MEÂLİ:
124- Ve hatırlayın o zamanı ki, Rabbi, İbrâhimʹi birtakım kelimelerle denemiş, o da onları tamamlayıp yerine getirince, (Allah) ona: «Seni insanlara imam (bir rehber, bir önder) yapacağım» demişti. İbrahim: «Benim neslimden de... » deyince, Allah: «Benim ahdim (imamet ve önderlik rahmetim) zâlimlere erişmez, » buyurmuştu.
İNİŞ SEBEBİ
Yahudilerle Mekke müşrikleri İbrahim Peygamberi sevip saydıklarını söyledikleri halde bir türlü onun yolunda yürümüyor ve onun soyundan olan Hazret-i Muhammedʹe (A. S. ) uymuyorlardı. Onların bu iddialarında samimi olmadıklarını Müslümanlara bildirmek üzere yukarıdaki âyet indi.
İLGİLİ HADÎSLER
«Hazret-i İbrâhim (A. S. ) yüzyirmi yaşında iken sünnet oldu ve ondan sonra seksen yıl daha yaşadı. » (Evzaî : Yahya b. Saîd’den, o da Saîd bin Müseyyeb’den, o da Ebû Hüreyre (R. A. )den merfuan rivâyet etmiştir. Tefsîr-i kebîr: C. 2, S. 99 / Mısır baskı: 1967).
«Allahʹın İbrahim Peygambere neden «Halil» ismini verdiğini size bildireyim mi? İbrahim Peygamber ne kadar sabahlar ve ne kadar akşamlarsa hep şu tesbihi yapardı: Sübhânellahi hine tümsune ve hine tusbihûn ve lehü’l-hamdu fiʹs-semavati veʹl-arzi ve aşiyyen ve hine tuzhirûn! » (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 166 / Mısır baskı:?).
TARİHÎ YÖNÜ
M. Ö. 2000 yıllarında geldiği kabul edilen İbrahim Peygamber, çok ağır şartlar altında ve aşılması zor birtakım engellerle karşı karşıya gelmiş durumdaydı. Devrin hükümdarı Nemrut onu şiddetle tâkip ediyordu. Hazret-i İbrahimʹin saadet va’deden dâvetine büsbütün kızan bu hükümdar onu hazırlamış olduğu bir münazarada da yenemeyince ateşe attırdı. Fakat İlâhî bir mu’cize olarak ateş onu yakmadı. Bu akıllara durgunluk veren mu’cize karşısında büsbütün inat ve küfrü artan Nemrut artık İbrahim Peygamber’in başka yoldan yok edilmesini tasarladı. Yapılacak başka şey kalmamıştı. Bütün irşâd ve mu’cizelere rağmen inanmayan, bilâkis ilâhlığını ilân eden Babil’in bu azgın hükümdarıyla daha fazla uğraşmakta bir fayda olmadığını anlayan Hazret-i İbrâhim oradan hicret etmek zorunda kaldı. Önce Harran’a uğradı; bir müddet sonra da yeğeni Lût Peygamberi alıp Filistin’e gittiği ve oradan da Mısır’a geçtiği söylenir. İkinci karısı Hacer’in Mısır hükümdarı tarafından kendisine hediye edildiği bazı kayıtlardan anlaşılmaktadır. (NEMRUT: M. ö. 2000 yıllarında yaşamış bir Babil hükümdarıdır. Hayatı efsanelere karışmıştır. Bu arada Babil şehrinin kurucusu ve İbrâhim Peygamberi ateşe atan olduğu söylenir.).
Bazı hadîs-i şeriflere göre 200, Tevratʹa göre 175 yıl yaşamış ve el- Halîl’de (= Herbon) atalarının mezarlığına defnedilmiştir.
Hazret-i İbrahim (A. S. ) bu arada birçok şeylerle imtihan edilmiş, gerek fıtrî yeteneği ve irsî meziyeti, gerekse Allah’ın kendisine vermiş olduğu peygamberlik pâyesi sayesinde hepsini de başarıyla yerine getirmiştir. Bunları özetliyecek olursak:
a) Beden sağlığı ve iç dış temizliğiyle...
b) 30 kadar İslâmî prensiplerle...
c) Yıldızlar, ay ve güneş ile...
d) Nemrut ile...
e) Oğlunu kurban etme emriyle...
f) Ateşe atılmakla..
g) Sünnet olunmakla...
h) Hicret ile...
AHLÂKÎ YÖNÜ
Allah kullarını, vermiş olduğu irsî meziyetler, fıtrî isti’datlar; sonradan lütfedilen veya elde edilen çeşitli nîmetleriyle imtihan eder. Bütün bu nimetleri gerektiği şekilde koruyan, kullanılmasında başarı gösteren ve bu sayede yükseldiği ya da eriştiği makam ve rütbelerle hakka daha çok bağlanıp boyun eğen, her hâl-u kârda haddini aşmıyan kullarına, ilâhî rahmetinin icâbı olarak önderlik, rehberlik, nebilik ve resûllük kapılarını açar ve bunun için yolları kolaylaştırır.
