Rahman Suresi 17-40. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

رَبُّ الْمَشْرِقَيْنِ وَرَبُّ الْمَغْرِبَيْنِ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ يَخْرُجُ مِنْهُمَا اللُّؤْلُؤُ وَالْمَرْجَانُ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ وَلَهُ الْجَوَارِ الْمُنْشَاٰتُ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِي شَأْنٍ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ سَنَفْرُغُ لَكُمْ اَيُّهَ الثَّقَلَانِ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِهِ اِنْسٌ وَلَا جَانٌّ فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

24.

O, iki doğunun ve iki batının Rabbidir.

Diyanet İşleri

18.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

19.

(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.

20.

(Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.

21.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

22.

O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar.

23.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

24.

Denizde akıp giden dağlar gibi yüksek gemiler de O'nundur.

25.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

26.

Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır.

27.

Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalacaktır.

28.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

29.

Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O'ndan isterler. O, her an yeni bir ilahi tasarruftadır.

30.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

31.

Yakında sizi de hesaba çekeceğiz, ey cinler ve insanlar!

32.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

33.

Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.

34.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

35.

Üstünüze ateşten yalın bir alevle kıpkızıl bir duman gönderilir de kendinizi koruyamazsınız.

36.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

37.

Gök yarılıp da, yanıp kızaran yağ gibi kırmızı gül haline geldiği zaman (haliniz ne olur?)

38.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

39.

İşte o gün ne insana, ne cine günahı sorulmayacak.

40.

O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

17- O, iki doğunun da, iki batının da Rabbıdır.

18- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

19- Birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi.

20- Aralarında bir engel vardır ki, biri diğerinin sınırını geçemez.

21- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

22- İkisinden de inci ve mercan çıkar.

23- O halde Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

24- Denizde dağlar gibi yükselen gemiler Oʹnundur.

25- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

26- Yerin üstündeki her şey fânidir.

27- Çok yüce azamet ve iyilik sâhibi olan Rabbinin zâtı bâkidir, bâki kalacaktır.

28- O halde Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

29- Göklerdeki ve yerdeki kimseler hep Oʹndan ister; O, her gün (her dem ve an) bir işte, bir tecellidedir.

30- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

31- Ey (yeryüzünün) iki ağırlığı (olan insanlar ve cinler)! Yakında (kı­yâmet günü) sizinle meşgul olup gerekeni yapacağız.

32- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

33- Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geç­meye gücünüz yetiyorsa, haydi aşıp geçin.. Ama geçemezsiniz, ancak bir sultan (açık belge, kesin delil, hesap, kuvvet ve üstünlük) ile geçebilirsiniz.

34- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

35- Üzerinize dumansız bir ateş ve bunaltıcı bir duman (gaz) gön­derilir de artık kendinizi savunamaz ve kurtaramazsınız.

36- O halde Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

37- Gök yarılıp gül rengine dönüşerek yağ gibi eridiği zaman..

38- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

39- O gün, ne insanlara, ne de cinlere günahları (nın sebebi) sorulur.

40- O halde Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?

İKİ DOĞUNUN VE İKİ BATININ RABBİ

«O, iki doğunun da Rabbıdır, iki batının da Rabbıdır. »

En uzun günde güneşin doğup battığı nokta ile en kısa günde doğup battığı nokta söz konusu edilerek «iki doğu, iki batı» şeklinde bir anlatı­ma yer verilmiştir.

Diğer bir yorumla, yerkürenin 180 derecesine işâretle «iki doğunun, iki batının Rabbi» denilmiştir. Bu manayla bir şeyin iki tarafını anmak, tü­münü kasdetmek olduğundan, her gün meydana gelen iki doğu, iki batı söz konusu olabilir.

İKİ DENİZİN BİRBİRİNE SALIVERİLMESİ

«Biribirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi; aralarında bir engel vardır ki, biri diğerinin sınırını geçe­mez. »

Klasik tefsirlerde bu âyet üzerinde birçok yorumlar yapılmışsa da, ço­ğu İsrâiliyata dayanır. Son yıllarda denizlerde ciddi anlamda bilimsel araş­tırma yapan Kaptan Kusto (Cousteau), Cebelitarık boğazında araştırmasını sürdürürken şu önemli olayla karşılaştığını belirterek diyor ki: «Akdenizʹin suyu gerek yoğunluğu, gerekse içindeki yetişen bitki çeşitleriyle ve canlı­larıyla suların karıştığı Atlas Okyanus’undan farklı yapıdadır. Bu konuda bir araştırma yapmak için ekibimle birlikte Cebelitârık Boğazıʹna gittim. İlk birkaç gün sonunda ortaya çıkan sonuç beni şaşırtmıştı. Bu iki denizin suyu birbirine karışmıyordu.

