MEÂLİ:
15- Şüphesiz ki muttakîler (Allahʹtan saygı ile korkup fenalıklardan sakınan müʹminler) Cennetlerde ve pınarlar başındadırlar.
16- Rablarının kendilerine verdiğini alırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyiliği, güzelliği, yararlı olmayı huy edinenlerdi.
17- Geceden de az bir süre uyurlardı.
18- Seher vakitleri hep Allahʹtan bağışlanma dilerlerdi.
19- Onların mallarında, dilenen ve yoksul için bir hak vardır.
20- Kesinlikle bilip inananlar için yeryüzünde (Allahʹın varlığına, birliğine delâlet eden) açık belgeler vardır.
21- Sizin kendi (ruh ve beden) varlığınızda da öyle... Artık (hakikati) görmez misiniz?
22- Gökte hem rızkınız, hem size vaʹdedilen şey vardır.
23- Göğün ve yerin Rabbi hakkı için, gerçekten bu, sizin kendi konuşmanızda (şüpheniz olmadığı) gibi haktır.
İLGİLİ HADÎSLER
Abdullah b. Selâm (R. A. ) diyor ki:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz hicret edip Medineʹye geldiği gün, herkes gibi ben de Onu yakından görmeye çalıştım. Yaklaşıp yüzünü gördüğüm zaman, Onun yalancı bir kişi olmadığını anladım. Kendisinden ilk duyduğum hadîs şu oldu:
«Ey insanlar! (Muhtaçlara, yakınlarınıza Allah için) yemek yediriniz; hısımlarınızla sıcak ilgi kurunuz; selâm vermeyi yaygınlaştırın; insanlar uykuda iken siz kalkıp namaz kılın ki selâmetle Cennetʹe giresiniz. » (Ebû Dâvud/salât: 156, isti’zan: 4- Ahmed: 3/451)
«Şüphesiz ki Cennetʹte öyle yüksek çardaklar vardır ki, dışı içinden, içi de dışından görünür. »
Bunun üzerine Ebû Musa el-Eşʹârî (R. A. ) sordu:
- Ya Resûlellah! Onlar kimler içindir? Cevap verdi:
- Yumuşak söz söyleyen, (Allah için) yemek yediren; insanlar uyurken gece kalkıp namaz kılan kimse içindir. (Ahmed: 2/173-5/343)
«Dilencinin, at üzerinde gelse bile bir hakkı vardır. » (Ebû Dâvud/Süfyan Sevrî hadîsinden - Müsned-i Ahmed)
Açıklama:
«Dilenci» ile çevirisini yaptığımız «sâil», ihtiyacını dile getirip bir şey isteyen kimse demektir.
«Miskin, çevrede dönüp dolaşarak bir, iki lokmanın veya bir, iki hurmanın geri döndürdüğü kimse değildir. Asıl miskin, kendine yetecek kadarını bulamayan ve bilinip tanınmadığı için de kendisine sadaka verilmeyen kimsedir. » (Buharî/zekât: 53, tefsîr: 2, 48- Müslim/zekât: 101, 102- Ebû Dâvud, zekât: 24- Nesâî/zekât: 76- Dâremî/zekât: 2- Taberânî/sıfatü’n-nebî: 7- Ahmed: 1/384, 446 - 2/260, 316, 393, 395, 445, 457, 469, 506)
TAKVA DÜZEYİNDE HAYATLARINI DÜZENLEYENLER
«Şüphesiz ki muttakîler (Allah’tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınan müʹminler) cennetlerde ve pınarlar başındadırlar.. »
Takvâ, imân ve irfandan gelen bir duygudur ki, kişi bu duyarlılıkla Allah’ın denetim ve gözetimi altında olduğunu bilir ve O’ndan saygı ile korkup günlük hayatını ilâhî buyruklara göre düzenler; fenalıklardan kaçınıp kulluk görevini aksatmamaya çalışır.