Risâlet ve imâmet, önderlik ve rehberlik mevkiine gelen bir kimse, zulme uğrayanların elinden tutar, Allah’ın canlılar için koymuş olduğu kanunları en uygun bir ifâdeyle anlatır; mutluluk caddesini bütün genişlik ve temizliğiyle açar. Zâlimleri, en yakını bile olsa himâye etmemekle önderlik ahlâkının en güzel örneğini, halkı idare sanatının en üstün başarısını vermiş olur. Görevini bu anlam içinde yerine getiren peygamber ise, peygamberliğine yakışanı yapmış olur. Lider ya da hükümdar ise bu nîmetin şükrünü yerine getirmiş sayılır.
Allah için Allah yolunda almış olduğu görevi adâlet, hakkaniyet ve yüksek ahlâk anlayışı içinde yerine getiren önder hiçbir zaman taraf tutmaz; gerektiği zaman öz evladını ve babasını bile cezalandırır. Çünkü akrabalık et ve kan bağından ziyade, din, ahlâk ve fazîlet bağlarıyla birleşmelidir. O halde inanmış bir lider ya da önder bu üç niteliği kendinde taşıyan kimseleri, bu vasıfta olmayan akrabasına tercîh eder. Halkı adâlet ölçüleri içinde idâre etme çarkının bir ucu kendi elinde bulunurken diğer uçlarını en dindar yüksek ahlâk sahibi, bilgili ve faziletli kişilerin eline verir. Nitekim İbrahim Peygamber kan ve et yoluyla kendisinin yakınları olarak bilinen kimseleri terkedip, dosdoğru inanıp fazîlet mücadelesini Hak uğrunda yapan kimselerle arkadaş oldu. Babası inanmadığı için onu da terketmek zorunda kaldı. Çünkü hak kavramı vazifenin kudsiyetiyle birleşince hatır ve gönül, baba ve ana, kardeş ve evlâd dinlemez. Onun dinlediği tek şey bu yolun yolcusu olanların imân ve irfanından yükselen sestir. İşte İbrahim Peygamber de böyle yapmıştı. Hazret-i Muhammed (A. S. ) ise, bunun kıyas ve nisbet kabul etmez örneklerini vermiştir.
Zâlimleri, ahlâksızları, midecileri ve dalkavukları iş başına getiren, onları önemli mevkilere yerleştiren lider, bu hareketiyle ahlâkın temeline dinamit koymuş, dinin yüksek hedefine sırt çevirmiştir. İbrahim Peygamber kendi soyu için de imamet nimetini istediğinde Allah ona: «Benim ahdim zâlimlere erişmez! » buyurmuş ve böylece zâlimlerin, ahlâksızların, dalkavuk ve nankörlerin bu göreve lâyık olmadığını, böylelerinin liderlik mevkiine yükseltilmesinin İlâhî rızasına uygun düşmiyeceğini hatırlatmıştır.
İslâm’ın birinci ve ikinci halîfeleri, Resûlüllâh (A. S. )dan almış oldukları ilim, irfan, ahlâk ve fazîlet ışığıyla kendi devirlerinde en yüksek mevkilere en üstün ahlâklı, en sağlam akideli ve Allahʹından en çok korkan zatları seçip getirmişlerdir. Bu sebeple, her iki halîfe devrinde İslâm’ın ve Müslümanların yüzü gülmüş, başka milletler onlara gıbta etmiş, adâlet her tarafa yayılmış, yüksek ahlâk, ilim ve fazîlet takdir görmüş, bilginler görülmedik bir saygı ve itibara mazhar olmuştur.
SOSYAL YÖNÜ
Hükümdarlık ya da liderlik ve önderlik; hattâ cami’ imamlığı babadan evlâda geçen bir miras değildir. Kur’ân-ı Kerîm’in bu önemli meselede çizdiği yol, bütün dünya milletlerine ışık tutacak, sağlam ölçüler verecek, devlet nizamını metin temellere oturtacak niteliktedir. İslâm her şeyin lâyık olduğu yere konulmasını ve görevin ancak ehil olana tevdi’ edilmesini adâlet sayar; bunun aksini zulüm olarak vasıflandırır.
İbrahim Peygamber, yaratılışı itibariyle birtakım üstün kabiliyetler taşıyordu. Fizikî yapısı gıpta edilecek şekildeydi. Zekâ ve hafızası son derece kuvvetli idi. İleriyi görebilme, insan psikolojisinden anlayabilme yeteneğine sahipti. Hak ve adâletin âşığı idi. Onun bu üstünlüklerinden dolayı Allah ona hem peygamberlik, hem de halka önderlik görevini vermiştir. Yıllarca denenmiş, başarıları görülmüş, şahsî ihtirastan uzak olduğu anlaşılmış üstün yetenekli insanları bulup lider seçmek, özellikle Allah’a inanmış cemiyetlerin ve milletlerin başta gelen görevidir. İbrahim Peygamber de bir hayli denemelerden geçirilmiş, bir nice kelimelerle imtihan edilmiş ve bütün bunları lâyıkıyla başardığı için kendisine imamet görevi verilmiştir.
