MEÂLİ:
213- Artık sen, Allah ile beraber başka bir tanrıya duâ edip kullukta bulunma, sonra azâba uğratılanlardan olursun.
214- En yakın hısımlarını (bulundukları yolun eğri olduğu hakkında) uyar.
215- Mü’minlerden sana uyanlara (tevâzu, hoşgörü, rahmet ve şefkat) kanadını (yerlere kadar) indir.
216- Bununla beraber (hısımlarından) sana karşı gelip başkaldırılarsa, de ki: «Şüphesiz ben sizin işleye geldiğiniz (inkâr, azgınlık ve sapıklık)dan beriyim. »
217- O yegâne güçlü, çok üstün, çok merhametli olan (Allah)a güvenip dayan.
218- 219- O Allah ki, seni ayakta durduğun halde de, secde edenler arasında dolaştığın durumda da görüyor.
220- Çünkü gerçekten Allah işitendir, bilendir.
221- Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi?
222- Her günahkâr iftiracı, yalancı, sahtekâr üzerine iner.
223- Bunlardır ki, (şeytanların iftira ve yalanına) kulak verirler. Çoğu ise yalancıdır.
224- (Sapık hayalci) şâirlere ise, ancak yozmuş azgınlar uyarlar.
225- Baksana, onlar her vâdide avare-şaşkın dolaşırlar.
226- Ve yapmadıklarını, yapamıyacaklarını söyleyip dururlar.
227- Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar, Allahʹı çokça ananlar ve zulme uğradıktan sonra kendilerini savunup (gerektiğinde) karşı koyanlar müstesnâ.. O zulmedenler, yakında nasıl bir inkılâba uğrayacaklarını, nerede dönüp kalacaklarını bileceklerdir.
İNİŞ SEBEBİ
İbn İshâk’ın Hz. Ali (R. A. )den yaptığı sahîh rivâyete göre: Kur’ân’da «Yakın hısımlarını uyar» emri inince, Peygamber (A. S. ) Efendimiz etli bir yemek sofrası hazırlayıp hısımlarını davet etti. Başta amcaları Ebû Tâlib, Hamza, Abbas ve Ebû Leheb olmak üzere kırka yakın kişi hazır bulundu. Yemek yenildikten sonra Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimiz teblîğ ve uyarıya başladı. Derken amcası Ebû Leheb Onun sözünü kesti ve «bu arkadaşımız neredeyse sizi büyüledi. Haydin dağılalım» dedi. Onun bu önerisi üzerine sofraya gelenler ayrılıp gittiler ve istenilen şekilde tam bir uyarı yapılamadı. Hz. Peygamber (A. S. ) fazlasıyla üzüldü.
İkinci bir defa yine sofra hazırlamamı emretti. Hısımları çağrıldı. Yemekten sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle konuştu:
«Ey Abdülmuttalib oğulları! Şüpheniz olmasın ki ben size dünya ve âhiret iyiliğini, düzenini getirdim. Sizi, kendisine (varlığını, birliğini kabule) davet etmem için Allah bana emretti. Bu durumda hanginiz bana yardımda bulunur da benim kardeşim, vasîm ve halifem olur? »
Bunun üzerine hazır bulunanlar Ondan yüz çevirdiler; sadece ben ayağa kalktım -ki yaşça hepsinin küçüğü idim- ve «Ey Allahʹın Peygamberi! ben senin yardımcın olurum» dedim. Peygamber (A. S. ) da boynumu tutup şöyle buyurdu: «İşte bu benim yardımcımdır, vezirimdir. Artık onu dinleyin ve kendisine itaât edin. »
Hısımları Onun bu sözünü ciddiye almadılar ve gülüp ayrıldılar ve Ebû Tâlib’e şöyle dediler: «Yeğenin sana, öz oğluna itaât etmeni emrediyor. »
Buharî ve Müslim’in İbn Abbas (R. A. ) ve Ebû Hüreyre (R. A. )dan yaptıkları rivâyete göre: «Yakın hısımlarını uyar» âyeti inince, Peygamber (A. S. ) Efendimiz Safa Tepesi’ne çıkıp hısımlarını çağırdı. Onlar da toplanıp gelince, Peygamber (A. S. ) şöyle buyurdu: «Size şu tepenin arkasında üzerinize baskın yapmak üzere bir süvari bölüğünün bulunduğunu söylersem bana inanır mısınız? Onlar da «Senin hiç yalan söylediğini görmedik» diye cevap verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A. S. ) onlara: «Şüpheniz olmasın ki önünüzde beklemekte olan şiddetli bir azaba karşı sizi uyaran bir peygamberim» deyince, amcası Ebû Leheb kızdı ve «yazıklar olsun sana, bizi bunun için mi çağırdın? » diyerek onu kınadı. Bunun üzerine «Tebbet Sûresi» de indi.