Çünkü bu iki denizin karışmasına, birleşme noktasında bulunan harika bir su engeli bulunuyordu. »

Bu arada Almanların yıllar önceki bulgularını da incelemeyi ihmal et­miyen Kaptan Kusto sözüne şöyle devam ediyor: «1962 yılında Alman ilim adamları Aden Körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Mendep Boğazıʹnda bir araştırma yapmışlar. Vardıkları sonuç aynı.. İki denizin suyu, ortada bulu­nan bir su engeli ile birbirinden kesin olarak ayrı bulunuyorlar. »

Çok geçmeden Kaptan Kusto kesin sonuca ulaştı: «Farklı yapıda olan bütün denizler, aralarında yer alan su engeli nedeniyle birbirine kavuş­mazlar. »

Sonra da Kaptan Kusto, son yıllarda İslâm’ı kendine din seçen ünlü ilim adamı Dr. Murice Bucaillʹle görüştü. Bu önemli konunun 1400 yıl önce Kur’ânʹda ayrıntılı şekilde açıklandığını duyan Kusto şaşırdı; Rahman Sû­resi 19 ve 20. âyetler kendisine gösterilince hayreti arttı. Aynı konuya Furkan Sûresi 53. âyetle de temas edildiğini görünce, Kur’ânʹın İlâhî olduğunu, insan sözü olamıyacağını; modern ilmin Kur’ân’ı on dört yüzyıl geriden ta­kip ettiğini anlamakta gecikmedi ve böylece İslâmʹı kendine din seçti.

Ancak iki deniz arasında engel kabul edilen su hakkında bilimsel bir açıklamaya ihtiyaç vardır. Basın yoluyla bize intikal eden tesbitlerde Kap­tan Kustoʹnun, bu hususta aydınlatıcı ve tatmin edici bilimsel bir açıkla­mada bulunmadığını görüyoruz.

Kur’ân-ı Kerîm bu su engelini «berzah» olarak belirtmektedir. Bu da, iki şey arasında aşılması zor engel, fasıl gibi mânalara gelir.

İKİSİNDEN ÇIKARILAN İNCİ VE MERCAN

«İkisinden de inci ve mercan çıkar. »

Cenâb-ı Hak, deniz nimetlerine dikkatleri çekerken, iyi bir ticaret ürü­nü sayılan inci ile mercandan söz etmektedir. Süs eşyası olarak bu iki şe­yin her devirde değer taşıdığına işâretle, deniz ürünleriyle yakından ilgi­lenmemizi telkîn ve teşvîk ediyor.

İnci, İstiridye ve benzeri kabuklu deniz hayvanlarının içinden çıkan sedef renginde sert taneciktir, süs olarak kullanılır. İnci sadece denizde yaşayan bu kabuklu hayvanlardan çıkmaz, en küçük incilerin yüksek de­ğerli olanları, çoğunlukla İskoçya, İrlanda, Almanya, Rusya ve Çin gibi bazı ülkelerden geçen nehirlerdeki midyelerden de elde edilir.

Mercan, daha çok sıcak denizlerde bulunur.

İNŞA EDİLEN DAĞ GİBİ GEMİLER

«Denizde dağlar gibi yükselen gemi­ler O’nundur. »

Denizlerde yüzen dağ misali büyük gemilerden söz edilmektedir. Bu, hem bize Kur’ân’ın indiği çağda büyük gemilerin inşa edildiğini, hem de her çağda böyle büyük gemileri inşa etmeye muhtaç bulunduğumuzu be­lirtmeye yönelik bir anlatım tarzıdır.

Ayrıca «münşeat gemiler» tabiri kullanılmaktadır. Bu, üç ayrı yorumda bulunmaya uygun bir esneklik taşımaktadır:

a) İnşa edilip suda yüzdürülen gemiler,

b) Büyükçe, yüksek yelkenli gemiler,

c) Su üzerinde yüzebilecek özellikte büyük gemiler..

