Rum Suresi 17-19. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ

17.

Öyle ise akşama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda, Allah'ı tespih edin.

Diyanet İşleri

18.

Göklerde ve yerde hamd O'na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde Allah'ı tespih edin.

19.

Allah, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü diriltir. Siz de (mezarlarınızdan) işte böyle çıkarılacaksınız.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

17- O halde akşamlarken, sabahlarken Allahʹı tesbîh edin (Oʹnun için namaz kılın).

18- Hamd (her türlü güzel övgü) göklerde de, yerde de Oʹna mah­sustur, (övülmeğe ancak O lâyıktır). İkindi vaktinde de, öğleye girerken de (Oʹnu tesbîh edin, namaz kılın).

19- O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Yeryüzüne, (ku­ruyup) ölgünleştikten sonra hayat verir ve işte siz de böylece (kabirleriniz­den) çıkarılacaksınız.

İLGİLİ HADÎSLER

«Allahʹın neden İbrahim Peygamberʹi «halîl» (yani yakın dost) diye ad­landırdığını size bildireyim mi? Zira o, her gün sabahlayıp akşamladığında «SÜBHANELLAHİ HÎNE TÜMSUNE VE HÎNE TUSBİHÛN VE LEHÜ’L- HAMDU VE AŞİYYEN VE HÎNE TÜZHİRÛN» derdi. » (Taberânî/Medîne: 2, 37- Ahmed: 2/303- 5/309)

«Dile hafif, terazide ağır gelen; Rahmânʹa sevimli olan iki kelime var­dır: SÜBHANELLAHİ VE Bİ-HAMDİHİ; SÜBHANELLAHİʹL-AZÎM. » (Buharî/tevhîd: 58, daavat: 64, eymân: 19- Müslim/zikir: 30- Tirmizî. / daavat: 59- İbn Mâce/edeb: 56- Ahmed: 2/232)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün ashabına sordu:

- Sizden biriniz her gün bin sevap kazanmaktan âciz olabilir mi?

Ashab-ı Kirâm:

- Bin sevap nasıl, ne ile kazanılır? deyince,

Efendimiz şöyle buyurdu:

- Yüz defa tesbîh ederse, kendisine bin sevap yazılır; bin kusur ve günahı bağışlanır. » (Kul ve millet hakkında doğan günahlar bunun dışında­dır). (Müsned-i Ahmed: 1/174, 180, 185)

ALLAHʹI TESBÎH VE BEŞ VAKİT NAMAZ

«O halde akşamlarken, sabahlarken Allah’ı tesbîh edin (O’nun için namaz kılın).. »

Yukarıdaki âyetle, Allahʹı tesbîh etmemiz, O’nu kemal sıfatlarıyla öv­memiz, O’nu her türlü noksan sıfatlardan tenzîh etmemiz emredilmektedir. Zira varlık âlemi en küçük parçasından en büyük sistemine kadar bü­tünüyle Cenâb-ı Hakkʹı tesbîh etmekte ve her parçası Oʹnun kudretinin damgasını taşımaktadır. Güneş sistemi başta olmak üzere fezaya belli bir plâna göre serpiştirilen bütün sistemler ve onlara bağlı gezegenler kendi­lerine ayrılmış yörünge ve merkezde durmadan hareket halinde olup, o çok Yüce Yaratanʹın buyruğuna baş eğmektedir.

Kâinatın bu tesbîhine insanoğlunun da aklıyla, idrakiyle, imân ve ir­fanıyla katılması gerekmez mi? Varlık alanına getirilen canlı-cansız her şey yaratıldığı hikmet ve amaca bağlı kalıp beklenilen hizmeti kusursuz vermektedir. Kaldı ki, onların hemen hepsinin hizmeti insanlardan yana bir anlam taşımaktadır. Güneşin faydası kendi varlığından yana değil, insan­lardan yanadır. Bunun gibi bir meyva ağacının verdiği meyva, ağaç için de­ğil, insan içindir. İşte her şey böyle bir proğramla insana el uzatmakta, yardım etmekte ve fayda sağlamaktadır.

Özetliyecek olursak, diyebiliriz ki: Var olan her şey insan için, insan da Allahʹı bilip tanımak, Oʹna ibâdet için yaratılmıştır. Bu manayla insan, kâinatın gayesi ve var kılınmasının hikmeti oluyor. Kâinatta insan denilen bu kadar üstün ve şerefli canlı varsa, kâinat anlam kazanıyor; insanın ol­madığını farzedelim, o takdirde kâinatın var kılınması anlamsız ve hikmet­siz kalıyor.