İLGİLİ HADİSLER
«Şiir var ki hikmettir. » (Buhari/edeb: 90- Tirmizî/edeb: 49-İbn Mâce/edeb: 41 -Dâremî/isti’zan: 68- Ahmed: 1/269, 273, 303, 309, 313, 327, 332- 3/456- 5/125)
«Söz var ki (insanı) büyüler. Şiir de var kİ hikmettir. » (Ebû Dâvud/edeb: 87- Ahmed: 1/269, 273- 3/456-5/125)
Amr b. Şeridʹin (veya Şüreyd) babası anlatıyor:
«Bir gün yolculuk esnasında Peygamber (A. S. ) Efendimizin arkasında bulunuyordum. Bana dedi ki: Şâir Ümeyye b. Ebî Saitʹin şiirlerinden bildiğin var mı? Ben de «evet» dedim. «Oku» diye emretti. Okudum ve arzusu üzerine onun şiirlerinden yüze yakın okudum. » (Müslim/şiir: 1- İbn Mâce/edeb: 41- Ahmed: 4/388, 389, 390)
Hz. Âişe (R. A. ) diyor ki:
«Şiir de bir sözdür, iyisi olduğu gibi kötüsü de vardır. Sen iyi olanını al. »
Nitekim Ebû Bekir, Ömer, Ali ve İbn Abbasʹın (Allah hepsinden razı olsun) bazan şiir söyledikleri bilinmektedir. (Fazla bilgi için bak: Kurtubî: 13/147-149)
«Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki: Bu ümmetten yahudi olsun, hıristiyan olsun kim benim peygamberliğimi duyar da bana imân etmezse, elbette Cehenneme girer. » (Sahîh-i Müslim)
YAKINLARI DÂVET
«En yakın hısımlarını (bulundukları yolun eğri olduğu hakkında) uyar. »
İslâm Dini, mürşitlere, sorumluluk taşıyan müʹminlere, aile reislerine ve toplumu doğru yola yönlendirmeye çalışanlara, önce yakınlarından işe başlamalarını, yani ilk adımda kendi hısımlarını Allah yoluna dâvet etmelerini ve öylece yavaş yavaş daireyi büyüterek çevreye ışık tutmalarını emreder. Bunun sebebi açıktır: Kendi aile ve yakınlarını başıboş bırakıp başkalarını «Tevhîd İnancı» doğrultusunda hakka çağırmak başarılı olmaz ve olumlu sonuç vermez. Çünkü çevre, halk psikolojisi gereği, önce mürşit ve yol gösterenin kendi ailesi ve yakınları üzerindeki tesirine bakarlar. Onların irşat edilmediklerini görünce, kendilerini irşat edenlere pek. inanmazlar; inansalar bile itibar etmezler. Ama davetçi veya mürşidin bütün gayret ve azmine rağmen kendi yakınlarını yola getiremediği ortaya çıkarsa, çevre böyle bir mürşidi hem kınamaz, hem de dinlemek ister. Nitekim İbrahim Peygamber (A. S. ), Nuh Peygamber (A. S. ), Lût Peygamber (A. S. ) bunun açık misallerinden birkaçını teşkil eder.
İşte Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin Mekke’de risâlet görevini yürütmekle emrolunduğu zaman, teblîğ ve irşatta; uyarı ve yönlendirmede yakın hısımlarını uyarıp irşat etmesi hakkında inen âyetin indirilmesinin sebep ve hikmetlerinden biri budur.
Bu metot uygulanmış, hısımları Onu dinlemeyip aleyhine dönünce, çevreyi uyarmak ve irşat etmek ortamı hazırlanmış ve böylece Resûlüllâh (A. S. ) hısımlarının tutumundan dolayı kınanmayacak bir çizgiye gelmiştir.
Bu metot her aile reisi, her ilim adamı ve toplumu yönlendirme mevkiinde olan herkes için geçerlidir ve lüzumludur.
