Mürselat Suresi 41-50. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي ظِلَالٍ وَعُيُونٍ وَفَوَاكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِٓيـًٔا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ اِنَّا كَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ كُلُوا وَتَمَتَّعُوا قَلِيلًا اِنَّكُمْ مُجْرِمُونَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ ارْكَعُوا لَا يَرْكَعُونَ وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ فَبِاَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ

46.

Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, gölgeler içinde ve pınar başlarındadırlar.

Diyanet İşleri

42.

Canlarının çektiği meyveler içerisindedirler.

43.

"Yapmakta olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin için."

44.

Şüphesiz biz iyilik yapanları işte böyle mükafatlandırırız.

45.

O gün vay yalanlayanların haline!

46.

Ey inkar edenler! (Dünyada) yiyin ve birazcık yararlanın! Şüphesiz sizler suçlularsınız.

47.

O gün vay yalanlayanların haline!

48.

Onlara, "Rüku edin (namaz kılın)" dendiği zaman rüku etmezler.

49.

O gün vay yalanlayanların haline!

50.

Onlar artık ondan (Kur'an'dan) sonra hangi söze inanacaklar?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

41- Şüphesiz ki muttakîler (Allahʹtan saygı ile korkup hile, yalan ve düzenbazlıktan sakınanlar) gölgelikte pınarlar başında, canlarının çektiği meyveler arasındadırlar.

42- Yapageldiğiniz (güzel, yararlı) amellere karşılık âfiyetle, gönül huzuruyla yeyiniz, içiniz.

43-44- Hakikat biz, iyiliği, yararlı işlerde bulunmayı huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız..

45- (Hakkʹı) yalanlıyanların o gün vay hâline!.

46- (Ey Peygamberi ve Kitabʹı inkâr edip yalanlayanlar! ) Yeyiniz, az bir süre yararlanıp geçininiz. Çünkü gerçekten sizler suçlu günahkârlar­sınız.

47- (Hakkʹı) yalanlıyanların o gün vay hâline!.

48- Onlara «rükûʹ edin» denildiği zaman rükûʹ etmezler.

49- (Hakkʹı) yalanlıyanların o gün vay hâline!.

50- Bundan (Kurʹânʹdan) sonra artık hangi söze inanırlar?

ALLAHʹTAN KORKUP KÖTÜLÜKLERDEN SAKINANLARA HAZIRLANAN NÎMETLER

«Şüphesiz ki muttakiler (Al­lah’tan saygı ile korkup hile, yalan ve düzenbazlıktan sakınanlar) gölgelik­te pınarlar başında, canlarının çektiği meyvalar arasındadırlar. »

Bilindiği gibi her nîmet bir emek ve külfet karşılığıdır. İkisi arasında orantılı bir bağ mevcuttur. Külfet ve emek dayandığı niyet ve arzulandığı amaca göre değerlendirilir. Çünkü ameller niyetlere göre sıhhat ve kıy­met kazanır. Emek ve külfetiyle sadece dünyalık elde etmek isteyen kim­se, onun karşılığını ölmeden önce beceri ve gayreti nisbetinde görebilir. Ama Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu umarak ve âhiretteki hesap ve kar­şılığını düşünerek iş başı yapıp ibâdete yönelenlere de âhiret hayatında dünyadaki niyetlerinin ciddiyet ve samimiyetine göre karşılık verilecektir. Şüphesiz bu, Cenâb-ı Hakk’ın ezelî sahifeye kudret kalemiyle yazdığı bir kuraldır ki değişmesi söz konusu değildir.

Dünyada Allah’tan saygı ile korkup «Tevhîd İnancı»nın esaslarına ve gereğine bağlı kalarak fânileri ve insan eliyle şekillendirilmiş cisimleri ilâhlaştırmayan; her hâl-ü kârda ikinci hayatı düşünüp fenalıklardan kaçınarak iyilikten yana adım atan ve böylece hem dünya, hem de âhiret için çalı­şıp birini diğerine feda etmeyenlere «muttakiler» deniliyor. Bu dereceye ulaşabilmek elbetteki sabır, emek, külfet, fedakârlık ve her şeyden önce ciddiyet ve samimiyet ister. Allahʹa ve âhirete dosdoğru imân temeli üze­rinde yükselen bu faziletlerin elbetteki mükâfatı çok büyük olacaktır. Bu bakımdan sözünü ettiğimiz çizgide bulunan mü’minlerin iyi niyet ve emek­lerine karşılık Cennet’te gölgelikler, tatlı, ferahlatıcı pınarlar, canlarının çektiği nefis meyvalar hazırlanmıştır. Cenâb-ı Hakkʹın birliğini ve kudreti­nin üstünlüğünü hem kendi beden ve ruhunda, hem de eşyanın her par­çasında görerek ona göre bir hayat düzeni kurarken birçok saldırı ve sa­taşmalara, işkence ve tazyiklere mâruz kalan ve o yüzden yorulan sadık mü’minlerin mükâfatı elbetteki çok huzurlu, güvenli ve dinlendirici bir Cen­netten başkası olamaz..

İmân ve sâlih amel, tarlaya atılan nadide soylu tohuma benzer. Top­rak ancak bağrına serpilen tohumu yeşertip karşılık verir. Onun içindir ki, İslâm büyükleri, «Dünya âhiretin tarlasıdır» demişlerdir.

YALNIZ KISA SÜRELİ BİR ÖMÜR, ÖNÜNDE EBEDİYET YOKSA HER YANIYLA ZULÜMDÜR

«(Ey peygamberi ve kitabı inkâr edip ya­lanlayanlar! ) Yeyiniz, az bir süre yararlanıp geçininiz. Çünkü gerçekten sizler suçlu günahkârlarsınız. »

Eğer âhiret, yani ikinci fakat sonsuz bir hayat yoksa, birkaç günlük dünya hayatı üzüntü ve ümitsizlikten başka bir şey değildir. Bu da her ya­nıyla ve yönüyle bir zulüm ve işkencedir. Zira hayatı anlayıp tadını aldıktan ve ona bağlandıktan sonra ebediyen ondan kopup belirsiz hale gelmek İlâ­hî adâlete ve O’nun yüksek hikmetine ters düşer. O bakımdan dünya haya­tının hikmeti âhiret hayatiyle belirginleşip gerçek ölçü ve anlamını kazan­maktadır. Âhiret de dünya hayatının mevcudiyetiyle gerçek anlamda kıy­met ölçüsünü bulmaktadır. Zira hemen her şey daha çok zıddıyla inkişâf edip kıymet ölçüsünü bulabilir. Sağlam ve selîm akıl da, mantık da bundan başkasını iddia edemez.

Onun için Murselât Sûresi’nin tam dokuz yerinde: «Hakk’ı yalanla­yanların o gün vay haline! » buyurularak ısrarlı bir uyarma ve tehdîde gi­dilmekte ve sûrenin en son âyetiyle de: «Bundan sonra artık hangi söze inanırlar?. » buyurularak insanın düşünce ve duygusuna, akıl ve mantığına, vicdan ve idrâkine birden seslenilmekte ve bu doğrultuda lüzumlu birta­kım delil ve belgeler sıralanmaktadır. İnsanoğlunun saadetinden yana olan Kur’ân-ı Kerîm’e inanmayanlara başka bir sözle seslenmenin ne yararı ola­bilir?

Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; Oʹnun kutsal ve mübarek sözlerini beşerin kalp ve kafasına işle­mekle görevli olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.