A'raf Suresi 94-102. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَا اَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ اِلَّٓا اَخَذْنَٓا اَهْلَهَا بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ ثُمَّ بَدَّلْنَا مَكَانَ السَّيِّئَةِ الْحَسَنَةَ حَتّٰى عَفَوْا وَقَالُوا قَدْ مَسَّ اٰبَٓاءَنَا الضَّرَّاءُ وَالسَّرَّاءُ فَاَخَذْنَاهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ وَلَوْ اَنَّ اَهْلَ الْقُرٰٓى اٰمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ وَلٰكِنْ كَذَّبُوا فَاَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ اَفَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَائِمُونَ اَوَاَمِنَ اَهْلُ الْقُرٰٓى اَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ اَفَاَمِنُوا مَكْرَ اللّٰهِ فَلَا يَأْمَنُ مَكْرَ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْخَاسِرُونَ اَوَلَمْ يَهْدِ لِلَّذِينَ يَرِثُونَ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ اَهْلِهَٓا اَنْ لَوْ نَشَاءُ اَصَبْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَنَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ تِلْكَ الْقُرٰى نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْبَٓائِهَا وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا مِنْ قَبْلُ كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الْكَافِرِينَ وَمَا وَجَدْنَا لِاَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍ وَاِنْ وَجَدْنَا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ

95.

Biz hiçbir memlekete bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçip) yalvarıp yakarsınlar diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım.

Diyanet İşleri

95.

Sonra kötülüğün (sıkıntı ve darlığın) yerine iyiliği (bolluk ve genişliği) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve (nankörlük edip): "Atalarımız da darlığa uğramış ve bolluğa kavuşmuşlardı" dediler. Biz de, farkında değillerken onları ansızın yakaladık.

96.

Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah'a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.

97.

Memleketlerin halkları geceleyin uyurken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

98.

Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

99.

Yoksa Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Ziyana uğrayan kavimden başkası Allah'ın tuzağından emin olamaz.

100.

Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne varis olanlara şu gerçek apaçık belli olmadı mı ki, biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.

101.

İşte memleketler! Onların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun, peygamberleri onlara apaçık deliller getirmişti. Fakat onlar daha önce yalanladıklarına inanacak değillerdi. Allah, kafirlerin kalplerini işte böyle mühürler.

102.

Biz onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulmadık. Ama gerçekten onların çoklarını yoldan çıkmış kimseler bulduk.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

94- Hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek mutlaka ora hal­kını, yalvarıp yakarsınlar (gafletten uyansınlar) diye bir takım sıkıntı, dar­lık ve şiddete (tâbi) tutup (hırpalamışızdır).

95- Sonra da bu tür kötülüğü iyiliğe çevirmişizdir, o kadar ki, çoğal­mışlar ve «doğrusu atalarımıza da (bu gibi) sıkıntı ve darlık dokunmuş, bolluk ve ferahlığa kavuşmuşlardı» demişlerdi de o sebepten haberleri ol­madan ansızın onları tutup (mahvetmiştik).

96- Eğer o kasabaların halkı (dosdoğru) inanıp (inkâr, inat ve az­gınlıktan) sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereket (kapı­larını açardık; ama ne yazık ki (Hakkʹı) yalanladılar, biz de onları kazan­dıkları (kötülük ve haksızlıktan dolayı kahrımızla) yakaladık.

97- Kasabalar halkı geceleyin uykuda iken azâbımızın (ansızın) ken­dilerine gelmesinden güvende midirler?

98- Veya kasabalar halkı, oynayıp eğlenirlerken kuşluk vakti kendi­lerine gelecek azâbımızdan emin midirler?

99- Yoksa onlar Allahʹın kurduğu düzen ve tedbirden güvende mi­dirler? Oysa Allahʹın kurduğu düzen ve tedbirden ancak kendilerine yazık edenler güvende olurlar.

100- Önceki (yaşayan) yerlilerinden sonra yeryüzüne vâris olanlar şu gerçeği hâlâ anlayamadılar mı? Dilemiş olsaydık onları da günahları karşı­lığında felâkete uğratır ve kalbleri üzerine mühür basardık. (Böylece) işit­mez ve anlamaz duruma gelirlerdi.

