Saffat Suresi 27-49. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ قَالُوا اِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا اِنَّا لَذَائِقُونَ فَاَغْوَيْنَاكُمْ اِنَّا كُنَّا غَاوِينَ فَاِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ اِنَّا كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ اِنَّهُمْ كَانُوا اِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ يَسْتَكْبِرُونَ وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ اِنَّكُمْ لَذَٓائِقُوا الْعَذَابِ الْاَلِيمِ وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ اِلَّا عِبَادَ اللّٰهِ الْمُخْلَصِينَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ كَاَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ

28.

Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler).

Diyanet İşleri

28.

Şöyle derler: "Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz."

29.

Diğerleri de onlara şöyle derler: "Hayır, siz zaten mü'min kimseler değildiniz."

30.

"Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hakimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz."

31.

"Artık Rabbimizin sözü (azap) bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız."

32.

"Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik."

33.

Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.

34.

İşte biz suçlulara böyle yaparız.

35.

Çünkü onlar, kendilerine, "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur" denildiği zaman, inanmayıp büyüklük taslıyorlardı.

36.

"Biz, deli bir şair için ilahlarımızı mı terk edeceğiz?" diyorlardı.

37.

Hayır, öyle değil. O, hakkı getirmiş, (önceki) peygamberleri de tasdik etmiştir.

38.

Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız.

39.

Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.

40.

Ancak Allah'ın halis kulları başka.

41-42.

(41-42) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.

43.

Onlar Naim cennetlerindedirler.

44.

Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar.

45-46.

(45-46) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.

47.

Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.

48.

Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır.

49.

Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

27- Birbirlerine yönelip karşılıklı sormaya başlarlar:

28- «Siz bize sağ taraftan (dinî açıdan) geliyordunuz» derler.

29- (Diğerleri), «Yok, sizler aslında inanmamıştınız.

30- Bizim sizin üzerinizde bir sultamız olmadı, ama siz, azıp sapıtan bir millettiniz» derler.

31- «Bu yüzden Rabbımızın hakkımızdaki sözü yerine geldi. Şüphe­siz ki artık onu tadıp duracağız. »

32- «Evet, sizi biz azdırdık. Çünkü biz kendimiz azgınlar idik. »

33- Doğrusu onların hepsi o gün azâpta ortaktırlar.

34- Şüphesiz biz, suçlu günahkârlara böyle muamele ederiz.

35- Çünkü onlara: «Allahʹtan başka ilâh yoktur» denildiği zaman bü­yüklük taslayıp (bunu kabul etmeyi gururlarına yediremediler).

36- Ve derlerdi ki: «Deli bir şâir için hiç tanrılarımızı bırakır mıyız? »

37- Hayır, (O, deli değildir). O, hak ile gelmiş ve peygamberleri tas­dîk etmiştir.

38- Ve sizler, elbette elem verici azâbı tadacaksınız.

39- Ve ancak siz, yaptıklarınızla cezâlandırılacaksınız.

40- Ancak Allah’ın (imân temeli üzerinde gelişip) iyi niyetli, göste­rişten uzak, samimi kulları müstesnâ..

41- İşte bunlar için bilinen, belirlenen bir rızık vardır;

42- 43- Meyveler (sunulur) ve kendileri Nîmet Cennetʹinde (veya Naîm Cenneti’nde) ağırlanırlar.

44- Kanepeler üstünde karşılıklı otururlar.

45- Pınardan doldurulan kâseler ile etraflarında dolaşılır.

46- Bembeyaz, içenlere lezzet verir.

47- İçinde tiksindirici hiçbir şey yoktur ve onlar bundan sarhoş da olmazlar, kendilerinden de geçmezler.

48- Yanlarında bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş iri gözlü (huriler) bulunur.

49- Sanki onlar(ın her biri) saklı bir yumurta (gibi pürüzsüzdür).

