← Sureler

Mushaf — 521. Sayfa

‹
/ 604
›
51. Zariyat Suresi

(7-8) Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki, muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.

وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْحُبُكِ اِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُخْتَلِفٍ

ve s-semāi ƶāti l-Hubuki / innekum le fī ḳavlin muḣtelifin

Ondan (Peygamber'den) çevrilen çevrilir.

يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ اُفِكَ

yu'feku ǎnhu men ufike

(10-11) Cehalet içinde gaflete dalmış olan (ve "Muhammed şairdir, delidir" diyen) yalancılar kahrolsun!

قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ اَلَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ

ḳutile l-ḣarrāSūne / (e)lleƶīne hum fī ğamratin sāhūne

"Ceza günü ne zaman?" diye sorarlar.

يَسْـَٔلُونَ اَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ

yeselūne eyyāne yevmu d-dīni

(13-14) Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der): "Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur."

يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هٰذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ

yevme hum ǎlā n-nāri yuftenūne / ƶūḳū fitnetekum hāƶā elleƶī kuntum bihi testeǎ'cilūne

(15-16) Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.

اِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ اٰخِذِينَ مَا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْ اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُحْسِنِينَ

inne l-mutteḳīne fī cennātin ve ǔyūnin / āḣiƶīne mā ātāhum rabbuhum innehum kānū ḳable ƶālike muHsinīne

Geceleri pek az uyurlardı.

كَانُوا قَلِيلًا مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ

kānū ḳalīlen mine l-leyli mā yehceǔne

Seherlerde bağışlama dilerlerdi.

وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

ve bi l-esHāri hum yesteğfirūne

Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.

وَفِي اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ

ve fī emvālihim Haḳḳun li s-sāili ve l-meHrūmi

(20-21) Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hala görmüyor musunuz?

وَفِي الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ وَفِي اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ

ve fī l-erDi āyātun li l-mūḳinīne / ve fī enfusikum e fe lā tubSirūne

Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.

وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ

ve fī s-semāi rizḳukum ve mā tūǎdūne

Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va'dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.

فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا اَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ

fe ve rabbi s-semāi ve l-erDi innehu le Haḳḳun miṧle mā ennekum tenTiḳūne

(Ey Muhammed!) İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?

هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ ضَيْفِ اِبْرٰهِيمَ الْمُكْرَمِينَ

hel etāke Hadīṧu Deyfi ibrāhīme l-mukramīne

Hani onlar, İbrahim'in yanına varmışlar ve "Selam olsun sana!" demişlerdi. O da "Size de selam olsun." demiş, "Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler" (diye düşünmüştü).

اِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَامًا قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ

iƶ deḣalū ǎleyhi fe ḳālū selāmen ḳāle selāmun ḳavmun munkerūne

Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi.

فَرَاغَ اِلٰٓى اَهْلِهِ فَجَاءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ

fe rāğa ilā ehlihi fe cā'e bi ǐclin semīnin

Onu önlerine koydu. "Yemez misiniz?" dedi.

فَقَرَّبَهُ اِلَيْهِمْ قَالَ اَلَا تَأْكُلُونَ

fe ḳarrabehu ileyhim ḳāle elā te'kulūne

(Yemediklerini görünce) onlardan İbrahim'in içine bir korku düştü. Onlar, "korkma" dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler.

فَاَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ

fe evcese minhum ḣīfeten ḳālū lā teḣaf ve beşşerūhu bi ğulāmin ǎlīmin

Bunun üzerine karısı bir çığlık kopararak yönelip elini yüzüne vurdu. "Ben kısır bir kocakarıyım (nasıl çocuğum olabilir?)" dedi.

فَاَقْبَلَتِ امْرَاَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ

fe eḳbeleti mraetuhu fī Sarratin fe Sakket vechehā ve ḳālet ǎcūzun ǎḳīmun

Onlar dediler ki: "Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir."

قَالُوا كَذٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ اِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ

ḳālū ke ƶāliki ḳāle rabbuki innehu huve l-Hakīmu l-ǎlīmu