101- İşte bu kasabaların haberlerinden ve durumlarından bir kısmı­nı sana anlatıyoruz. And olsun ki peygamberleri, onlara açık belgelerle (muʹcizelerle) geldiler, ama daha önce yalanladıkları ve inanmak iste­mediler. İşte böylece Allah inkâra saplanıp kalanların kalblerini mühürler.

102- Biz onların çoğunda ahde vefânın (izini) bulamadık. Çoğunu, şüphe yok ki fâsık (İlâhî buyruk ve sınırın dışına çıkmış) bulduk.

İLGİLİ HADÎSLER

«Müʹminin (herhali) hayret uyandırıcıdır: Allah onun hakkında ne ka­dar kaza (ve kader) meydana getirirse, mutlaka onun için hayırlı olur. Ba­şına bir sıkıntı ve darlık gelir de ona sabrederse, yine onun için hayırlı olur; bir ferahlık ve genişliğe kavuşur da şükrederse, yine onun için hayırlı olur. » (Müslim/zühd: 64- Daremî/rıkak: 61-Ahmed: 5/24.)

Kudsî hadîs:

Allah (C. C. ) buyurdu: «Doğrusu ben kullarımı bâtıldan uzak, Hakkʹa yönelik yarattım. Sonra şeytanlar gelip onları saptırıp dinlerinden uzaklaş­tırdılar; benim onlara helâl kıldıklarımı haram saydılar. » (Müslim)

«Doğan her çocuk fıtrat (Allah ve din duygusu) üzere doğar. Sonra ana-babası onu ya yahudileştirir, ya hıristiyanlaştırır, ya da mecûsileştirir. » (Buharî/cenaiz: 80, tefsîr: 30, kader: 3- Müslim/kader: 22, 23, 24- Ah­med: 2/315, 346.)

İNSANIN İKİ YÖNLÜ EĞİLİMİ

«Hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek mutlaka oranın halkını, yalvarıp yakarsınlar di­ye bir takım sıkıntı, darlık ve şiddete (tabi) tutup (hırpalamışızdır). »

İnsan, kendinde hem hayvani, hem melekî sıfatları taşıyan ve hayatı boyunca bu sıfatların çizdiği zikzaklı yolda yürüyen bir canlıdır. Hangi sı­fatın eğilimi ağır basarsa, insan o sıfatla ilgili varlığa daha çok yaklaşmış olur.

Refah artar da mutluluk güleryüzünü gösterdiği zamanlarda insan yü­ce âleme ilgisiz kalır ve melekî yanı iyice zayıflar veya o sıfatı kaybede­cek kadar plândaki yerinden kayarsa, yaratıldığı gaye ve hikmete arka çe­virmiş olur. Bu durumda hayvani sıfatlar akla ve mantığa üstünlük sağlar; kutsal değerler unutulur ve sonunda insan nefis ve şehvetin esiri haline gelir.

Bir süre sonra felâket zili çalıp dert ve belâ ardarda kendisini izledi­ğinde ise, düştüğü bataklığın, daldığı gafletin farkına az veya çok varmaya başlar. Felâketler ve sıkıntılar dört yandan kendisini kuşatıp umut ışığının söndüğünü veya sönmek üzere olduğunu görünce, en büyük umut olan ve her ân kullarına rahmet kapısını açık tutan âlemlerin Rabbına yönelme ih­tiyacını duyar. Çünkü yaratılışında bu maya mevcuttur; Allah ve din duy­gusu onun ruhuna işlenmiştir. Şehevî duygular, geçici mutluluklar, mal ve makam sarhoşluğu o mayayı küllemiş durumdadır. Küller kalkınca o or­taya çıkma imkânını bulur.

İşte ondan dolayı bir ülke halkı kutsal değerlerden uzaklaşır, hayvanî sı­fatların tesirinde kalır ve böylece yüce âlemden ilgisini keserek eriştiği nî­metin sarhoşluğu içinde Allahʹa başkaldırırsa, Allah onları bu sakıncalı yol­dan çevirmek için uyarıcı, yol gösterici, hakkı teblîğ edici peygamberler ve­ya peygamber ilmine vâris olan mürşitler gönderir. Bu arada fıtratlarındaki Allah ve din duygusunu örten nefis ve şehvet perdesini kaldırmak için şid­det, sıkıntı, üzüntü, açlık ve hastalık gibi sebepleri harekete geçirir.

