Tevbe Suresi 124-127. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذَا مَا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ فَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ اَيُّكُمْ زَادَتْهُ هٰذِهِٓ اِيمَانًا فَاَمَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا فَزَادَتْهُمْ اِيمَانًا وَهُمْ يَسْتَبْشِرُونَ وَاَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْسًا اِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ فِي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ وَاِذَا مَا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ نَظَرَ بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ هَلْ يَرٰيكُمْ مِنْ اَحَدٍ ثُمَّ انْصَرَفُوا صَرَفَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ

125.

Herhangi bir sure indirildiğinde, içlerinden, (alaylı bir şekilde) "Bu hanginizin imanını artırdı?" diyenler olur. İman etmiş olanlara gelince, inen sure onların imanını artırmıştır. Onlar bunu birbirlerine müjdelerler.

Diyanet İşleri

125.

Kalplerinde hastalık olanların ise, pisliklerine pislik katmış (küfürlerini artırmış), böylece kafir olarak ölüp gitmişlerdir.

126.

Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belaya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar.

127.

Bir sure indirildi mi, "Sizi bir kimse görüyor mu?" diye birbirlerine göz ederler, sonra da sıvışıp giderler. Anlamayan bir toplum olmalarından dolayı, Allah onların kalplerini çevirmiştir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

124- Bir sûre indirildiğinde, içlerinden kimisi, «bu sûre hanginizin imânını artırdı? » diyerek (İlâhî vahyi küçümserler). İmân edenlerin ise imâ­nını artırmıştır ve onlar (bununla) sevinip müjdelenirler.

125- Kalblerinde hastalık bulunanlara gelince: Onların murdarlık­larına murdarlık katıp artırmıştır ve onlar kâfir oldukları halde ölmüşler­dir.

126- Onlar her yıl bir veya iki defa fitneye uğradıklarını görmüyorlar mı? Sonra da tevbe etmiyorlar ve onlar ibret ve öğüt de almıyorlar!

127- Bir sûre inince, «sizi bir kimse görüyor mu? » diye birbirlerine bakarlar, sonra da ayrılıp giderler. Allah onların kalblerini (imân ve irfan­dan) döndürmüştür. Çünkü onlar anlamaz bir topluluktur.

MÜNAFIKLARIN BİR BAŞKA ÇİRKİN DAVRANIŞI

İnançsızlık, kin ve nefret insanı ahlâksızlığa, haksızlığa iter, bir bakıma saldırgan yapar. Tevbe sûresi, şüphesiz ki son inen sûrelerden biridir. İslâm Devletiʹnin kurulup kök saldığı, kendini iyice savunma durumuna gelip sa­vaşacak kuvvetini oluşturduğu bir döneme rastlar. O bakımdan sûre, sa­vaşın önemini yeterince açıklar ve uygulanacak stratejiyi belirleyip izlene­cek politikaya yer yer dikkatleri çeker. Sonra da münafıkların iç yüzünü, tutum ve darvanışlarını bir bir belirterek, müʹminle münafığı, inanmışla inkârcıyı kesin çizgilerle ayırt eder. Nitekim Tebûk seferi bu hususta tam bir kıstas ve mehenk olmuştur.

Yukarıdaki âyetlerle münafıkların nifak ve şüphelerinin ürünleri teş­hîr edilirken, onların son derece idrâksız ve anlayışsız bir topluluk olduk­ları anlatılıyor. O bakımdan inen âyet ve sûrelerin bazı kalblerde imân ve irfanı artırırken, bazısında kin ve nifakı çoğalttığına atıf yapılarak nifakın nasıl bir iç hastalığı, tedavisi zor ruhî bir maraz olduğuna işâret ediliyor. İlâhî beyâna gönül kapılarını açık tutup ruhlarını ve kafalarını aydınlatan müʹminler ise övülüyor.

Böylece inen her sûre ve âyet mü’minlerin imân ve irfanını artırırken ve geniş bir ferahlık duymalarına neden olurken, münafıkların ise kalble­rinde nifak ve şüphe hastalığını artırmıştır. İkiyüzlü döneklerin murdarlık­larına murdarlık katmış, maskelerinin iyice düşmesine sebep olmuştur.

Kur’ânʹın bu belîğ beyânını incelediğimizde, inen her sûrenin mü’mine iki yarar, münafığa ise iki zarar getirdiğini anlıyoruz: Müʹminin bilgisini, ilgisini, imân ve irfanını artırıyor; İlâhî lütuf ve rahmete erişmenin derin zev­kini tattırıyordu. Münafığın ise, inkâr ve şüphesini, nifak ve şikakını artırı­yor, bir kısmının küfür üzere ölme bedbahtlığını bir bakıma hızlandırıyordu.