İlgili âyetlerle, takvâ derecesine eren mü’minlerin âhiretteki mükâfatları açıklanırken, onların dört önemli amelinden söz edilmektedir. Böylece takvâ duygusunun işlerliğiyle insanın eriştiği fazîlet belirtilmekte ve İlâhî inâyet ve rahmetin onlardan yana olduğuna işâret edilmektedir.
Muttakî mü’minlerin dört güzel ameli:
1- İyiliği, güzelliği huy edinirler.
2- Geceleri bir süre uykularını terkederek ibâdet ederler.
3- Seher vakti Allah’tan bağışlanma dilerler. Çünkü bu vakitler insan duygu ve düşüncesinin en toplu bulunduğu anlardır.
4- Allahʹın farz kıldığı zekâtı ve teşvîk buyurduğu sadakayı bir hak olarak muhtaçlara verirler.
Böylece gerçek imân ve irfan takvâyı; takvâ da iyiliği, ibâdet zevkini, Allah’a sık sık yönelmeyi ve bedenî ibâdetin yanında malî ibâdetin de yerine getirilmesini doğurur.
ZEKÂT FAKİR VE MUHTAÇTAN YANA BİR HAKTIR
«Onların mallarında, dilenen ve yoksul için bir hak vardır. »
Mü’minlerin mallarında, muhtaç bulunduğunu dile getirenler ve yoksulluk içinde sıkıntı çekenler için bir hak vardır. Ancak bu «hak»dan maksat nedir? İlim adamlarının tesbit ve yorumları farklıdır:
a) Muhammed b. Sirîn ve Katade’ye göre: Farz olan zekâttır.
b) Hısımlara yapılması gereken yardımdır.
c) Misafirleri ağırlamak için yapılan masraftır.
d) Muhtaç durumda olan aileleri sıkıntıdan kurtaracak kadar aynî veya nakdî yardımdır.
e) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Malî durumu zayıf olan hısımlara ve bir de muhtaçlara verilecek sadakalardır. Çünkü bu âyet, zekât henüz farz kılınmadan çok önce Mekkeʹde inmiştir.
Şüphesiz bu yorumlardan en sağlıklı olanı, (a) maddesinde belirtilen zekâttır. Nitekim Mearic Sûresi de Mekke’de indiği halde: «Mallarında muhtaç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayıranlar.. » (Meâric Sûresi: 24, 25) meâlindeki âyette geçen «hakkun mâlûm» zekât ile tefsîr edilmiştir. O halde bu iki âyetin Medine’de indiği söylenebilir. Çünkü «belirli hak» ancak zekât olabilir. (Bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî: 17/38)
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Kıyâmet günü fakirlerden dolayı vay zenginlerin haline! Fakirler derler ki: «Ya Rab! Bizim için üzerlerine farz kıldığın hakka, zenginler tecavüz edip bize zulmettiler. »
Bunun üzerine Şanı Yüce Allah şöyle buyurur: «İzzet ve celâlime and olsun ki, sizi (kendime) yaklaştıracağım, o zenginleri de uzaklaştıracağım. »
Bunun arkasından Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Onların mallarında dilenen ve yoksul için bir hak vardır» meâlindeki âyeti okudu. (Sa’lebî: Enes (R. A. )den Tefsîr-i Kurtubî: 17/39)
YERDE VE İNSANIN YAPISINDAKİ BELGELER
«Kesinlikle bilip inananlar için yeryüzünde (Allahʹın varlığına, birliğine delâlet eden) açık belgeler vardır. Sizin kendi (ruh ve beden) varlığınızda da öyle... Artık (hakikatı) görmez misiniz? »
Yeryüzünün, başta insan olmak üzere mevcut canlıların yaşamasına uygun ölçü ve şartlarda yaratılması bir tesadüf değil, çok mükemmel, mükemmelin de ötesinde insan aklını aşan bir plân ve proğramın ürünüdür.
