(Firavun'un imana yanaşmaması üzerine) Musa'ya, "Kullarımı (İsrailoğullarını) geceleyin (Mısır'dan) yürütüp çıkar. Yakalanmaktan korkmaksızın, endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç" diye vahyettik.
وَلَقَدْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشٰى
ve leḳad evHaynā ilā mūsā en esri bi ǐbādī fe Drib lehum Tarīḳan fī l-baHri yebesen lā teḣāfu deraken ve lā teḣşā
Bunun üzerine Firavun askerleriyle birlikte onların peşine düştü de, deniz onları görülmedik bir şekilde kuşatıp yuttu.
فَاَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ
fe etbeǎhum fir'ǎvnu bi cunūdihi fe ğaşiyehum mine l-yemmi mā ğaşiyehum
Firavun, halkını saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.
وَاَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدٰى
ve eDelle fir'ǎvnu ḳavmehu ve mā hedā
(Allah, şöyle dedi:) "Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, size Tur'un sağ yanını va'dettik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik."
يَابَنِي اِسْرَٓاءِيلَ قَدْ اَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَوٰعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْاَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى
yā benī isrāīle ḳad enceynākum min ǎduvvikum ve vāǎdnākum cānibe T-Tūri l-eymene ve nezzelnā ǎleykumu l-menne ve s-selvā
"Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helal olanlarından yiyin. Bu konuda aşırı da gitmeyin, yoksa üzerinize gazabım iner. Gazabım da kimin üzerine inerse, o muhakkak helak olmuş demektir."
كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوٰى
kulū min Tayyibāti mā razeḳnākum ve lā teTğav fīhi fe yeHille ǎleykum ğaDebī ve men yeHlil ǎleyhi ğaDebī fe ḳad hevā
"Şüphe yok ki ben, tövbe edip inanan ve salih ameller işleyen, sonra da doğru yol üzere devam eden kimse için son derece affediciyim."
وَاِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدٰى
ve innī le ğaffārun li men tābe ve āmene ve ǎmile SāliHen ṧumme htedā
(Musa, Tur'a varınca): "Seni, acele ile kavminden uzaklaştıran nedir, ey Musa?" (dedik.)
وَمَا اَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَامُوسَىٰ
ve mā eǎ'celeke ǎn ḳavmike yā mūsā
Musa, şöyle dedi: "Onlar, işte onlar hemen arkamdalar. Rabbim! Sen hoşnut olasın diye, acele ederek sana geldim."
قَالَ هُمْ اُو۬لَٓاءِ عَلٰٓى اَثَرِي وَعَجِلْتُ اِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضٰى
ḳāle hum ūlā'i ǎlā eṧerī ve ǎciltu ileyke rabbi li terDā
Allah, "Şüphesiz, biz senden sonra halkını sınadık; Samiri onları saptırdı" dedi.
قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ
ḳāle fe innā ḳad fetennā ḳavmeke min beǎ'dike ve eDellehumu s-sāmiriyyu
Bunun üzerine Musa, öfke dolu ve üzgün bir halde halkına döndü. "Ey kavmim! Rabbiniz, size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılışımdan sonra) çok zaman mı geçti, yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazap inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze uymadınız (ve buzağıya taptınız)?" dedi.
فَرَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِهِ غَضْبَانَ اَسِفًا قَالَ يَاقَوْمِ اَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا اَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ اَمْ اَرَدْتُمْ اَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَخْلَفْتُمْ مَوْعِدِي
fe raceǎ mūsā ilā ḳavmihi ğaDbāne esifen ḳāle yā ḳavmi e lem yeǐdkum rabbukum veǎ'den Hasenen e fe Tāle ǎleykumu l-ǎhdu em eradtum en yeHille ǎleykum ğaDebun min rabbikum fe eḣleftum mev'ǐdī
Şöyle dediler: "Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymış değiliz. Fakat biz Mısır halkının mücevheratından yüklü miktarlarda takınmıştık. İşte onları ateşe attık. Samiri de aynı şekilde attı."
قَالُوا مَا اَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلٰكِنَّا حُمِّلْنَا اَوْزَارًا مِنْ زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذٰلِكَ اَلْقَى السَّامِرِيُّ
ḳālū mā eḣlefnā mev'ǐdeke bi melkinā ve lākinnā Hummilnā evzāran min zīneti l-ḳavmi fe ḳaƶefnāhā fe ke ƶālike elḳā s-sāmiriyyu