Bu durumda kimin ruhundaki cevher İlâhî hidâyet güneşinden yarar­lanma isti’dadında ise, gönderilen uyarıcıya inanıp bağlanır. İsa Peygam­ber’e inanan havariler gibi.. Sonuç olarak, gönderilen peygamber veya vâ­risinin hikmeti belirginleşir; İlâhî rahmet gazabının önünde yürüyerek saa­det havasını estirir. O sonsuz kudret, inen sıkıntı ve kötülükleri sevince ve iyiliğe döndürür.

Aradan uzun yıllar geçer, yeni kuşaklar ortaya çıkar; nüfus ve servet artışı göz ve gönül dolduracak dereceye ulaşır; derken yine Hak’tan uzak­laşma, azgınlık, şımarıklık ve inkâr fırtınası kendini hissettirir. Gaflet bulut­ları milletin ufuklarını kaplayıp karartır ve ardından yine sıkıntı, ıstırap, felâket ve musibetler peşpeşe sıralanır. Aklı ermeyenler, intibahe gelme­yenler, «eh ne yapalım, atalarımız da bu gibi zikzaklı yollardan gelip geç­mişlerdi.. » diyerek kendilerini avutmaya çalışırlar da Hakk’a yüzçevirmeyi bir türlü akıllarından geçirmezler. O sebeple sünnetullah gereği o kavim, ya da millet üzerine İlâhî emrin inmesi kaçınılmaz olur.

O halde kâinatta bilinen ve bilinmeyen câri kanunlara, diğer bir de­yimle sünnetullahʹa uymak ve dejenere olmaya, yozlaşıp sapıtmaya yol aça­cak bir çevre oluşturmamak bir zarûrettir.

GÖĞÜN VE YERİN BEREKETİ

«Eğer o ka­sabaların halkı inanıp sakınsalardı, herhalde üzerlerine gökten ve yerden bereket (kapı)larını açardık. »

Kur’ân’da ilgili âyetle söz konusu edilen bereket, maddî refahla birlikte kalblerde fışkıran sağlam imân, vicdanları geliştiren kanaat, insan­cıl duygu; ruhlara gıda veren Allah ve din sevgisidir. Gerçek bereket bu­dur; tek yönlü bereket yeterli değildir. O halde sadece ekonomik yapısını geliştirip düzene sokan, fakat kutsal değerlere lâyık olduğu yeri ve öne­mi vermeyerek maddeyi heykelleştiren kavim ve milletler, her şeye rağ­men huzursuz ve güvensizdirler. Çünkü ölümü ve ötesini fısıldayan ne bir ha­ber, ne de ebediyen mutlu olmayı vaʹdeden bir ses onların ülkesinde du­yulmamaktadır. Allahʹa ve Âhiret’e bilerek inanan insanın ruh ikliminde oluşturduğu ölçü ve denge onlarda sağlanmadığı için de mal ve servetin bolluğu feyizli, huzurlu ve güvenli bir ortam getirememiştir. O bakımdan kazanılan servet, elde edilen refah bir hiç uğruna akıp gitmekte, inanma­yanların bir dereceye kadar umudu ve ondan sonra umutsuzluğu olmaya devam etmektedir.

İlgili âyetle, dünya ile âhiretin, maddeyle mânanın, bedenle ruhun pa­ralel ilgi görmesi telkîn edilirken, İlâhî dini gönülden benimseyip gereğin­ce amel etmenin mutluluk, feyiz, bereket ve umut kaynağı olduğu ilhâm ediliyor. Dinsiz bir hayatın ruh ve vicdan için bir işkence, kalb için bir ağır­lık ve yük olacağı dolaylı şekilde anlatılıyor.

İNKÂRCILARIN KALBLERİNİN MÜHÜRLENMESİ

«İşte böylece Allah inkâra saplanıp kalanların kalblerini mühürler. »

İlgili âyetle gelip geçen milletlerin yanlış tutumlarının, inkârda inat ve ısrar etmelerinin faturasının çok ağır olduğuna işâretle Mekke halkı uya­rılıyor. Sonra da gözler önüne serilen belgelere, açık mu’cîzelere rağmen daha önce yalanladıkları şeye inanmak istemediklerine atıfta bulunularak çoğunda ahde vefanın izine rastlanmadığı, o yüzden kalblerinin mühür­lendiği bildiriliyor.