Meselâ dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi ve güneşin çevresinde belli bir mesafede elips çizerek hareketini sürdürmesi, gece ile gündüzü ve mevsimleri meydana getirmektedir. Bir an düşünelim ki dünya kendi ekseni etrafında bir dönüşünü 23 saat, 56 dakikada değil, 15 saat veya 30 saatte tamamlasaydı, gece ve gündüz durumları anormal farkla meydana gelir ve bugünkü düzenli ve dengeli hayat olmazdı. Güneşin etrafında elips değil de tam bir daire çizseydi, mevsimler oluşmazdı. 23 derece meyilli olmasaydı, güney ve kuzey yarımkürede ekvatora yakın bölgelerde devamlı yaz, ondan uzak bölgelerde devamlı kış olurdu.
Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Bütün bunların birer tesadüf neticesi oluşarak biraraya geldiğini söylemek, karanlığa taş atmaktan başka neyi ifade eder.
İnsan vücudu «ahsen-i takvîm», yani en güzel plân, biçim ve endamda yaratılmıştır. Bu en güzel yaratılmanın açık belirtilerinden bir kısmını hatırlamamızda fayda vardır:
- Duyu organları ve beyinle olan bağlantıları ve her birinin konumu,
- İç organların birbiriyle irtibatı ve işlevi,
- Kalbin bir günde yaklaşık 100. 800 kere atması ve 70 yıllık bir ömür süresi içinde iki buçuk milyar defa gibi yüksek bir rakama ulaşması bize neyi göstermektedir? Bunca aralıksız çalışmasına rağmen işlevini sürdürmesi çok şaşırtıcı değil midir? Yapılan ciddi tesbitlere göre: Kalp her kasılmadan sonra bir dinlenme dönemine girerek yorulmamasını temin etmektedir.
- Karaciğer bir kan, akciğer de bir hava limanı halinde çalışmıyor mu?
- Vücuda alınan besinlerin vücut dokularını yapması, sonradan kullanılmak üzere biriktirmesi ve bununla yaşamımızı ve sağlığımızı düzenlemesi harika bir fabrikayı andırmıyor mu?
- Yapısı aynı olan her hücrenin bir hayat birimi olması ve bağlı bulunduğu soyun ve türün özelliklerini beraberinde taşıması bize hangi üstün kudretin plânını yansıtıyor?
- Beyin kabuğunun hareket, irâde, zekâ, duygu, karakter, düşünce ve benzeri yüksek görevleri kendinde düzenli ve dengeli taşıması ve bütün vücuda kumanda etmesi, tesadüflerle mi meydana gelmiştir?
- Her gün vücudumuzda binlerce hücrenin doğması ve binlercesinin ölmesi ve böylece bu var oluş ve yok oluştan habersiz bulunmamız bize ikinci hayat hakkında kesin bilgi vermiyor mu?
Her zerre lisanıyla Allahʹı zikrediyor;
O Yüce Rabbımızı aslâ inkâr etmiyor.
Hepsinde bir birlik, bir nizam ve intizam,
Her varlıkta görülür özen ile ihtimam.
Bu varlık âleminde tesadüfe yer yoktur.
Her şey yerli yerinde, buna delil pek çoktur.
(A. Fuat ULUTÜRK)
GÖKTE RIZKIMIZ VARDIR
«Gökte hem rızkınız, hem size vaʹdedilen şey vardır. »
Buharlaşan denizler, göller ve ırmaklar gökte bulut haline gelir ve sonra belli ortam ve şartlarla yağmur olarak yeryüzüne iner de toprağa hayat verir.
İLMÎ YÖNÜ
Diğer önemli bir husus da şudur: Yağmurlu havada yıldırım ve şimşeklerin tesiriyle havadaki oksijen ve azot birleşerek renksiz azot-monoksit gazını oluşturmaktadır. Bu gaz da tekrar oksijenle birleşerek turuncu renkli azot-dioksit meydana gelmekte ve yine yıldırım ve şimşeklerin tesiriyle havadaki nemlik ve azottan amonyak meydana gelmektedir. Azot-dioksit ise nemliliğin tesiriyle nitrik-aside dönüşmekte, böylece nitrik-asit ile amonyak havada bulunan karbonik asitle birleşerek amonyum-nitrat ve amonyum-karbonat oluşmaktadır.