İMAN EDİP HAKKA UYANLARA TEVAZÜ KANADINI İNDİRMEK
«Müʹminlerden sana uyanlara (tevazü, hoşgörü, rahmet ve şefkat) kanadını (yerlere kadar) indir. »
Mü’minler arasında sınıf farkı yoktur. Camideki safların düzenlenmesi; hac ibâdeti yerine getirilirken hepsinin beyaz ihrama bürünmesi bunun açık delillerinden biridir. Özellikle lider ve önder durumunda olan kişinin kendini müʹminlerden biri kabul edip onlarla kardeşçe kaynaşması bir emr-i İlâhîdir. Bu emir önce Hz. Peygamber’e (A. S. ), sonra da irşat yolunda bulunan, lider ve önder durumunda olan her müʹminedir. Aksi halde İslâmʹın getirdiği kardeşlik kelimenin dar kalıbında kalır.
Onun içindir ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Suffa’da toplanan fakir, evsiz barksız, kimsesiz müʹminlerle tam bir kardeşlik havası içinde kaynaşmış, onlara her zaman yakın ve sıcak ilgi göstermeyi ihmal etmemiştir. Kureyş Kabilesinin ileri gelenleri Ona: «Çevrende kümelenen köle ve fakirleri uzaklaştır ki senin meclisine gelebilelim» dedikleri zaman, Hz. Peygamber (A. S. ) Efendimizin rengi değişmiş ve böyle bir anlayış ve davranıştan Allahʹa sığınarak onların teklîfini reddetmiştir.
Çünkü Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yüce davasını yürütürken, kendini halk tabakasının üstünde gören şımarık zenginlere, nüfuz sahibi mağrurlara değil, o yegâne güçlü ve en üstün olan sonsuz merhamet sahibi Allah’a güvenip dayanıyordu.
Bu sebepledir ki, Cenâb-ı Hak ona şöyle emir vermiştir: «Bununla beraber sana karşı gelip başkaldırırlarsa, de ki: Şüphesiz ben sizin işleyegeldiğiniz (inkâr, azgınlık ve sapıklık)tan beriyim. O yegâne güçlü, çok üstün, çok merhametli olan (Allah)a güvenip dayan. O Allah ki, seni ayakta durduğun halde de, secde edenler arasında dolaştığın durumda da görüyor. Çünkü gerçekten Allah işitendir, bilendir. »
CİN VE ŞEYTANLAR KİMLERE FISILDARLAR?
«Size şeytanların kimler üzerine inip durduğunu haber vereyim mi? Her günahkâr iftiracı, yalancı sahtekâr üzerine inerler. Bunlar (şeytanların iftira ve yalanına) kulak verirler. Çoğu ise yalancıdır. »
Cenâb-ı Hak bu üç âyetle hem iftiracı sapık Mekkeli müşriklerin iddiasını reddediyor, hem de günümüzde tertiplenen seanslarda, sözde insanlarla ruhlar arasında aracılık yapan medyumları bize tanıtıyor. Şeytan ve cinlerin ancak büyücülere, kâhinlere (gaipten haber verenler) fısıldadıklarını bildiriyor.
Sevgili Peygamberimize (A. S. ) sordular:
- Kâhinlere ne dersiniz?
Cevap verdi:
- Şüpheniz olmasın ki onlar gerçek (anlamda) bir şey değildirler.
Soranlar dediler ki:
Ey Allahʹın Peygamberi! Onlar bir şeyler anlatıyorlar da bazan doğru çıkıyor..
Bunun üzerine Efendimiz (A. S. ) şöyle buyurdu:
- Evet, o gibi sözleri haktandır; (öyle ki) cinnî o sözü kapıp, tavuğun gıt gıt dediği gibi onu dostlarının kulağına fısıldar; ne var ki cinler de, kâhinler de o söze yüz yalandan fazla katarlar. (Sahîh-i Müslim/selâm: 122)
Diğer bir hadîste ise Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurmuştur:
«Doğrusu melekler yeryüzüne yakın kapalı bir havada bir iş, durum hakkında konuşurlar. Şeytanlar konuşulan sözleri işitirler de onu sırçalı bardaklar ses çıkardığı gibi bir ses çıkartıp kâhinlerin kulağına fısıldarlar. Onlar da o söze yüzden fazla yalan katarlar. » (Sahîh-i Buharî/bed’-i halk: 11)
YALANCI VE HAYALCİ OLAN ŞAİRLER
«(Sapık hayalci) şairlere ise, ancak yozmuş azgınlar uyarlar. Baksana, onlar her vâdide avare-şaşkın dolaşırlar ve yapmadıklarını, yapamıyacaklarını söyleyip dururlar. »
İslâm Dini faydalı ilimlere geniş yer ayırırken şiir ve edebiyatı, güzel ve yararlı söz söylemeyi de ihmal etmemiştir. Zaman zaman Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Ben sizin en fasihinizim.. » «Ben sizin en katıksız arabınızım; ben Kureyş’tenim ve dilim, (badiyede yaşayan) Beni Sa’d bin Bekir dilidir. » (Taberânî - Câmiussağîr: 1/107 (Süyûtî, bu hadisin zayıf olduğunu kaydetmiştir))
Yapılan ciddi tesbitlere göre, badiyede yaşayan bedevîlerin çok pürüzsüz ve net bir Arapça konuştuğu, özellikle Beni Saʹd kabilesinin bu alanda haklı bir şöhrete sahip olduğu anlaşılmıştır.
Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz düzgün ve tesirli konuşmaya dikkatleri çekmiş bulunuyor.
Kur’ân-ı Kerîm’in manasındaki fevkalâdelik kadar lafzı da edebî olarak erişilmez bir noktaya yükselmiştir. O bakımdan indiği çağın ve sonraki çağların en ünlü arap şâir ve edipleri Kur’ân’ın bediʹ ve beyânı karşısında sönük kalıp baş eğmekten başka çare bulamamışlardır.
Böylece Kur’ân’ın da edebiyata, güzel ve tesirli konuşmaya yer verdiği kendiliğinden anlaşılmaktadır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize şiirle saldıranlara karşı Ashab-ı Kirâmʹdan bazı zatlar şiirle, hem İslâm’ı ve Peygamberini savunmuşlar, hem de sataşanları tesirsiz hale getirmişlerdir.
Önceleri azılı bir İslâm ve Peygamber düşmanı olup şiirleriyle Peygamberʹe ve İslâmʹa sataşan, hicivlerde bulunan Şâir Kâb b. Züheyr, İslâm’a girmek üzere Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in huzuruna alınınca «Banet Suâd» şiirinden Peygamberi (A. S. ) över anlamda birkaç mısraʹ okuyunca, Peygamberimiz (A. S. ) duygulanmış ve sırtındaki hırkayı çıkarıp onun sırtına geçirmiştir.
İlgili üç âyetle de inkârcı sapık şâirlerden Abdullah bin Ziba’rî, Müsafi’ bin Abdimenaf ve Ümeyye bin Ebî Salt hakkında indiği ve böylece bunların ahlâksız sapık şairler konusunda birer ölçü ve misal teşkil edebileceği belirtilmiştir.
Ayrıca şiirleri davranış ve tutumuna uymayan ünlü Arap şâiri Ebî İzzet el-Cümehî hakkında indiği de söylenir. O bir şiirinde şöyle demiştir:
«Benden yana ulaştırın o Peygamber Muhammedʹe:
Ki sen gerçekten haksin, Melik (Allah) da Hamîd’dir.
Ama ben Bedri ve ehlini hatırlayınca,
Bütün kemiklerim derim ile birlikte inler durur. » (Şâir hem Peygamberi hak olarak kabul ediyor, hem de Bedir Savaşında öldürülen müşriklerin ileri gelenlerine hayıflandığını ve o durumu hatırladıkça kemiklerinin inlediğini söylüyor.)
Sûrenin son 227. âyeti ile, övgüye değer görülen şâirlerin de bulunduğuna atıf yapılıyor ve onların şu üç özelliğine parmak basılarak mü’minlere sağlam bir kıstas veriliyor:
1- Dosdoğru imân edenler,
2- Sâlih (iyi yararlı) amellerde bulunanlar,
3- Allahʹı çokça ananlar..
Öyle ki: Kur’ânʹın övdüğü şâirler Allah’a dosdoğru inanırlar, O’nun emirlerine uyarlar. İyi yararlı iş ve amellerde bulunurlar, mısra’larıyla da bunu sözlü olarak açıklarlar ve Allah’ı çokça anıp hayal peşinde koşmazlar. Şiirlerinin ilham kaynağı Allah, Peygamber ve İslâmdır.
Hasan bin Sâbit, Abdullah bin Revaha, Kâb bin Mâlik ve Kâb bin Züheyr Kur’ânʹın övdüğü şâirlerdir. Nitekim şâirleri yerer mahiyette 224, 225. âyetler inince, adı geçen şairlerden üçü Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe gelip şöyle dediler:
- Ya Resûlellah! Cenâb-ı Hak şairler aleyhine bu âyetleri indirmiş bulunuyor.
Peygamberimiz (A. S. ) onlara şöyle buyurdu:
- «Onlardan sonraki âyeti okuyunuz. Şüphesiz ki sîzler haksızlığa uğradıktan sonra kendinizi (şiirle de) savunup korudunuz. » (Tefsîr-i Kurtubî: 13/152, 153)
Şüphesiz bu konuda birçok hadîsler, rivâyetler, belgeler ve deliller daha vardır. Hacmimiz müsait olmadığından buraya alamadık.