Bunun üzerine İbrahim Peygamber: «Benim zürriyetimden de bazı kimselere bu görevi lutfet! » diye dua etmiş, Allah ona: «Zâlimler benim ahdime (imâmet ve önderlik rahmetime) erişemez, » buyurmuştu. Zira zâlimler, ahlâksızlar, çıkarcılar yeryüzünde Allah adına hükümdarlık yapmaya, liderlik etmeye aslâ lâyık değillerdir. Bilhassa Kur’ân adına bir milletin başına getirilecek kimsede, yukarıda ana hatlarıyla belirttiğimiz vasıfların bulunması şarttır. Bu vasıfları taşımıyan bir kimseyi lider olarak seçmek ilâhî rızaya uygun olmadığı gibi, Kur’ân’ın temel prensibine de aykırıdır.
O halde Kur’ânʹa göre liderlik:
a) Babadan evlâda geçen bir miras ya da bir hak değildir.
b) Seçme şuuruna sahip halkın kendi arasından bulup seçeceği güvenilir bir şahsiyet olmalıdır.
c) Lider, her şeyi lâyık olduğu yere koyan, görevi ancak ehil olana veren anlayışta bulunmalıdır.
İşte İbrahim Peygamber böyle idi. Kendisiyle babasının dini ve itikadı, ahlâk ve maarifi değişik olduğu için ondan irsî her türlü bağları koparmıştı. Soyu için imamet görevini isterken, bunun derin manası üzerinde durmuştu. Bununla beraber Allah o manayı daha açık şekilde hem ona, hem de ondan sonra gelecek olan peygamberlere ve en son Hazret-i Muhammed (A. S. ) ile onun ümmetine ifâde etmiştir.
TAHLÎLLER
İBTİLÂ: Belâ kökünden artık bir masdardır. Deneme ve tecrübe anlamlarına gelir. Daha çok bir şeyin kapalı tarafını anlamak ya da iyi tarafını meydana çıkarmak manasında kullanılır.
İBRAHİM: Maverdiyye göre, Süryanice bir isim olup aslı Abraham’dır. İbn Atiyyeʹye göre, Arapça bir isim olup aslı «Ebû Rahîm»dir.
KELİMAT: Kelimenin çoğul şeklidir. Bunların 30 kadar İslâmî prensipler olduğu; on tanesinin Berat sûresindeki (ettâbiün’e-l âbidûne… âyetleri, on tanesinin Ahzâb sûresindeki (innel müslimîne vel müslimât) âyetleri, geriye kalan on tanesinin de Mü’minûn sûresindeki (gad eflehal mü’minûne…) âyetleri olduğu İbn Abbas ve başka müfessirler tarafından ifâde edilmiştir. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 96 / Mısır baskı: 1967-1387. Tefsîr-i Rûhi’l- Maanî Li’l-Alûsî: C. 1. S. 374 / Beyrut baskı:?).
O halde İbrahim Peygamber (A. S. ) bir takım İslâmî prensiplerle imtihan edilmişti.
İbn Tavus’un rivâyetine göre, bu kelimeler, beşi başla, beşi de bedenle ilgili olmak üzere on kelime idi. Baştaki olanlar: Bıyıkları kısaltmak, ağzı çalkamak, buruna su vermekle, misvak kullanmak, saçları taramak idi. Bedende olanlar ise: Tırnakları kesmek, koltuk ve etek tıraşı olmak, sünnet olmak, def’i hacetten sonra su ile temizlenmek idi.
ZÜRRİYET: Zerr kökündendir. Zeree’den alındığını, hemzesinin bilahare hazfolunduğunu söyliyenler de var..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, imamet görevinin ya da payesinin zâlimlere lâyık olmadığı beyan edilmiş, hükümdarlığın babadan evlâda intikal eden bir mîras olmadığına bilhassa dikkatler çekilmiş, işarette bulunulmuştur.
Hazret-i İbrahim (A. S. ) bu beyana dayanarak rızık konusunu imamet konusuna kıyas etmiş ve bu açıdan «Burada (Mekke) oturanlardan Allahʹa ve âhiret gününe imân edenleri türlü meyvelerle rızıklandır!» diye duâda bulunmuştu. Allah (C. C. ) aşağıdaki âyetlerle bu tarz bir kıyasın doğru olmadığını açıklıyarak rızkın dünyada bütün insanları (mü’min, kâfir her sınıfı) kapsayan bir nîmet olduğunu; imâmet nimetiyle ayni şey olmadığını hatırlatıyor.