İşte oluşup meydana gelen bütün bu tuzlar yağmurla birlikte yeryüzüne inmekte, yerdeki mevcut kalsiyum tuzları ile birleşerek kalsiyum nitratı meydana getirmektedir. Bitkiler de bu tuzu emerek gelişme imkânı bulmaktadır.
Böylece bitkileri yiyip beslenen hayvanlar çeşitli proteinler oluşturmakta ve bu hayvanların etini, sütünü, yumurtasını yiyen insanlar yeterince gıdalarını alıp beslenmektedirler.
Gökten rızkımızın indirilmesinin bir anlamı da işte budur.
Güneş ise, gönderdiği ışın ve enerjiyle bitkilere renk ve gıda, canlılık ve nema vermekte, toprağı ısıtıp geliştirme gücünü artırmaktadır.
Diğer bir yorum ise şöyledir:
Rızkımızın yazılıp takdir edildiği kitap göktedir, yani Levh-i Mahfuz’da belirlenmiştir. Ona göre rızkımızı sağlamaktayız.
Gökte bizim için vaʹdedilen şey nedir?
Bu cümle üzerinde hayli durulmuş ve birtakım farklı yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetleyip sıralayabiliriz:
a) Tabiîn’den Mücâhidʹe göre: Hayır ve şerdir.
b) el-Hasan’a göre: Sadece hayırdır.
c) Süfyân b. Uyeyne’ye göre: Cennet’tir.
d) Dahhakʹe göre: Cennet ve Cehennem’dir.
e) İbn Sirînʹe göre: Kıyâmet olayıyla ilgili plân ve takdirdir.
Ancak bu yorumlardan (d) maddesi ağırlık kazanmış ve böylece Cennet ile Cehennem’in gökte ayrı birer sistem halinde mevcut olduğu anlaşılmıştır.
RIZKIN VE VA’DEDİLEN ŞEYİN GÖKTE OLMASI HAKTIR
«Göğün ve yerin Rabbi hakkı için, gerçekten bu, sizin kendi konuşmanızda (şüpheniz olmadığı) gibi haktır. »
Gerek canlıların rızkı, gerekse va’dedilen şey, sağlam esaslara, mükemmel plâna göre düzenlenmiştir. Artık değişmesi, aksaması, unutulması söz konusu değildir. Böylece İlâhî takdîr plânının hak olduğuna, bizim konuşmamız misal veriliyor. Öyle ki, işittiğimiz bir şeyi yanlış duymuş veya anlamış olabiliriz; ama kendi ağzımızdan çıkan sözde şüpheye yer verilmeyecek kadar haberli olmamız söz konusudur. O bakımdan takdîr edilen rızık da, va’dedilen şey de her türlü şüpheden, yanlışlıktan uzak olup kesinlik arzetmektedir.
Diğer bir yorumla, her kişi ancak kendine ait ana diliyle rahat ve hatasız konuşabileceği gibi, herkes kendine ait rızkı yiyebilir; başkasının rızkını yemesi düşünülemez.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu inceliği şöyle belirtmiştir:
«Şüphesiz Ruhü’l-Kudüs (Melek Cebrâîl) şu sözü kalbime nefh etti: Hiçbir can, bütün rızkını tamam olarak almadıkça ölmez. O halde Allahʹtan korkup sakının da rızkınızı güzel meşrûʹ ve helâl yoldan arayınız. » (İbn Mâce/ticarat: 2)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, müttakî kullara hazırlanan sonsuz nîmetler müjdelendi. İbâdet ve taâtleri övülerek teşvîkte bulunuldu. Göklerde, yerde ve insanın kendi yapısında Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden belgelere dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, İbrahim Peygamber’e (A. S. ) insan suretine girip misafir gelen melekler ve İbrahim Peygamberʹi bir erkek evlâdıyla müjdelemeleri; sonra da Lût Kavmiʹnin helâk edileceğini haber vermeleri konu ediliyor.