KALBDE BAŞGÖSTEREN HASTALIK

«Kalblerinde hastalık bulunanlara gelince.... »

Beşer kalbinde meydana gelen öyle hastalıklar vardır ki, çoğunu tedâvi etmek mümkündür. Ama inkâra dayalı, nifak suyuyla sulanan bir hastalık vardır ki, onu iyileştirmek, hiç değilse zararsız hale sokmak çok zordur. İşte yukarıdaki âyetle bu hastalığa parmak basılıyor: Zâhîrî mur­darlık nasıl rahatsız edip taşıdığı mikroplarla insanı ölüme adım adım iti­yorsa, bâtınî yani mânevî murdarlık da ruhu ve vicdanı kirletip rahatsız eder ve sonunda hakkın ışığını alamıyacak şekilde karartıp silik ve sönük hale getirir.

Onun için hemen her dönem ve çağda inkâr imanla, bâtıl hakla; nifak ise esenlik, iç ve dış düzenle savaş halinde olmuştur. Sünnetullah gereği, bunlardan her biri karşıtıyla yüzyüzedir. İmân gelmeyince inkâr, hak gel­meyince bâtıl, doğruluk ve düzenlik gelmeyince nifak ve şikak gitmez. Bunların gelmesi ve kalb alanını ele geçirmesi, çok güçlü, kararlı ve sabır­lı olmalarına bağlıdır; diğer yandan kalbin bunları kabul edecek şekilde eğitimle, öğretimle, irşat ve öğütle hazır duruma getirilmesi gereklidir.

Münafıklar İlâhî beyân ve irşada, Resûlüllahʹın (A. S. ) tebliğat ve öğüt­lerine kulaklarını tıkadıkları içindir ki, hastalıkları şifa bulacak yerde art­mış ve inen her sûre ve âyetle hastalık grafiklerinde bir yükselme kayde­dilmiştir.

HAKKIN İKİ ALANI VARDIR

Hakkʹın ve ona teslimiyet gösteren dosdoğru imânın, biri fertlerin, di­ğeri toplumun iç yapısında iki alanı vardır. Ferdin kalbine, akıl, idrâk, ir­fan ve vicdan kanallarından hakkın sesi, imânın nuru girecek olursa, inkâr ve bâtıl orayı terketmek zorunda kalır. Toplum yapısına böylesine şuurlu fertlerden oluşan cemaat kanalıyla girerse, alanı ele geçirip çevreye hâ­kim olma durumuna gelir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, risâlet yıllarında bu iki alanla ciddi bi­çimde meşgul olmuş ve Mekkeʹde daha çok fertlerin gönüllerine hakkın neşterini vurarak onları inkâr ve inat çoraklığından kurtarmayı plânlamış; o nedenle çetin mücadeleler vererek hakkın sesini küfür diyarında duyu­rabilmiş, ama toplumdan yana alanı ele geçirme şansına erişememişti. Medine’de her iki alana birden yönelme imkânı doğmuş ve ikisi paralel şe­kilde yürütülerek başarılı sonuçlar elde edilmiştir.

Medine’deki toplum yapısındaki alan, hak ve imânın temsilcileriyle doldurulunca, inkârcılarla münafıklar o alanı terkedip köşeye sıkışmak zorunda kalmışlar ve böylece hareket sahaları daraldıkça daralmış; inen her sûre, İslâm’a giren her kabile ve aileden nefret duymaya, rahatsız ol­maya başlamışlardı. O nedenle inen her sûre onların iç murdarlığına bir yenisini katmış ve şifa bulamıyacak ruhî maraz halinde müzminleşip kal­mıştır. «Kalblerinde hastalık bulunanlara gelince: Onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırmıştır ve onlar kâfir oldukları halde ölmüşlerdir. » meâlindeki 125. âyet sözü edilen gerçeği bütün açıklığıyla yansıtmaktadır.