KÜFRÜN ÖNDERLERİYLE KENDİLERİNE UYANLARIN TARTIŞMASI

«Birbirlerine yönelip karşılıklı sormaya başlarlar. »

Âhiret gününde gerçekler ortaya çıkarılıp İlâhî adâlet terazisi kurulur. Dünyada küfrün önderliğini yapıp hem sapıtan, hem de saptıranlarla sap­tırdıkları kimseler biraraya getirilir ve karşılıklı tartışmalı senaryo başlar: Aldatılıp saptırılanlar, kendilerini saptıranlara: «Siz haktan yana görünüp geliyordunuz» diyecekler. Saptıran mağrurlar ise, «Hayır siz zaten inanma­mıştınız, doğru yol üzerinde bulunan kimseler değildiniz» diye cevap ve­recekler. Sonra da devamla şöyle diyecekler: «Hem bizim sizin üzerinizde bir sultamız ve kahrımız da yoktu. Sîzler zaten azıp sapıtan bir millettiniz. Bununla beraber bugün hepimiz hak ettiğimiz azabı tadacağız. Zira ken­dimiz yozup azdığımız gibi, sizi de azgınlığa ittik. »

Böylece o gün bu iki grup da azaba ortaktırlar, karşılıklı sürtüşme ve tartışmanın bir yarar sağlamıyacağını onlar da anlayacaklar ve ister iste­mez İlâhî adâletin hükmüne boyun eğecekler.

Kurʹân-ı Kerîm bu son derece düşündürücü dramatik safhayı haber verirken, körü körüne şu veya bu liderin veya ileri gelen kimsenin peşine takılmanın dünyada da, âhirette de çok kötü ve üzücü sonuçlar doğuraca­ğına dikkatleri çekmekte ve böylece ölmeden önce bu gibi hatâlı yollar­dan dönmenin rahmet olacağını hatırlatmaktadır. Aynı zamanda önder ve lider durumunda olan kişilerin de, kitleyi sürükleyen kahramanların ve mürşitlerin de büyük bir sorumluluk taşıdığına işâretle; halkı iyiye, doğruya, güzele ve fazîlete; tek kelimeyle «sırat-ı müstakim»e dâvet etmedikleri tak­dirde taşınması zor ağır vebal altına gireceklerini dolaylı şekilde haber ver­mektedir.

ALLAHʹTAN BAŞKA HAKİKİ İLÂH YOKTUR

«Çünkü onlara: Allahʹtan başka ilâh yoktur, denildiği zaman büyüklük taslayıp (bunu kabul etmeyi gurur­larına yediremediler). »

Allah’ın varlığı ve birliği «Kelime-i Tevhîd»le ifade edilir. Zira bu keli­me, kâinat plânının özünü, mayasını teşkil eder ve var kılınan her şeyin, İlâhî kudretin eseri bulunduğunun damgasını oluşturur. Dünya bu kelime­nin cazibesiyle döner; güneş bu kelimenin ışık ve nurunu yansıtır; canlılar bu kelimenin rengiyle boyanır ve bu kelimenin sunduğu tadı, lezzeti, şifa ve rahmeti taşır. Atom çekirdeği ve etrafındaki elektronlar bu kelimeyi te­rennüm eder. Bütün hak dinler ve peygamberler bu kelimeyi açıklar da kalp ve kafalara onun ışığını tutar. Hak ile bâtıl, doğru ile eğri bu kelimeyle bir­birinden ayrılır ve ayırt edilir. Her şey bu kelimenin feyizli havasında ama­cına yönelip hizmetini sürdürür; yüklendiği proğramı yerine getirir. Ancak insanların ve cinlerin çoğu kendilerini bu kelimenin cazibesinin dışına at­maya çalışırlar; ona yönelecekleri yerde sırtlarını çevirirler. Kaba kuvvetin, servet ve makamın, nefis ve şehvetin verdiği sahte gururla kendilerini yok­tan yaratıp varlık alanına getiren Yüce Kudretʹe yönelmezler. Her organ­ları, hattâ her hücreleri üzerine basılan bu kelimenin damgasını görmezler.

O bakımdan «Kelime-i Tevhîd»i açıklayan Kur’ân-ı Kerîm’e eskilerin masalı, orta çağın köhne kitabı demekten çekinmezler. Hz. Muhammedʹi (A. S. ) de ya akli dengesi bozuk, ya da histerik sayarlar..

