Kehf Suresi 23-27. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنِّي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًا اِلَّٓا اَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَسِيتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبِّي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُوا لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَبْصِرْ بِهِ وَاَسْمِعْ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا يُشْرِكُ فِي حُكْمِهِ اَحَدًا وَاتْلُ مَا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِهِ مُلْتَحَدًا

26.

Hiçbir şey hakkında sakın "yarın şunu yapacağım" deme!

Diyanet İşleri

24.

Ancak, "Allah dilerse yapacağım" de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve "Umarım Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır" de.

25.

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz daha eklediler.

26.

De ki: "Kaldıkları süreyi Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını bilmek O'na aittir. O, ne güzel görür; O, ne güzel işitir! Onların, O'ndan başka hiçbir dostu da yoktur. O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez."

27.

Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O'nun kelimelerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. O'ndan başka asla bir sığınak da bulamazsın.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

23-24- Hiçbir şey için «Ben bunu mutlaka yarın yapacağım» deme; ancak Allah dilerse yapacağım, de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve de ki: Umulur ki Rabbim beni bundan daha yakın doğruya eriştirir.

25- Onlar mağaralarında üçyüz yıl kaldılar ve dokuz da artırdılar.

26- De ki: Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını (gizli kapalı hususlarını) bilmek Allahʹa aittir. O ne güzel görür ve ne güzel işitir! Onların Oʹndan başka bir dostu ve yardımcısı yok­tur. O, hiç kimseyi hükmünde ortak tutmaz.

27- Artık sen Rabbin kitabında sana vahyolunanı oku. Oʹnun sözle­rini değiştirecek yoktur ve sen Oʹndan başka bir dayanak ve sığınak elbet­te bulamazsın.

İNİŞ SEBEBİ

Yahudilerden aldıkları bilgi üzerine, Mekkeli putperestler, Hz. Peygam­ber’e (A. S. ) gelerek ruhtan, yedi uyuyanlardan ve bir de Zulkarneynʹden sordular. Peygamber (A. S. ) Efendimiz onlara: «Yarın gelin de cevabını ve­reyim» buyurdu ve «inşaallah» demedi. Bunun üzerine Melek Cebrâîl ge­cikti ve sonra yukarıdaki âyetler indi. (Lübabüʹt-Teʹvîl: 3/195)

İbn Cerîr’in rivâyetine göre, Melek Cebrâîl on beş gün gecikmiştir.. (Câmiu’l-Beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 15/127, 128)

KUVVET VE KUDRETİ ALLAH’A ÇEVİRMEK

«Hiçbir şey için «Ben bu­nu mutlaka yarın yapacağım» deme; ancak Allah dilerse yapacağımı de.. » Kurʹân, ilgili âyetle müʹminlere konuşma kurallarından birini ve Allah ile olan ilgisinin ölçü ve edebini hatırlatıyor. Varlık âleminin en seçkin par­çası olan insan, her an İlâhî kudretin tasarrufu altında bulunuyor. Vücudu O’nun kudretinin eseri, yetenekleri Oʹnun inâyetinin tecellileri, fiziksel ya­pısı O’nun sanatının harikasıdır. O halde Cenâb-ı Hakkʹın var kılıp istifade­mize sevkettiği nîmetlerden nasibimizi alırken O’nun ismini anarak baş­lamamız ve yine O’nun ismini anarak bitirmemiz ve bir işe başlayacağımıza karar verirken «inşaallah» dememiz kadar tabii ne olabilir? Her şeyden önce Allah’a karşı olan edep, terbiye ve saygımızın gereğidir. Rabbimiz her şeyden fazla sevilmeğe, saygı gösterilmeğe ve güven beslenmeğe lâ­yık değil midir? Aslında Oʹnun ne bizim ibâdetimize, ne duâmıza, ne de Besmele ile başlayıp Hamd ile bitirmemize ve yapmak istediğimiz şeyler konusunda «inşaallah» dememize ihtiyacı yoktur. Bütün bunlar kulluğumu­zu idrâk etmemizin sözlü belgeleri, imânımızı şüpheden uzak bulundur­mamızın içten dışa vuran tezahürleridir.

Unutmamak gerekir ki, bir işe başlayabilmemiz, bir işi başarabilmemiz için mutlak surette İlâhî yardım ve rahmete muhtaç bulunuyoruz. O bir an bize taalluk eden kudretinin tecellilerini kesintiye uğrattığı takdirde, bizler güçsüz, enerjisiz ve hareketsiz birer et-kemik yığını olarak kalırız. Yaptı­ğımız her şeyde O’nun kudret ve inâyetinin payı yüzde yüzdür. Bu bakım­dan bir şeyi yapmaya karar verdiğimizde «inşaallah», yani «Allah dilerse» dememiz, bütün kuvvet ve kudretleri O’na ait kılmamızın açık ifadesi, tes­limiyetimizin sözlü belgesi, kalbimizin imân ile yatışmış olmasının bir te­zahürüdür.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin, kendisinden üç şey hakkında soru so­ranlara «yarın gelin de cevabını vereyim» demesi ve «inşaallah» sözüyle bağlamaması, İlâhî plân ve proğramın gerçekleştirdiği bir misaldir. Aynı zamanda bu olay, kişinin, ne kadar bilgili ve yetenekli olursa olsun, ne kadar ileriyi görürse görsün, mutlaka Allah’ın vereceği kuvvet ve rahmete muhtaç bulunduğunu anlatan bir belgedir.

