuun, Allah’a teslimiyet ve mahviyetin doruğunda bulunduğunu hatırlatmak ve ileride peygamber ilmine vâris olanlara en sağlam ölçüyü bırakmak,
d) Peygamberin kendiliğinden muʹcize göstermesinin, gaybden haber vermesinin mümkün olmadığını kafa ve gönüllere iyice işlemek, bu cümledendir.
GÖRENLE GÖRMİYEN BİR MİDİR?
«De ki: görmeyenle gören bir midir? Artık düşünmez misiniz? »
Görmek: İmânın, doğru yolun, bilginin, fazîlet ve aydınlığın sembolüdür. Görmemek: Küfrün, nifakın, inkâr ve inadın, bilgisizlik ve rezîletin, tek kelimeyle karanlığın simgesidir.
Böylece gerçek mü’min, doğru yolda yürüyen, bilginin aşığı olup her geçen gün ilmini, irfanını artıran, fazîletin örneği olan, hem içini, hem çevresini aydınlatandır. Kâfir ve inkârcı ise, her yönüyle karanlıkta kalıp ne kendini, ne de başkasını aydınlatandır.
Bu iki sıfat birbirinin karşıtı sayılır. İmânın değeri ve ölçüsü, küfür ile karşılaştırıldığında daha çok anlaşılır. Küfrün de yıkıcı ve yakıcı olduğu, imânla bir araya getirildiğinde daha da belirginleşir.
İşte hakiki kıstas: İmân, her yönüyle huzur, umut ve saadet, iç aydınlığı, gönül yatışkanlığıdır. İnkâr, her yönüyle umutsuzluk, huzursuzluk, tedirginlik ve karanlıktır. Bu ikisi hiç bir olur mu?
DİRİLİP YENİ BİR HAYATA BAŞLAMAK
Allahʹa imândan sonra bir insan için âhirete inanmak, her türlü hayır ve fazîletin kaynağı, sorumluluk ve hakseverliğin en açık ölçeğidir. Âhiret ve ona imân olmasaydı, ne imânın, ne fazîletin, ne de güzel ahlâkın müeyyidesi kalır, bütün bunlar fantezi birer kavram olmaktan öteye geçmezdi. Dünyânın da, insanın da yaratılması bir bakıma anlamsız olurdu. Hayat; yemek, içmek, evlenmek, doğup büyümek ve ölüp yok olmaktan ibâret kalır, böylece insanın niçin yaratıldığının hikmeti anlaşılmazdı. O halde âhiretin varlığı, dünyanın ve insanın varlığı açısından zarûrîdir. Biri diğerini tamamlamakta, birinden diğerine geçiş sağlanmaktadır.
İlgili âyetle bu hakikate işaret edilerek, inen Kur’ânʹın ancak âhirete inanan kimseleri uyaracağı belirtilmektedir. Allahʹa imândan sonra âhirete imânın nasıl yüce bir amaca yönelik bulunduğu kendiliğinden anlaşılmış oluyor. O halde Allah’a ve âhirete imân, bütün hayırların kaynağı, saadetlerin menbaıdır. Peygamberlere, kitaplara imân, bu iki kaynağı hakkıyla anlayıp kavramak içindir.
Allah ve âhireti inkâr eden materyalist ve komünistlerin dünyada nasıl bir huzursuzluk kaynağı haline geldikleri ortada. İç karanlıklarıyla, insanlığın hem içini, hem de dış dünyasını karanlığa boğmaya çalışmaktadırlar.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle peygamberin asıl vasıfları açıklandı. Kurʹân ile, daha çok âhirete imân edenlerin uyarılması belirtildi. Allah ve din hakkında ciddi bilgisi olmayan maddeci inkârcıların Hakkʹı anlamaya yanaşmadıkları, bu yüzden içlerini kararttıkları gibi, çevrelerini de karartmaya çalıştıklarına temas edildi. Hakk’ı bilip Allahʹa teslimiyet gösterenlerin ise, iç ve dış aydınlığına kavuştuklarına dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, sözü edilen aydınlık içinde sabah-akşam Rablarına duâ edip kulluk görevlerini yerine getirenlerin Allah yanında çok aziz tutulacakları bildiriliyor. Bunlara, fakir ve köle de olsalar sıcak ilgi gösterilmesi, mü’minlerin meclisinde itibar edilmesi hatırlatılıyor. Şeref ve itibarı makam ve servette arayıp fakirlerle birlikte oturmayı gururlarına yediremiyenlerin Allah yanında bir değerleri olmadığına dikkatler çekilerek İslâmiyetʹin nasıl bir eşitlik getirip insana, mü’min olduğu için kıymet verdiği üzerinde durularak müslüman cemaatinin özelliği belirtiliyor.