İşte beş vakit namaz, insanı yaratıldığı amaç ve hikmete yöneltmekte ve Cenâb-ı-Hakk’a akıllıca kulluk etmesini sağlamaktadır. O bakımdan ilim adamları, tesbîhle düzenli hareketin, tesbîhle namazın içiçe olduğunu be­lirtmişlerdir. İlgili âyet bunun en güzel ifadesini taşımakta ve bizleri aydın­latmaktadır. Şöyle ki:

«Akşamlarken» tabiri, akşam ve yatsı namazlarına; «sabahlarken» ta­biri, sabah namazına; «aşiy» tabiri, ikindi namazına; «hîne tüzhirûn» tabiri, öğle namazına delâlet etmektedir. Bütün bu vakitlerde gerekli olan her çe­şit tesbîhi, namaz ibâdeti en güzel ve en uygun biçimde kendinde taşımak­ta ve namaz kılan kimse bu ibâdetiyle kâinatın tesbihlerine denk bir tes­bîhte bulunmaktadır.

Böylece Kur’ân’da namazın beş vaktinden söz edilip edilmediğini tar­tışma konusu yapanlara da en güzel cevap bu âyetle verilmiş oluyor. Ni­tekim İbn Abbasʹa (R. A. ): «Kur’ânʹda beş vakit namaza delâlet eden bir âyet var mıdır» diye sorulduğunda, onlara konumuzu oluşturan 17 ve 18. âyetleri okumuş ve bunların beş vakit namaza delâlet ettiğini belirtmiş­tir. (Tefsîr-i Kurtubî: 14/14- Lübabu’t-te’vîl: 3/431)

ALLAH DİRİYİ ÖLÜDEN, ÖLÜYÜ DE DİRİDEN ÇIKARIR

«O, di­riyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. Yeryüzüne (kuruyup) ölgünleştikten sonra hayat verir ve işte siz de böylece (kabirlerinizden) çıkarılacak­sınız. »

Bu konu Kur’ân’ın dört ayrı yerinde açıklanmaktadır. (Bilgi için bak: Âl-i İmrân Sûresi: 27, En’âm Sûresi: 95, Yunus Sûresi: 31. âyetlerin tefsîri) Cenâb-ı Hak, eşyada izhar ettiği hilkat kanununa dikkatlerimizi çekmekte ve düşünce ufkumuzu genişletmektedir. Zira hayatın sırrı ve bağlı bulunduğu kanun bütün eşyada kusursuz işlemektedir. Öyle ki bitkiler ve hayvanlar âlemin­de cari olan botanik ve biyolojik esaslar ve kanunlar, ilk konulduğu gibi sapmadan hedefine ve amacına doğru ilerlemekte, İlâhî takdîre baş eğip hizmetini sürdürmektedir.

Böylece ilgili dört yerde bu gerçeğe işâret edilmekte, bitki ve hayvan­ların biri ölü, diğeri diri sayılan iki devresi bulunduğu belirtilmektedir: Tohum, bitkinin ölü devresi; filizlenip yeşermesi diri devresidir. Yumurta, ta­vuk ve diğer yumurtlayan hayvanların ölü devresi; kuluçka süresi sonunda oluşan civciv, onların diri devresi sayılır. İnsana gelince: Onun da sperma ve ana rahminde oluşan yumurta ölü devresi, ana rahminde oluşup cenin haline gelmesi diri devresidir.

O halde burada «ölü» sözü, bütünüyle cansızlığa delâlet eden bir kav­ram değil, çıplak gözle cansız hareketsiz sanılan ve aslında canlı olan var­lık demektir.

İşte böylece Cenâb-ı Hak yeryüzünü, içindeki ölü devresiyle ilgili bit­ki kökleri, sporları ve tohumlarıyla harekete geçirip diriltir. Bunun gibi, insanları da öldürdükten sonra ruhlarının taşıdığı öz ve mayayı harekete geçirmek suretiyle yeniden diriltir.

Ancak bitkilerin tekrar yeşermesi, spermanın cenin haline gelmesi, dünya hayatıyla ilgili bulunduğundan, o husustaki cari ilâhî kanunu biliyo­ruz. Öldükten sonra diri kalan ruhumuzun taşıdığı mânevî çekirdeğin bir istihale döneminden sonra maddeye intikali ve diri bir insana dönüşmesi ise, âhiretle ilgili bir kanun olduğundan mahiyetini tam anlamıyla bilemi­yoruz. Ne var ki, Cenâb-ı Hak anlamamızı bir bakıma kolaylaştırmak için dünya hayatıyla alâkalı botanik ve biyolojik kanunların işleyiş tarzını mi­sal vererek, aynı yüce kudretin âhiret hayatıyla ilgili kanunları da bir gün işler duruma getireceğini vaʹdediyor. İlâhî kudretin erişilmezliğine inanan­lar, elbette ki buna da inanırlar ve teslimiyet gösterirler.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Allah’ı tesbîh etmemiz emredilip beş vakit namaz konu edildi ve İlâhî kudrete bağlı hilkat kanununun dünya ve âhiret haya­tıyla ilgili tecellisine dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına, birliğine ve kudretinin her şeye yettiğine delâlet eden on bir kadar belge sıralanıyor. Böylece inkârcı ve şüphecilerin aklına ışık tutularak İlmî ölçülerle konu üzerinde düşünmeleri tavsiye ediliyor.