YEDİ UYURLARIN MAĞARADA KALDIKLARI SÜRE

«Onlar mağaralarında üç­yüz yıl kaldılar ve dokuz da artırdılar.. »

Yedi Uyurlarʹın sığındıkları mağarada ne kadar süre uyuya kaldıkları hakkında hayli farklı tesbit ve yorumlar yapılmıştır. Az yukarıda da nak­lettiğimiz üzere, Roma imparatoru II. Theodosius zamanında daldıkları uy­kudan uyandıklarını tesbit edenlere göre, M. S. 250 yılında olay meydana gelmiş ve sözü edilen imparatorun tahtta bulunduğu 447 yılında uyandık­ları anlaşılmıştır. Bu tesbite göre, sözü edilen genç grup 197 yıl uyumuş­lardır. Bu sayıdan daha az ve daha çok uyuduklarını iddia edenler de ol­muştur.

Kur’ân bu konuda kesin bir rakam vermekte midir? İlgili 25. âyeti iki şekilde yorumlamamız mümkündür. Birincisi, cümlenin 22. âyetle irtibatlı olmadığı; İkincisi ise, irtibatlı olduğu şeklindedir.

Birinci yoruma göre: Kur’ân her türlü tahmin ve farklı tesbitleri bir tarafa itip güneş ve ay yıllarına göre iki süre belirlemektedir. Güneş yılı­na göre, 300 yıl, Ay yılına göre, yaklaşık 309 yıl uyuduklarını açıklamak­tadır.

İkinci yoruma göre: Mağaraya sığınan gençlerin kaç kişi oldukların­da nasıl farklı görüş ve tesbitler ortaya çıkmışsa, mağarada kaç yıl uyu­dukları hakkında da öylece farklı görüş ve tesbit ortaya çıkmıştır. Kimine göre, 300 yıl, kimine göre ise, 309 yıl..

Klasik tefsirlerimizde birinci yoruma ağırlık verilmiş ve Güneş takvimi ile Ay takvimi arasında 11 gün farkın söz konusu olduğunu belirterek 300 güneş yılının yuvarlak hesapla 309 ay yılına tekabül ettiğini ve Kur’ân’ın bil­hassa bu farka dikkatleri çektiğini söylemişlerdir.

Ne var ki, 26. âyet ikinci yorumun daha isabetli olduğu kanaatini do­ğuruyor. «De ki: Onların ne kadar kaldığını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını (gizli, kapalı hususlarını) bilmek Allahʹa aittir... »

Ünlü İngiliz tarihçisi Edward GİBBON (1737-1794), Roma İmparator­luğuyla ilgili beş ciltlik tarihinde -ki bu, M. S. 180-1500 yıllarını kapsar- As­hab-ı Kehf olayına da temas etmiş ve Roma İmparatorluğunun Hıristiyan­lığa karşı olduğu, dindarları takibata uğrattığı dönemini ve sonra da adı geçen imparatorluğun Hıristiyanlığı kendilerine din olarak seçip benimse­dikleri dönemi ele alıp incelemiş ve böylece Ashab-ı Kehfʹin, yani Yedi Uyurlarʹın mağarada 196 yıl uyuduklarını iddia etmiştir.

Onun bu tesbit veya iddiası doğru ise, İkincilerin yorumuna göre, Kur’ân’ın beyânına ters düşmemektedir. Birincilerin yorumuna göre ise, Kur’ânʹın beyânına ters düşmekte ve arada büyük bir fark bulunmaktadır. O takdirde Kurʹân’ın verdiği rakam mutlaka doğru, onun tesbiti ise elbette yanlıştır. Nitekim Meydan Larousse’da ilgili maddenin açıklamasında şu cümle yer almaktadır: «Gibbon’un adı geçen eseri, tarihî bir inceleme ola­rak değerini kaybetmekle beraber edebî açıdan önemlidir. »

Böylece, gençleri öldürmeden asırlarca mağarada uyutan Allah’ın mutlaka ölüleri diriltmeğe kudretinin yettiği ve kıyâmetin de vakti ve saati gelince kopacağında hiç şüphe bulunmadığı bir defa daha kesinlik kazan­mış oluyor. Sonra da bu olayla, bizim henüz çözemediğimiz birçok esrar ve hikmetin, İlâhî sünnet ve kanunun bulunduğu hatırlatılmaktadır. O ba­kımdan aklımızın ermediği, bilgimizin yetmediği bir konu veya olayı hemen ret veya inkâr etmemizin çok sakıncalı sonuçlar doğuracağına işâret edil­mekte, her konu ve mesele hakkında ciddi araştırma yapmamızın daha doğru olacağı dolaylı şekilde ilhâm edilmektedir.