Birinci yorum, maksada daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hak, insa­na verdiği zekâ ve yeteneklerin bu ve benzeri büyük gemiler yapmaya ye­terli olduğuna işâretle, bilhassa «inşâ» kökünden gelen «münşeat» sıfa­tını kullanmıştır.

«A’lâm», «alem»in çoğuludur. Alem, yüksek dağ demektir. Aynı zaman­da işâret, arda, belirti ve bayrak manalarına da delâlet etmektedir.

Böylece Kur’ân, mü’minler için denizin ve deniz taşımacılığının; deniz ürünlerinden yararlanmanın önemini sık sık belirterek, bu konuyla yakından ilgilenmemizi ilhâm etmektedir.

YERYÜZÜNDEKİ HER ŞEY FÂNİDİR

«Yerin üstündeki her şey fânidir. Çok yüce azamet ve iyilik sâhibi olan Rabbinin zatı hâkidir, bâki kalacaktır. »

Burada her ne kadar sadece yeryüzündekilerin fâni olduğu belirtil­mekteyse de, göktekiler de buna dahildir. Zira bu gibi konularda «Parçayı anma, tümü irâde etme» kuralı, (mecaz-i mürsel kaidesi) söz konusudur.

Allah’ın zatından başka her şeyin ölüp gideceği, silinip yok olacağı, eskiyip özelliğini kaybedeceği açıklanıyor. Buradaki ölüp gitme, eskiyip si­linme, mutlak anlamda bir yokluğa karışma değildir. Her şeyin aslına dön­mesidir ki, bu da eşyanın bulunduğu halden başka bir hale geçişi demek­tir. Ölen insanın bedeninin çürüyüp parazitlere, sonra da toprağa dönüş­mesi ve günü gelince, belli ve belirli elementlerin biraraya getirilmesiyle fenâdan bakaya döndürülmesi bu cümledendir. Allah (c. c. ) ne değişir, ne değişikliğe uğrar; ne ölür, ne de fenâ bulur. O, nasılsa öyledir ve hep öyle kalacaktır. Her şey Oʹnun sonsuz kudretinin eseridir. O ise, kendi zâtiyle, kudretiyle kaimdir ve vardır. O’nun varlığı vâciptir. Bizim ve diğer eşyanın varlığı mümkündür. Varlığı vâcip olanın başka bir varlığa ihtiyacı yoktur. Varlığı mümkün olanın ise, her zaman varlığı vâcip olan kudrete ihtiyacı söz konusudur. Akaid İlmi’nde bu konu şöyle belirtilmiştir: «Allah, vâcibü’l-vücud’dur. Oʹndan başkası mümkünü’l-vücud’dur. »

Kasas Sûresinde: «Allah’ın vechi (zatından veya rızasına uygun olanın) dan başka her şey yok olucudur» meâlindeki 88. âyetin tefsirinde geniş açıklama yapılmıştır. O bakımdan konuyu burada özetlemeyi yararlı gör­dük.

Celâl ve ikrâm sâhibi Allahʹın vechi:

«Allah’ın vechi» burada daha çok şu iki manaya delâlet etmektedir:

1- Allah’ın zâtı ve varlığı,

2- Allahʹın rızasına uygun olan amel..

Bu ikinci manâya göre: Kulun bütün iş ve ameli boş ve anlamsızdır; neticesiz ve semeresizdir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun iş ve amel­leri bu genellemenin dışındadır. Kalıcı olanı da bu istisna teşkil edenidir.

Böylece denizler de, onlarda yüzen dağ gibi gemiler de, o gemileri in­şa edenler ve ettirenler de; birçok nîmetlere erişip şükredenler ve etmi­yenler de eninde sonunda fenâ bulacak; mevcut düzenle birlikte silinip be­lirsiz hale gelecek. İkinci hayat düzeni kurulunca, insanlar yeniden varlı­ğın aydınlığına getirilecek ve ebediyet damgasıyla mühürlenip Zât-i Hakk’ın sonsuz lütuf ve inâyetine ebediyen mazhar kılınacaklardır.

