Bakara Suresi 122-123. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَابَنِي اِسْرَٓاءِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي اَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَاَنِّي فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

123.

Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve (bir zamanlar) sizi cümle aleme üstün tuttuğumu hatırlayın.

Diyanet İşleri

123.

Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin (aracılığın) yarar sağlamayacağı ve hiç kimsenin hiçbir taraftan yardım göremeyeceği günden sakının.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

122- Ey İsrâiloğulları! Size iyilik ve ihsânda bulunduğum (bunca) nimetlerimi ve sizi (bir zamanlar diğer) milletlere karşı üstün tuttuğumu hatırlayın.

123- Ve sakının o günden ki, kimse kimseden yana bir şey ödeye­mez, kimseden fidye (kurtuluş akçesi) kabul olunmaz ve kimseye de (Al­lahʹın izni olmaksızın) şefaât fayda vermez, onlar yardım da olunmazlar.

İNİŞ SEBEBİ

Yahudilerle Arapların Ebûlekber (en büyük baba) kabul ettikleri tek peygamber, Hazreti İbrahim’dir. Yahudîler İbrahim peygamberin oğlu İs­hak peygamberin oğlu Yakub (A. S. )ın soyundandırlar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ise, Hazret-i İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’in soyundandır. Tevrat’da da buna dair bazı kayıtlar mevcuttur. Ayrıca Hazret-i Peygamber (A. S. )ın geleceğini ve O’nun birkaç özelliğini belirten belgeler, tahriflere rağmen Tevrat’da yer almaktadır.

Şüphesiz ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Yahudilerin İbrahim pey­gamberde birleşmesi, onlar için kayda değer bir nîmetti. Ayni zamanda soylarının Yakub Peygambere ulaşması ve bu arada bir nice peygamber­lerin bu millete gönderilmesi de yad edilecek nimetler arasında bulunu­yordu.

Allah’ın İsrâîloğulları’na olan bunca nimetlerine ve açık belgelerine karşılık onların inat ve aşırılıkta ısrar etmeleri, bu yüzden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin beklenen peygamber olmadığını iddia etmeleri üzerine yukarıdaki âyet indi.

AHLÂKÎ VE SOSYAL YÖNÜ

Varlık âleminde var olmak, varlıklarını devam ettirebilmek için bit­kiler mineralleri; hayvanlar bitkileri; insanlar hem bitkileri, hem de hay­vanları yiyip tüketmekte ve bu kanun böyle sürüp gitmektedir. Böylece her varlık ileriye doğru kendini itiyor; yukarılara doğru yükselmeye çalışı­yor. Her biri fıtratındaki özelliğine göre yerini ta’yîne yöneliyor. Büyük ba­lıklar küçük balıkları yutuyor. Kuşlar böcekleri kapıp kursağına indiriyor. Güçlü canavarlar kendilerinden güçsüz olanları parçalayıp yiyor. İnsan­ları birbirinin şerrinden, milletleri birbirinin istilâsından koruyup kurtar­mak için Allah ayrı ayrı kanunlar koymuştur. Güçlüye adâleti, zayıfa had­dini bilmeyi, zengine cömert ve âlicenap olmayı, fakire sabır kaftanına bürünmeyi öğretiyor. İnsanlar için değer ölçüsü olarak imân, ilim, ahlâk, fazilet ve medeniyeti sunuyor. Bu değerlerin doruğuna yükselen fert, ce­miyet ve milletleri örnek olarak takdim ediyor. Diğer cemiyet ve milletle­rin ayni seviyeye yükselmesi için ardarda peygamber ve kitap gönderiyor. Böylece insanı, insan kemirerek yaşamaktan, bir milleti diğer bir milleti ezip sömürmekten men’ediyor. Bu fazileti şiar edinen milletlere kadri yü­ce nimetlerin kapısını açıyor. Şiar edinmiyen milletleri ise tekrar tekrar, rahmetinin icâbı olarak uyarıyor.

İşte İsrâîloğulları’nı Mısırʹda kemirip sömürmek, ezip imhâ etmek is­teyen Fir’avn’a, İlâhî rahmetten gelen uyarmalar yapılıyor; insanlara zul­metmenin hiçbir kimseye iyilik ve mutluluk getirmeyeceği hatırlatılıyor. Buna rağmen tutum ve düşüncelerinde inat eden Fir’avn’a belâ iniyor; zulme uğrayan İsrâîloğullarıʹnı kurtaracak Musa Peygamber görevlendiri­liyor. Şüphesiz ki bu ve benzeri nimetlerle o devrin milletlerinden üstün tutulan İsrâîloğulları örnek bir millet olma imkânlarına kavuşturulmuştu. Çok geçmeden onlar bu nîmetin kıymetini takdirden âciz kalıp unuttular; hayvanlar âleminde olduğu gibi, kendilerinden daha zayıf cemiyetleri sö­mürmeye, kanlarını emmeye koyuldular; Tevrat’ı kendi fena tutumlarına uygun bir şekilde yorumladılar. Cenâb-ı Hak rahmet ve adâletinin eseri olarak onları bu zulme giden yoldan ayırmak için birkaç peygamber gön­dermek suretiyle uyardıysa da doğru yola gelmek ve girmek istemediler. Çoğu bu adâlet ve rahmetin hikmetini anlayamadı. Böylece onlar daha güçlü ve daha insafsız milletlerin zulüm ve istilâsına maʹruz kaldılar. Son olarak onları Hazret-i Muhammed (A. S. ) ile uyardı; Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâiloğullarıʹnın tarih boyunca geçirdikleri safhalar bir şerit gibi işlenip gözlerinin önüne serildi, fakat ne çare, İsrâiloğulları Allahʹın adâletle bağ­lantılı bulunan bu lûtfunu ve. geniş rahmetini idrâk edemediler veya et­mek istemediler; Yaratana karşı nankörlüğün en kötü örneklerini göster­diler.