Oysa indirildiği günden beri durmadan cilâlanan ve İlâhî kudreti yan­sıtan Kur’ân’ı Kerîm hep ilmin, medeniyetin ve çağın önünde yürümüş; her geçen gün lafzıyla, manasıyla İlâhî olduğu daha iyi anlaşılmaya başlanmış ve her yönüyle insan kafasının eseri olmadığını isbat etmiştir.

Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz’e gelince: O’nun akli dengesi kemal mertebesinde idi; ruh ve beden sağlığı kusur kabul etmiyecek âfiyet düze­yinde bulunuyordu. Teblîğ ettiği esas ve prensiplerle Allah’ın son peygam­beri olduğunu isbatladı. Mükemmel bir insan olduğunu düşmanlarına bile kabul ettirdi. Aynı zamanda kendisinden önce gelip geçen hak peygam­berleri de tasdîk edip onların kadr-u kıymetini yüceltti ve onlar hakkında her türlü yanlış görüş ve tesbitleri çürütüp en doğru bilgiyi insanlığa ar­mağan etti.

O halde Hz. Muhammed’e (A. S. ) deli diyebilmek için gerçekten deli ve sapık olmak gerekir. Ona histerik diyebilmek için çok cahil ve şaşkın, ya da garazkâr olmak icap eder.

İlgili âyetler bu gerçekleri çok duyarlı ve anlamlı sözlerle yansıtarak insan aklına, vicdanına ve düşüncesine ışık tutmakta, kalpleri doğruya yönlendirmektedir. Öyle ki, 15 asır önce, Okur-yazar bile olmayan, bir za­tın gerçek medeniyetin ölçü ve kurallarını haber veren, ilme öncülük yapan, çağların önünde yürüyen Kurʹân’ı yazıp ortaya koyduğu iddia edilebilir mi? Bu mümkün müdür? Böyle bir iddia insanı ve ülkeyi nereye götürür? Aynı zamanda insanlığa ne gibi fazîletler ve iyilikler kazandırır? Mekkeli inkâr­cı azgınların bu tür iddiaları onları nereye götürdü ve kendilerine ne gibi değerler, faziletler kazandırdı?

Hak red ve inkâr edilince geriye sadece sapıklık ve bâtıl kalır. Tarih, inkârcı azgınların, bâtılı savunan zorbaların, peygamberlere deli diyen den­gesizlerin kalıntılarıyla doludur. Dünyanın ne yanına gidilirse gidilsin, on­lardan geriye kalan birtakım belgelere rastlamak, mahzun ve mükedder bakışlarıyla boyunlarını büküp duran harabelerini görmek mümkündür.

Şüphesiz ki, hilkat kanununun gereğine uymayan, yaratıldığı amacın dışına çıkan, her organı üzerinde iz bırakan İlâhî damgayı göremiyen ve Hz. Muhammed’i (A. S. ), aynı zamanda Kur’ân-ı Kerîm’i akıl, idrâk ve vic­dan; ilim ve irfan gözüyle incelemiyen maddeci sapıklara, dönüş yapma­dan öldükleri takdirde âhirette verilecek ceza, sadece kötü niyet ve amel­lerine karşılık olacak; kimseye haksızlık edilmiyecektir. Zira kâinat her şeyiyle «Kelime-i Tevhîd» odağı etrafında varlığını, hareketini ve hizmetini kusursuz sürdürürken, kâinatta yer alan ve en şerefli varlık olan insanın buna ilgisiz ve yabancı kalması veya umursamaması büyük bir gaflet ve dalâlet değil midir? Aynı zamanda bu anlayış ve tutumu; bâtılı, ahlâksızlığı, azgınlık ve haklara tecavüzü ayakta tutmaktan başka neye yarar? İşte bü­tün bu sapma, inkâr ve inadın cezası sonu gelmeyen bir azap olacak, in­kârcı nankörleri yakacaktır. Zira inkârın mânevi ateşi dünyada onların kal­bini, irfanını yaktığı gibi, âhirette de her şeylerini yakacaktır.