«Zü’l-celâl», azamet, yücelik, büyüklük sahibi ve övgü değer sıfatlara lâyık olan zat gibi manalara; «ve’l-ikrâm» ise, lütuf ve ihsan sâhibi, bağış ve vergisi bol olan zat gibi mânalara delâlet eder.

GÖKTEKİLER VE YERDEKİLER HEP OʹNDAN İSTER

«Göklerdeki ve yerdeki kimseler hep O’ndan ister. O, her gün (her dem ve an) bir işte, bir tecel­lidedir. »

Göklerdeki melekler, O’ndan rahmet ve yakınlık; yerdeki canlılar O’n­dan rızık ve rahmet; insanlar ve cinler O’ndan sayısız şeyler isterler. Ce­nâb-ı Hak, her canlının isteğine yetecek kadar nîmet kaynaklarını önceden hazırlayıp belli bir plâna göre düzenlemiştir. Artık herkes kendi zekâ ve be­cerisine, ilim ve idrâkine göre, o kaynaklardan faydalanır.

İbn Abbas (R. A. ) ve Ebû Sâlihʹa göre: Gök ehli Oʹndan mağfiret is­ter, rızık istemez. Yer ehli Oʹndan hem mağfiret, hem de rızık ister.

İbn Cüreyc’e göre: Melekler, yeryüzü ehli için O’ndan rızık isterler.

O, her dem ve her an bir işte, bir tecellidedir. O’nun tecellilerinin sonu ve sınırı yoktur. Kiminin günahlarını bağışlar, kiminin sıkıntısını giderir. Ki­mini yükseltir, kimini alçaltır. Kimini aziz kılar, kimini zelîl ve hakîr eyler. Öldüren ve dirilten ancak O’dur. Rızkı belli kanunlara göre genişletip ve bir ölçüye göre daraltan da Oʹdur. Kullarını devamlı surette denemelere tabi tutar, onların irâde, imân ve sabırlarını belirleyip yazar. Kâinat düzenini belli plân ve proğrama göre yürütür. Geceyi gündüze, gündüzü geceye ka­tar. Ölüyü diriden, diriyi de ölüden çıkarır. Zira O her an bir iş ve bir te­cellidedir.

Ayrıca bu âyetle, Yahudilerin, «Allah cumartesi günü dinlenir; hiçbir iş yapmaz» şeklindeki iddiaları reddedilmektedir. Allah için dinlenme, istirahate çekilme, yorulma, bıkkınlık duyma gibi ârızî şeyler câiz değildir. Zira O, mutlak kudret sâhibidir ve kudreti zatındandır.

ÂHİRET GÜNÜNDE İNSAN VE CİNLERİN HESABINI GÖRMEĞE YÖNELME

«Ey (yeryüzünde) iki ağırlığı (belirgin olan insanlar ve cinler)! Yakında (kıyâmet günü) sizinle meşgul olup gerekeni yapacağız. »

Cenâb-ı Hakkʹın aralıksız tecellilerde bulunduğu belirtilmektedir. Bu, bizim anlamamızı kolaylaştırmak için «yevm» ismi, zarf şeklinde kullanıla­rak ifade edilmiştir. Cenâb-ı Hak hakkında zaman ve mekân kavramları söz konusu olamaz. O bakımdan âyette geçen «külle yevm»i her ne kadar «her dem, her an» şeklinde çevrisini yapsak da, devamlılık söz konusudur; yani Cenâb-ı Hak devamlı surette faaliyet ve tecelli halindedir.

Burada geçen «yevm» ise, birçok âyetlerin tefsîrinde açıkladığımız üzere, zamanın en kısa parçasına delâlet etmektedir.

«Yakında sîzinle meşgul olacağız» cümlesine gelince: Bu, âyette «fe­rağ» kökünden türetilen «nefruğu» fiiliyle ifade edilmiştir. Ferağ, bir işi bitirip, bir diğerine başlamak demektir. Böyle bir anlatımın zahirî delâleti­ni Allahʹa nisbet ederken, O’nun hâsıl-i mânasını düşünmemiz gerekir. Şöy­le ki: Âhiret gününde Cenâb-ı Hak adâlet ve rahmetiyle; izzet, celâl ve hik­metiyle tecelli edip insanlarla cinlerin hesabını görecek, geriye bir şey bı­rakmayıp hükmünü verecektir. Dünyada ise ne böyle bir hesaba yönelir, ne de her şeyi hemen hükme bağlar; çoğunu âhirete bırakır.