BUNDAN DAHA YAKIN OLAN DOĞRU

Mağarada uyuyan gençler, Hıristiyan olup Hak uğruna zâlim putpe­rest bir imparatordan kaçıp imanlarını kurtarmak pahasına dünya nimet­lerine veda eden çok mutlu kişilerdir. Uzun süre uyumaları, hem İlâhî kud­retin yüceliğini yansıtmakta, hem de haktan yana olanların Allah, melek­ler ve insanlar tarafından hayır ve rahmetle anılacakları ve bunun kıyâ­mete kadar devam edeceği belirtilmekte ve asıl kalıcı olan hayırlı amelin, Allah rızası doğrultusunda gerçekleşmiş bulunandan başkası olmadığı bil­gisi verilmektedir.

Ama bu olaydan çok daha yakın, çok daha tatmin edici olan bir ger­çek vardır, o da Kur’ân mu’cizesidir. Her âyet ayrı bir belge, her hükmü benzersiz bir rahmet, her kıssası yönlendirici bir öğüt ve ibrettir. Ümmî, yani okur-yazar olmayan bir Peygamber’in (A. S. ) böylesine her yönüyle mükemmel ve kusursuz bir kitabı teblîğ edip öğretmesi ise, en büyük muʹcizedir.

ALLAH SÖZÜNÜ DEĞİŞTİRECEK YOKTUR

«Artık sen Rabbinin kitabında sana vahyolunanı oku. Oʹnun sözlerini değiştirecek yoktur ve sen Oʹndan başka bir dayanak ve sığınak da elbette bulamaz­sın. »

Son kitap bütünüyle Allah sözüdür. Kelime konum ve dizimindeki ola­ğanüstü uyum ve âhenk, manasındaki yüksek hikmet her bakımdan onun İlâhî olduğuna şehadet etmektedir. Yirmi üç yıla yakın bir süre içinde kı­sım kısım, parça parça inmesinin sebeplerinden biri de şudur: İndiği gibi korunsun, vahyedildiği gibi yazılıp ezberlensin ve ona hiçbir zaman insan sözü karışmasın, karıştırılmasın.

Abbasî halîfelerinden Me’mun devrinde İslâm’a giren bir yahudî din âliminin itirafı, bunun binlerce kanıtlarından sadece biridir. Bir önceki sû­renin tefsîrinde de naklettiğimiz gibi, iyi bir hattat olan yahudi, önce Tev­rat’ı yazıp yer yer ilâveler ve noksanlar meydana getirmiş ve sonra da o vaziyette yazdığı nüshayı hahamlara takdim etmiş. Ne var ki, hiç biri bu­nun farkına varamamış ve en küçük bir itirazda bulunmamıştır. İncilʹi de aynı şekilde yazıp papazlara sunmuş, yine herhangi bir itiraz olmamış, üs­telik bu hizmetinden dolayı taltif edilmişti. Sıra Kurʹânʹı yazmaya gelmiş, onu da bazı ilâve ve noksanlaştırmalarla yazıp sahaflara götürmüş, kapağı­nı açan sahhaf, yapılan tahriflerin hemen farkına varmış ve yahudinin üze­rine yürümüştür. Özetini sunduğumuz bu olay üzerine yahudi din âlimi son derece duygulanmış ve «İşte Allah sözü budur ki onu değiştirmek müm­kün değildir» diyerek içindeki bütün şüpheler kalkmış ve gönül yatışkan­lığı içinde İslâm’a girmiştir.

Ayetin bir diğer yorumu ise şöyledir: Din âlimleri, Kurʹân’ı bir bütün halinde korumakla yükümlüdürler. Onun hükümlerini aynen teblîğ etme­leri, soranlara eksiksiz cevap vermeleri; şunu, bunu dine ısındırmak için en küçük bir değişiklik yapmamaları gerekmektedir. Çünkü Allah sözü de­ğiştirilmez, O’nun hükümlerine dokunulmaz ve emirleri kişilerin arzularına veya mantıklarına göre yorumlanmaz.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Yedi Uyurlarʹın mağarada kaldıkları süre üzerin­de duruldu ve bir konu veya olay hakkında kesin bilgi edinmeden iddialı olmanın sakıncaları bulunduğuna işâret edildi. Gelecekte yapılması iste­nen bir işi kararlaştırırken «inşaallah» demenin gereğine dikkatler çekildi. Sonra da dinî konularda Kur’ân’a bağlı kalmanın lüzumu belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kendilerini sabah ve akşam ibâdete verip Rablarına duâ eden mü’minlerle beraber olmanın faydalarına atıf yapılarak ak­lını, düşüncesini nefsinin emrine verip hevesinin peşine takılan sapıklara iltifat edilmemesi tenbîh ediliyor. Sonra da imân temeli üzerinde salih amel­lerde bulunanlar müjdeleniyor; onların aksine bir yol tutan sapıklar için ha­zırlanan Cehennem azâbı hatırlatılıyor.