224 ve 225. âyetlerle yerilen şâirlere gelince: Cenâb-ı Hak onların üç kötü sıfatından söz ederek faydalı şâirlerle zararlı şâirler arasında bir ayrım yapmamızı dilemiştir.
Zararlı şâirlerin üç kötü sıfatı:
1- Onlara, doğru yoldan sapmış azgın ahlâksızlar uyarlar.
Çünkü şiirleri ancak o gibilerin heveslerine uymakta, şehvetlerine seslenmektedir.
2- Her vâdide avare ve şaşkın dolaşıp hayal peşinde koşarlar ve hayalcilere malzeme toplarlar.
3- Yapmadıkları, yapamıyacakları şeyleri söylerler. Sözleri fiillerine, davranışları sözlerine uymaz.
ZÂLİMLERİN UĞRADIĞI, UĞRAYACAĞI İNKILÂB
«O zulmedenler yakında nasıl bir inkılâba uğrayacaklarını, nerede dönüp kalacaklarını bileceklerdir. »
Cenâb-ı Hak birçok günahların cezasını âhirete bırakır; ancak zulmün ve ana-babaya karşı gelmenin cezasını pek geciktirmez; dünyada da verir. Öyle ki, bu iki grubun cezasını dünyada imhal etse bile ihmal etmez. Çünkü haksızlığa uğrayanların bedduası ile Allah arasında engel hiçbir perde yoktur. Allah’ın «müntakim» sıfatı er-geç tecelli eder.
İlgili âyette ise, zâlimlerin uğrayacağı inkılâbın hem dünyada, hem de âhirette gerçekleşeceğine açık delâlet vardır.
Zulümden maksat nedir? Bunu Kurʹân’ın ve konunun ışığı altında şöyle maddeleştirebiliriz:
a) Güçlü azgınların güçsüz fakirleri, kimsesizleri ezip haklarına, hürriyetlerine, namus ve iffetlerine tecavüz etmesi,
b) Zorbaların dikta rejimini kurup halka köle muâmelesinde bulunması,
c) İnkârcı zalimlerin din ve ibâdet hürriyetini kaldırıp insanları küfre zorlaması bu cümledendir.
İnkılaptan maksat nedir?
a) Zalimlerin kurduğu düzenin ters dönüp başaşağı gelmesi,
b) Zulme uğrayanların bir gün güçlenip kendi aralarında birlik kurmak sûretiyle Allah’ın yardımına mazhar kılınmaları ve sonra da Cenâb-ı Hakkʹın «kahhar» ve «müntakim» sıfatlarının tecelli etmesi,
c) Zalimlerin öldükleri zaman kendi kendilerini nasıl bir uçuruma yuvarladıklarını görmeleri ve görevli meleğin onlara dünyadaki haksızlığın mutlak hüsran olduğunu göstermesi,
d) Âhirette ise, İlâhî adâlet karşısında zalim zorbaların daha elim bir inkılâba uğratılması ile yorumlanabilir.
Nuh Peygamber’e zulmeden inkârcı azgınların; İsrâil oğullarına ikinci sınıf vatandaş muamelesinde bulunan ve onlar hakkında soy kırım plânını uygulayan Fir’avn ve yandaşlarının; Hz. Muhammedʹe (A. S. ) ve mü’minlere her türlü haksızlığı mubah sayan Kureyşʹin zorba müşriklerinin dünyada iken inkılâba uğratılmalarını Kurʹân ibretli birer misal olarak vermekte ve âhiretteki inkılâbın çok daha ağır ve kalıcı olacağına işârette bulunmaktadır.
Şuârâ Sûresiʹne, Kurʹân âyetlerinin son derece açık-seçik olduğuna ve o bakımdan akıllarını kullananlar için her âyetin yeterli delil bulunduğuna değinilerek başlanıldı. İnkârcı zorbaların imân etmemelerinden dolayı müʹminlerin fazla üzülmesine gerek olmadığı açıklanarak peygamber (A. S. ) ve Oʹnun izinde yürüyen din mürşitlerinin kendilerine düşen tebliğ ve irşat hizmetini sürdürmeleri istendi.
Zalim zorbaların, saldırgan inkârcıların -dönüş yapmadıkları takdirde- er-geç inkılâba uğratılıp baş aşağı edilecekleri haber verilerek sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsîrine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a sayısız hamd-u senâlar olsun. Bizim başarımız ancak Allah’ın yardımıyladır. Salât-ü selâm da Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (A. S. ) ve Onun âl ve ashabına olsun..