SEKALEYN

«Sıkal» ağırlık anlamına delâlet ettiği gibi, «sekal» da nefis, kadri yü­ce ve korunmaya değer nesne hakkında kullanılmıştır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin: «Şüphesiz ki ben size sekaleyn (iki sekal) bıraktım: Allah’ın kitabını ve kendi evlâd ve torunlarımı…» (Müslim/fezâil-i sahabe: 36, 37- Dâremi/fezâil-i Kur’ân: 1- Ahmed: 3/ 14, 17, 26, 59, 4/367, 371) buyurması, onların kadrinin yüceliğine ve korunmalarının gereğine işârettir.

Âyetteki «sekalan» ile, insanlar ve cinler kasdedilmektedir. Zira onlar­dan her biri yeryüzünde değer, hikmet ve anlam bakımından ayrı bir ağır­lık arzetmektedir. Nitekim Zemahşerî de Keşşâfʹta buna yakın bir tefsîrde bulunmuştur.

Bu mânayla Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e «Resûlüs-sekaleyn» denil­miştir.

İnsan ve cinnin diğer canlılara nisbetle çok önemli yerleri söz konu­sudur. Zira her şey insan için yaratılmıştır. Asıl değer ağırlığı olan odur. Cinler de İlâhi tekliflerle mükellef tutuldukları için onlar hakkında da sekal kavramı tebaiyyet yoluyla kullanılmıştır.

Cafer es-Sadık’a göre: Canlılar arasında İlâhî teklîflerle yükümlü tu­tulan insan ve cinlerin günahları ağırlık gösterdiğinden, haklarında «seka­lan» sözü kullanılmıştır.

GÖKLERİN VE YERİN SINIRINI AŞMAK MÜMKÜN MÜ?

«Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geçmeye gü­cünüz yetiyorsa, haydi aşıp geçin. Ama geçemezsiniz, ancak bir sultan... ile geçebilirsiniz. »

Âyette göklerin ve yerin «aktar»ından söz edilmektedir. «Kutrʹun ço­ğulu olan bu kelime, bir şeyin, bir bölgenin veya kesimin çevresi, sınırı ve cihetleri anlamına gelir. Ayrıca köşegen ve çap mânasında da kulla­nıldığı olur.

Burada göklerin ve yerin «aktar»ından maksad, yerçekim kuvvetinin sınırları veya madde âleminin sınırları olabilir. Diğer bir yorumla, «zikr-i cüz, irâde-i küll» kuralınca Allah’ın mülkünün ve tasarruf alanının dışına çıkabilme imkânının bulunmadığını ifadeye yönelik bir anlatım tarzı sa­yılabilir. Ancak yerçekim kuvvet sınırı maksada daha uygun görünmekte­dir.

Böylece insanlarla cinler, yeryüzünün sıklet merkezini oluşturmalarına ve birçok şeylerin bu iki ayrı cinsin emrine verilmesine rağmen her ikisinin de ilmi, aklı ve idrâk alanı sınırlıdır. Ne fizik âlemini aşmaya, ne İlâhî mül­kün dışına çıkmaya, ne de O’nun tasarrufundan sıyrılmaya güçleri yeter. Bunun için Cenâb-ı Hak, mükerrem yarattığı insana ve çok seri hız ve ha­rekete sahip bulunan cinne hitapla, birçok hususlarda âcizlik içinde bu­lunduklarına işârette bulunmakta ve hiç kimsenin İlâhî kuvvet ve kudret ile yarışamıyacağını dolaylı şekilde işlemektedir.

«Sultan» kelimesi, üzerinde hayli durulmuş ve birtakım yorumlarının ve delâletlerinin bulunduğu ileri sürülmüştür. Şöyle ki:

a) Lübabu’t-te’vîl sâhibine göre: Kuvvet, kahır ve galebe demektir.

b) İbn Abbas’a göre: Âyette geçen «tenfüzû» fiili, «nefaz» kökünden türetilmiştir ki, kök mana olarak «bilmek» demektir. «Sultan» ise, «beyyine» yani delil, belge ve hüccet gibi manalara delâlet eder.