SAMİMİ KULLAR

«Ancak Allahʹın (imân temeli üzerinde gelişip) iyi niyetli, gösterişten uzak, samimi kulları müstesnâ.. İş­te bunlar için bilinen, belirlenen bir rızık vardır. »

Hak ile bâtıl karşılaştırılıp her birinin ayrı ayrı tariflerine, ölçülerine, anlamlarına ve getirecekleri sonuçlarına yer verildikten; bâtılı temsîl eden­lere hazırlanan elim azâp açıklandıktan sonra, Allahʹın muhlis, yani sami­mi kullarına hazırlanan yüce nîmetlere dikkatler çekilmektedir. Tıpkı mih­net, sıkıntı, açlık ve sefalette sonra huzur, güven ve nîmete kavuşmak gi­bi ferahlatıcı bir sonuçtan haber verilmektedir. Sıkıntı ve üzüntüden son­ra genişlik, refah ve neşenin nasıl bir anlam ve değer taşıdığını düşünür­sek, elîm azâptan söz edildikten sonra müʹminlere va’dedilen yüce ve ka­lıcı nîmetlerden bahsetmek de öylesine bir anlam ve değer taşımakta ve imân cevherinin paha biçilmez bir nîmet olduğu vurgulanmaktadır.

İçini küfür, tuğyan, haksızlık, gösteriş ve alayiş kirinden temizleyip ak­lıyla, vicdanıyla, bilgi ve araştırmasıyla Allah’a yönelerek kulluk görevini ve gereğini ıhlâs düzeyinde samimi anlayış, derunî zevk içinde yerine ge­tirenlere «muhlisîn» denir. İnsana bu yüce mertebeye erişmenin yolunu Peygamber ve Kitap açar; Cenâb-ı Hak da kulunun samimiyetine göre onu doğruya, hakikate eriştirir. Çünkü doğru yola kavuşturmak O’na aittir.

BEŞER ARZUSUNA CEVAP VEREN YEDİ NİMET

Konumuzu oluşturan 42. âyetten 49. âyete kadar, Cenâb-ı Hak son­suzluk yurdu olan Cennet’te insan arzusuna mükemmel biçimde cevap ve­ren yedi üstün nimetten haber vermekte ve bütün bunlara kalıcı olarak dünyada erişmenin mümkün olmadığına işâret etmektedir.

1- Allah tarafından yaratılıp her mü’min için belirlenmiş sonu gel­meyen rızık,

2- Çeşitli meyvalar ve ağırlanmalar,

3- Nimetlerin köpürdüğü cennetler,

4- Tarifi mümkün olmayan kanepeler üzerinde karşılıklı oturmalar,

5- Bembeyaz, içenlere lezzet veren içecekler, sarhoş etmiyen, tiksin­dirmeyen içkiler,

6- Özenle saklanmış beyaz yumurta misali huriler,

7- Ve istenilen her türlü hizmetler..

Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın muhlis kullarına hazırlayıp va’dettiği sonsuz nimetlerdir. Hepsi de arzuları karşılayacak, isteklere cevap verecek, gönül yatışkanlığı sağlayacak ve her yönüyle tatmin edecek özellikte yaratılmış­tır. Allah’ın va’di haktır, zamanı gelince mutlaka gerçekleşir.

CENNET ŞARABI

«Pınardan doldurulan kâse­ler ile etraflarında dolaşırlar. Bembeyaz, içenlere lezzet verir. »

«Şarap» kelimesi, içilebilecek her sıvıya verilen genel bir isimdir. Ço­ğulu «eşribe» gelir. Türkçemizde bu kavram daha çok üzümden elde edilen alkollü içkiye ad olmuştur. «Cennet Şarabı» Kur’ân’da üç yerde «şarab» kelimesiyle anılmış; üç yerde ise Cehennemʹde mideleri rahatsız eden kaynar suya «şarabün min hamim» denilerek buna yer verilmiş ve bir ye­rinde arının taşıdığı bal hakkında kullanılmış; bir yerde yağan yağmura, bir yerinde de kaplıca suyuna bu ad verilmiştir. (Bilgi için bak: Sâd Sûresi 51, İnsan Sûresi 21, Yâsîn Sûresi 73, Yunus Sûresi 4, Nahl Sûresi 10, Nebe’ Sûresi 24, Nahl Sûresi 69 ve Sad Sûresi 12. âyetle­rin tefsiri)

Cennet Şarabı’na gelince: İlgili 46 ve 47. âyetlerde bunun vasıfları dört madde halinde belirlenmektedir. Şöyle ki:

1- Rengi beyazdır.