Önce şunu belirtelim ki, bir kalb mühürlenecek düzeye gelmedikçe Al­lah onu mühürlemez. Bir hayvan yemekten ve içmekten kesilip can çekiş­tirme durumuna, kısırlaşıp yararsız hale gelmedikçe kolay kolay kasabın bıçağına teslim edilmez. Bir insan da kalbini ve ruhunu yüce âlemden inen her türlü feyiz ve rahmete kapalı tutmadıkça, gösterilen İlâhî belge­lere kayıtsız ve ilgisiz kalmadıkça kalbi mühürlenmez. Dönüşün, ahde ve­fanın eseri kalmayınca, İlâhî hüküm iner. Ve işte o zaman ne hidâyet gü­neşi o kalbe doğar, ne de Peygamber sünnetinin nuru yansır. Kör olarak yaşar, kör olarak kabrinden kalkar.

Tarihte isimleri anılan birçok kavim ve milletlerin Allahʹa ve Peygam­berlere karşı olumsuz tutumlarıyla Mekkeliʹlerin son. dine karşı tutumları arasındaki benzerlik o kadar açıktır ki, Kurʹân yer yer bunu belirtmekte ve tarihin tekerrür edeceğine işârette bulunmaktadır. Nitekim tarih Mek­keliler hakkında da tekerrür etti, aradan birkaç yıl geçince mağrur başla­rı yerlere kadar eğildi. Düne kadar alaya aldıkları, küçümseyip hakîr gör­dükleri müʹminlere uymaktan başka çareleri kalmadı. Kâbeʹye yaklaştır­madıkları Bilâl, onların gözlerinin önünde Hz. Muhammedʹin (A. S. ) em­riyle Kâbeʹnin damına çıkarılarak Allahʹın birliğini, Muhammed’in (A. S. ) hak resûl olduğunu ilân etti.

Keza bu günlerin çok yakın olduğuna işâretle bir yandan Mekkeli’lere son uyarılar yapılıyor, bir yandan da müʹminler teselli edilerek İlâhî nusratın pek yakın olduğu müjdesi veriliyordu.

Allah’ın plân ve proğramını bilen Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, müşrik­lerin her türlü azgınlık, taşkınlık, şarlatanlık ve ölçüsüzlüklerine karşı sab­rediyor; İslâmʹın ebediyete uzanan nurunu kalb ve kafalara yansıtmaya ça­lışıyordu. O gün için bundan daha güzel bir yol ve metot söz konusu de­ğildir. Hz. Peygamber (A. S. ) nasıl suyun bölünmezliğini, onu oksijen ve hidrojene ayırınca su olmaktan çıkacağını biliyorduysa, insanın da beden ile ruhunu birbirinden ayırmanın onu insanlıktan çıkaracağını öylece bili­yor ve her sıkıntıya göğüs gerip insanın bu iki ayrı varlığı arasında en sağ­lam irtibatı eğitim yoluyla sağlamaya çalışıyordu. O bakımdan kavga ye­rine barışı, kan dökme yerine insan hayatının önemini, bölünme yerine bir­leşmeyi, sınıf farkı yerine eşitlik ve kardeşliği telkîn ederek günün şartla­rına ve mevcut ortama göre bir strateji uyguluyordu.

İşte bu, her çağda dikkatten uzak bulundurulmayacak bir metottur ki, Kurʹân birçok âyetlerle onu anlatıyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, insanların nefis ve İblîsʹin şer ikliminden uzaklaştırılıp kutsî âlemin ferahlatıcı, umut ve huzur, güven ve kalb yatışkanlığı verici iklimine eriştirmek için her kavim ve millete birer uyarıcı ve yüce âlemden saadet müjdesini haber veren bir peygamber gönderildiği konu edildi. Sonra da inkâr ve tuğyanda ısrar edenlerin, dönüş yaparlar diye bir takım sıkıntılarla denendikleri anlatıldı.

İmân edip ahlâkını güzelleştiren her milletin maddî ve mânevî alan­larda göklerin ve yerin bereketlerine lâyık oldukları belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle çok ibretli ve önemli tarihî bir misal veriliyor: Mu­sa Peygamber ile Firʹavn kıssası detaylı biçimde anlatılarak hakkın enin­de sonunda başarıya erişeceği, bâtılın ise, yıkılıp yok olacağı ana hatla­rıyla gözler önüne seriliyor ve böylece önce Mekkeli putperestler, sonra da yaşamakta olan inkârcı kavim ve milletler uyarılıyor.