O halde göklerin ve yerin sınırlarını bilmek isterseniz, haydi biliniz bakalım? Ama bilemezsiniz, ancak Allah’tan indirilen beyyine ile bilebilir­siniz.

c) Müfessir Kurtubî’ye göre: «Sultan»dan maksad, Allah’ın saltanat ve kudretidir. Öyle ki, insanlar O’nun saltanat ve kudretini aşamazlar; an­cak O’nun lütfedeceği kuvvet ve kudret ile aşabilirler. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in Miʹrac Gecesi madde âleminin sınırını aşması, bütünüy­le İlâhî kuvvet ve kudretle gerçekleşmiştir.

DÜNYAʹNIN YERÇEKİM KUVVET SINIRINI AŞMAK

Yukarıdaki farklı yorumlardan sonra âyetin bir diğer delâletinden şu mâna ve hükmü çıkarmak mümkündür: Yerküre dahil, fezadaki cisimle­rin taşıdıkları yerçekim kuvvetini aşabilmenin ancak «sultan» ile gerçek­leşebileceği söz konusudur. «Sultan» ise, az yukarıda açıkladığımız üzere, delil, belge, hesap ve birtakım fiziksel kanunlar demektir. Nitekim gerek yerçekim kuvvet sınırını aşıp Ay’a ayak basmak, gerekse Merih’e gönde­rilen Viking I, Vigink II ancak belli fiziksel kanunlara ve en ince hesaplara göre yürütülmüştür.

Böylece Kur’ân, bu ikinci yorumla fezanın kapılarının insanoğluna açık bulunduğunu beyân ederken, İlmî delilleri, belgeleri, fiziksel kanunları ve astronomik konuları çok iyi bilmenin şart olduğuna işârette bulunuyor.

YALIN ATEŞ VE BUNALTICI GAZ GÖNDERİLMESİ

«Üzerinize dumansız bir ateş ve bunaltıcı bir duman (gaz) gönderilir de artık kendinizi savunamaz ve kurtaramazsınız. »

Âyette çok önemli iki hususa dikkat çekilmektedir. Biri, üstümüze sa­lınıp inecek yalın, dumansız ateş; diğeri, ya erimiş bakır, ya da bakır ren­ginde zehirli bir duman veya gaz.

Âyette birinci olay «şüvazün min nar», İkincisi, «nuhas» ile ifade edil­miştir. Bu iki kavram üzerinde farklı yorumlar yapılmış; asıl delâlet ettik­leri mâna araştırılarak bazı sonuçlar çıkarılmıştır. Şöyle ki:

1- İbn Abbas’a göre: «şuvaz», dumanı olmayan alevli ateştir. «Nu­has» ise, alevi olmayan duman veya gaz demektir.

2- Mücahid’e göre: «Şuvaz» ateşten çıkan yeşilimsi bir alevdir.

3- Dahhak’a göre: «Şuvaz» ateşten veya alevden çıkan gazdır, odun dumanı değildir.

4- İkrime ve İbn Mes’ud’a (R. A. ) göre: «Nuhas» eriyik bakırdır.

5- el-Kissâî’ye göre: «Nuhs» çok fena kokusu olan ateştir.

İster gaz, ister zehirli duman, ister erimiş bakır veya benzeri şeyler ol­sun, bunlar nasıl ve nereden insanlar üzerine gönderilecek veya indirile­cektir? Konu üzerinde dikkatle durup incelediğimizde, karşımıza iki deği­şik mana ve sonuç çıkıyor: 1- müfessirlerin çoğunun dediği gibi, Âhiret Âlemin’de insanları mahşer alanına sürüp götürecek olan dumansız bir ateş ile bakır renginde bir duman veya gaz kasdedilmiştir. 2- Dünyada nükleer bir savaşın meydana geleceğine işârettir. Atomların patlamasıyla, bir anda ortalığı ateş, öldürücü gazlar, radyasyonlar doldurup insanlara kurtulma şansı bile tanımıyacaktır.

Nitekim ilgili âyetin son kısmında bu husus şöyle belirtilmektedir: «Ar­tık kendinizi savunamaz ve kurtaramazsınız. »

GÖĞÜN YARILIP GÜL RENGİNE DÖNÜŞMESİ VE YAĞ MİSALİ ERİMESİ

«Gök yarılıp gül rengine dönü­şerek yağ gibi eriyeceği zaman.. »

Göğün yarılması, gül rengine dönüşüp yağ gibi eriyip akması, çok müt­hiş bir olayı tasvîr etmektedir. Bu, kıyâmet olayı mıdır, yoksa ona benzer bir başkalaşma ve büyük bir felâket midir?