YILDA BİR. İKİ SINAV

«Onlar her yıl bir veya iki de­fa fitneye uğradıklarını görmüyorlar mı? Sonra da tevbe etmiyorlar ve on­lar ibret ve öğüt de almıyorlar! »

Hayat sınavlarla doludur. Başlangıç noktasıyla bitiş noktası arasında zikzaklı bir yol çizip ömür sermayesini harcayarak ilerleyen insan, her zikzakta çetin bir imtihanla karşılaşır. Ancak unutmamak gerekir ki, bu yoldaki deneme ve sınavlar çok değişik görüntüler arzeder: Kimine şeh­vetle, kimine mal ve servetle, kimine makam ve yetkiyle, kimine âdet ve gelenekle, kimine tahsil ve bilgiyle, kimine hazır imkânlarla, kimine de sı­kıntı ve yoklukla tezahür eder. Kimini hastalık, kimini savaş, kimini açlık ve sefalet, kimini mal ve cana gelen musîbet karşılar. Başarılı olmanın yol ve yöntemi, kâinatı sonsuz kudretinin tezahürüyle yaratıp belli ve de­ğişmez kanunlarla yöneten Allah’ın varlığının belgelerini, hikmet ve ilminin damgalarını görüp inanç ve inkârın, hak ve bâtılın, sağlık ve hastalığın, fakirlik ve zenginliğin nisbî ve izâfî olduğunu bilip idrâk etmek ve bu id­râk içinde Cenâb-ı Hakkʹın emirlerine teslimiyet göstermektir.

Şüphesiz ki, küfür ve nifakta, haksızlık ve zulümde inatla ısrar eden­ler bu idrâktan yoksundurlar. Kurʹânʹda bu gerçeğe temas edilerek gere­ken uyarılar yapılmaktadır. Özellikle 126. âyet en vecîz bir anlatımla in­sanları uyararak Hakk’a dönmelerinin tek çare bulunduğuna işâret etmek­tedir.

KALBLERİN TERS DÖNMESİ

«Allah onların kalblerini (imân ve irfandan) döndürmüştür. Çünkü onlar anlamaz bir topluluktur. »

Akıl ve idrâklerini, vicdan ve insaflarını hisleriyle külleyen; gerçeğe inkâr gözlüğüyle bakan kâfirler ve münafıklar, kalb ve kafalarını İlâhî füyüzata karşı hep kapalı tutarlar. Böylece ne hakkın rahmet sesini, ne ir­fanın parlak ışığını duyar ve görürler. Çünkü kalb ve kafaları ters dönmüş­tür, yaratıldıkları amaç ve hikmetin aksi istikametine yönelmiştir.

Bunu şu fiziksel olaya benzetebiliriz: Su içinden bakan bir göz, dış­taki cisimleri çok kısalmış olarak görür. Çünkü su yüzeyine 180°lik bir açı içinden gelen bütün ışınlar su içine 97°lik bir koni yaparak girer. Bir de ışınları su yüzeyine 10° lik bir açı ile gelen cisimler o derece biçimi bozulmuş olarak görülür ki, bir bakıma tanınmaz olur. Ayrıca göz, denizsuyuna değecek şekilde denizaltı dünyasına baktığında manzara bulanık ve de­formedir.

İşte inkâr ve nifak da insanın kalb gözünün önünde bir bakıma deniz suyu gibidir. Bununla temas halinde olan kalb gözü, bütün berraklık ve netliğine rağmen hakkı bulanık ve deforme olarak görür. Fizikte câri olan bu kanun, mânada kalb içinde de câri kanunlardan biridir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle kalblerinde nifak hastalığı bulunan ikiyüzlü dö­neklerin inen Kur’ân sûreleri karşısında inkâr ve inatlarının arttığına te­mas edildi. Onların aksine, inen her sûre ve âyetin gerçek müʹminlerin imân ve irfanını artırdığı belirtildi. Kalblerinde inkâr ve nifak hastalığının, hak­kı bulanık ve deforme gördüğü, bu yüzden sadece murdarlıklarının arttığı, İlâhî teşhîs anlamında açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in mü’minlerden ya­na ne kadar merhametli ve şefkatli olduğuna temas ediliyor ve O’nun dört sıfatı bir dizi halinde sıralanarak İlâhî rahmet ve inayeti yansıtma özelli­ğini kendinde taşıdığı çok duyarlı bir anlatımla işleniyor; sonra da inkâr ve nifakta ısrar edip haktan yüzçevirenlerin bu tür düşünce ve davranış­larının daha çok kendi aleyhlerine birtakım sonuçlar doğuracağına işâret­le Allahʹın Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yegâne yardımcısı olduğu, hiç kimse Ona inanmasa bile, Allah’ın Ona kâfi bir vekîl bulunduğu ilân edilerek sû­re noktalanıyor.