2- Çok nefis ve lezzetlidir.

3- Baş ağrısı yapmaz, şuuru zedelemez, hastalığa yol açmaz, (bü­tünüyle şifâ ve huzur sağlar).

4- Sarhoş etmez, tatlı bir rehavet ve uzun süre neşe verir.

Cenâb-ı Hak bu son iki vasfı «gavl» ve «yünzefûn» sözüyle özetlemek­tedir.

CENNET KADINININ ÖZELLİĞİ

«Yanlarında bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş iri gözlü (hûrîler) bulunur. Sanki onlar(ın her biri) saklı bir yumurta (gibi pürüzsüz).. »

Cennetteki eşler, ister hûrî olsun, ister dünyadaki eşler olsun, bir­takım özellikler taşırlar. İlgili âyetlerle onların daha çok üç özelliği konu edilmekte ve meraklılar için kısa bilgi verilmektedir:

a) Tatlı bakışlarını yalnız eşlerine çevirirler, başkasına kesinlikle il­gi duymazlar.

b) Gözleri büyükçedir ve çekicidir (ki bu onların güzelliğinin bir baş­ka ölçüsü sayılır).

c) Deve Kuşu’nun kumlar arasında çok tatlı beyaz renkte ve oldukça pürüzsüz yumurtası gibi bir tazelik, pürüzsüzlük ve güzelliktedirler.

Nebe’ Sûresi 34. âyette ise, bunların iki ayrı özelliği daha konu edil­mektedir. Şöyle ki:

a) Göğüsleri yeni kabarmış tazeliktedirler,

b) Hepsi yaşıttırlar.

Başka âyetlerde ise onların her türlü kir ve murdarlıktan uzak, el değ­medik şekilde temiz oldukları haber verilmekte ve böylece Cennet’te ka­dınlar için ayhali ve loğusalık gibi arazların söz konusu olmadığına işâret edilmektedir.

Bütün bu çekici ve son derece güzel nîmetler, tevhîd temeli üzerinde yükselen samimi amellerin karşılığıdır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, halkı yanlış yola sürükleyip götüren liderler ve rehberler konu edildi. Âhiret gününde bunlarla aldattıkları kimselerin kar­şılıklı birbirlerini suçlayacakları haber verilerek dünyada kimlerin peşine takılınması gerektiğine işârette bulunuldu. Hz. Muhammed’i (A. S. ) cinnet getirmişlikle suçlayan inkârcı sapıkların nasıl katı bir tutum içinde bulun­dukları tasvîr edildi. Sonra da inananlar ve inanmayanlar için âhiret gü­nünde hazırlanan ceza ve mükâfatlar üzerinde durularak aydınlatıcı bil­giler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Cennete giren müʹminlerin, dünyada iken inkâr­cılarla aralarında geçen konuşmaları hatırlayarak küfür fırtınasından kur­tulduklarına sevinecekleri haber veriliyor. İnkâr üzere ölen yakınlarının Cehennem’de azap gördüğüne bakınca, Allahʹa hamd ederek huzura ka­vuşacaklarına dolaylı şekilde atıf yapılıyor.

İnkârcıların öldükten sonra dirilmeye inanmadıklarına dikkatler çeki­lerek, büyük fırsatları kaçırdıklarına işâret ediliyor ve Cehennem’de hazır­lanan çeşitli azaplardan birtakım safhalar anlatılıyor. Arkasından imân te­meli üzerinde yükselen sâlih amellerini ıhlâs mayasıyla mayalayan müʹ­minlerin bu azâplardan kurtulacakları haber verilerek İlâhî adâletin şaş­mayacağına işârette bulunuluyor.