Kur’ân-ı Kerîm onların bu nankörlüklerinin karşılığını kıyâmet gü­nü nasıl göreceklerini en bedî’ bir uslûbla beyân ediyor; ayni zamanda orada her şeyin hakikatını bilen mutlak hâkim Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda sağlam bir imân, güzel amel ve iyi niyetten başka hiçbir şeyin yarar sağlamıyacağına dikkatlerimiz çekiliyor:

«Ve sakının o günden ki, kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye (kurtuluş akçesi) kabul olunmaz ve kimseye de (Allah’ın izni olmaksızın) şefaât fayda vermez, onlar yardım da olunmazlar. »

Evet o gün İlâhî adâletin icâbı olarak dünyada insan sömüren, baş­kasının kanını emenler elîm bir azâb görecek, kurtuluş akçesi aslâ fayda vermiyecek; sömürülen ne kadar zayıf olursa olsun herhalde yardım gö­recek, Allah’ın adâletinden tecelli edecek inâyet ve nusrata erişecek; böylece hak ve adâlet bütün berraklığıyla yerini bulacak, kimseye zulmedilmiyecektir.

Ayetler arasında bağlantı

Allah, yukarıdaki âyetlerle hâlen aşırı bir nankörlük içinde bulunan İsrâîloğullarıʹna vermiş olduğu nimetlerini beyân ettikten sonra bu mille­tin gerek dinlerinde, gerek itikadlarında, gerekse yaşantılarında nasıl in­hisarcı olduklarına, kendi çıkarları uğruna nasıl yanlış bir yol tuttuklarına ve bu yüzden tarih boyunca gelen peygamberlere karşı nasıl şirretçe dav­randıklarına işaret ediyor ve kitap ehli olanlar tarafından kadr-u kıymeti, fazîlet ve keremi kabul edilen İbrahim Peygambere dikkatleri çekiyor.

Yahudiler bu büyük peygamberin soyundan olduklarını bilip söyledik­leri halde neden onun yolundan ayrılıyor ve yine onun soyundan olup ha­yırlı duâsının bereketiyle İlâhî inâyete mazhar olan Hazret-i Muhammedʹe (A. S. ) karşı neden hasmane hareket ediyorlardı? Doğrusu onların bu tu­tumu ile iddiaları tam bir tezad hâlinde idi..

Yahudilerle Hz. İbrahim (A. S. ) arasındaki tezadı özetliyecek olursak:

a) İbrahim Peygamber (A. S. ) insanlara değer vermiş, onların hakla­rına saygı göstermiş ve bu sayede onlara imâm (önder) olmuştu. Yahudilerde bu meziyetlerden hiçbiri yoktur.

b) İbrahim Peygamber’in (A. S. ) soyundan zâlim olanlara İlâhî rah­metin eseri olan imâmetin erişemiyeceği bildirilmiştir. Halbuki Yahudîler hem kendilerinden bir kurtarıcının geleceğini ümitle bekliyor, hem de tam bir zulüm ve tuğyan havası içinde bulunuyorlardı.

c) Hac, Hazret-i Muhammedʹin (A. S. ) dininin özelliklerinden biridir. Kâbe’yi yapıp halkı ona dâvet eden ise Hazret-i İbrahim’dir. Yahudîler hem İbrahim Peygamberi sevdiklerini iddia eder, hem de onun üstün saygı gös­terdiği Kâbeʹye hürmet etmezler.

d) Kıble, Beytü’l-makdisʹden Kâbe-i Muazzamaʹya çevrildiğinde Ya­hudîler buna kızmış ve bu konuda Müslümanları devamlı yermişlerdi. Halbuki bu mukaddes bina Hazret-i İbrahim’in de kıblesi idi.

İşte Kurʹân’da aşağıdaki âyetlerle bu hususlara işaret ediliyor; böy­lece Yahudi, Hıristiyan ve Mekke müşriklerinin gerçeğe uymayan iddia­larının ne kadar gülünç olduğu meydana konuluyor.