Daha önceki âyetlerde, yeryüzündeki her şeyin fenâ bulacağı açıklan­dıktan sonra 37. âyetle göklerin de bir bakıma fenâ bulacağı haber verili­yor. Bu yoruma göre, olay kıyâmetin kopmasıyla meydana gelecek, at­mosfer yanmaya başlayacak, gül rengini alıp eriyerek inecek ve böylece mevcut düzen bütünüyle bozulacak.

İkinci bir yoruma göre, bu bir nükleer savaşı tasvîr etmektedir. Kuvvetli bir ihtimalle zincirleme şekilde hidrojen patlamasıyla atmosfer ve deniz­ler ateşe dönüşecek. Böylece insanoğlu kendi kıyâmetini kendi acımasız elleriyle koparacaktır; yani büyük kıyâmetin kopmasına vasat hazırlamış olacaktır. Zaten atmosferle denizlerin ateşe dönüşmesi, büyük kıyâmetin en açık ve belirgin belirtisidir.

Kızıl deriye de «dihan» denilmiştir. Buna göre, gök kızılderiye, diğer bir anlatımla bakır rengine benzeyen gül rengini alacak. Artık böyle bir günde ne insana, ne de cinne günahından (onu niçin işlediğinden) sorul­mayacak. Zira herkesin amel defteri en doğru bilgilerle dağıtılarak sâhibi­ne ulaştırılacak. İtiraz kapıları kapanacak..

Eğer bu bir atom savaşının doğuracağı sonuçlar ise, meydana gelen o müthiş kahredici azap insanları her taraftan kuşatacak ve kitleler halin­de ölüme sürüklerken kimsenin günahından sorulmayacak. Çünkü atom savaşı, kadın, çocuk, genç, yaşlı, sakat ve malûl demeden hepsini mahve­decek güçtedir.

Bütün bu yorum ve ihtimallerden sonra 41. âyet konuya açıklık getir­mekte ve olayın kıyâmet düzeyinde meydana geleceğini belirtmektedir.

Böylece inkârcı günahkârlar, sapık suçlular, yalan saydıkları Cehen­nem’e atılırlar da amellerine uygun azap edilirler.

39. âyette «O gün, ne insanlara, ne de cinlere günahları (nın sebebi) sorulmaz» buyurulurken, Hicr Sûresi 92. âyette: «Rabbin hakkı için elbet­te onların hepsinden yapageldikleri şeylerden bir bir soracağız» buyuruImaktadır.

Bu iki âyet arasını mâna ve hüküm yönünden teʹlîf etmek gerekiyor. Şöyle ki, konumuzu oluşturan âyette, insan ve cinlerden «şu günahları işlediniz mi? » diye sorulmayacağı haber veriliyor. Hicr Sûresinde ise, «gü­nahlarından sorulmaya ihtiyaç duyulmayacaktır» diye bildiriliyor. Arada az bir fark söz konusudur. Birincide, herkesin günahı amel defterinde yazılı bulunduğundan dolayı; İkincide günahkarların simalarından bilinip tanınaca­ğından dolayı, «sen şu günahı işledin mi? », «sen günahkar mısın? » diye sorulmayacaktır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve kudretine delâlet eden birkaç belgeye yer verildi ve böylece insan aklına ışık tutularak araş­tırma çizgisi belirlendi. Sonra da yerin ve göklerin sınırına değinilerek, bun­ları ancak kesin hesaplarla, fiziksel kanunlarla aşmanın mümkün olabile­ceğine işâret edildi. Arkasından yönlendirici anlamda uhrevî tasvîrler ya­pılarak duygu ve düşüncelere seslenildi.

Aşağıdaki âyetlerle, suçlu günahkârların simalarından tanınacağı konu ediliyor ve Rabbinin makamından korkan mü’minlere hazırlanan uhrevî mükâfatlardan bir kısmı haber veriliyor ve böylece Cennetʹteki nîmetlere dikkatler çekiliyor.