Nisa Suresi 95-100. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ اُو۬لِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِدِينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةً وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰى وَفَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ اَجْرًا عَظِيمًا دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةً وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا اِنَّ الَّذِينَ تَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ ظَالِمِي اَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْاَرْضِ قَالُوا اَلَمْ تَكُنْ اَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَاُو۬لٰٓئِكَ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا اِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا فَاُو۬لٰٓئِكَ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَعْفُوَ عَنْهُمْ وَكَانَ اللّٰهُ عَفُوًّا غَفُورًا وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ يَجِدْ فِي الْاَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ اَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا

95-96.

(95-96) Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah (mü'minlerin) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Ama mücahitleri büyük bir mükafat ile kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Diyanet İşleri

97.

Kendilerine zulmetmekteler iken meleklerin canlarını aldığı kimseler var ya; melekler onlara şöyle derler: "Ne durumdaydınız? (Niçin hicret etmediniz?)" Onlar da, "Biz yeryüzünde zayıf ve güçsüz kimselerdik" derler. Melekler, "Allah'ın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya!" derler. İşte bunların gidecekleri yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.

98.

Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır.

99.

Umulur ki, Allah bu kimseleri affeder. Çünkü Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.

100.

Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de. Kim Allah'a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükafatı Allah'a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

95-96- Müʹminlerden -özür sahipleri dışında- (evlerinde) oturanlarla malarıyla canlarıyla Allah yolunda cihât edenler eşit değillerdir. Allah, mallarıyla canlarıyla cihâda katılanları derece bakımından, oturup kalan­lardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah her birine en güzel (yurt olan Cennet)i vaʹdetmiştir. Allah cihât edenleri oturup kalanlar üzerine büyük mükâfat­larla, kendi katından derecelerle, mağfiret ve rahmetle çok üstün kılmış­tır. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

97- Kendilerine haksızlıkta bulunup yazık eder bir halde iken me­leklerin (gelip) canlarını aldıkları kimselere gelince, onlara: «Ne işte bu­lundunuz? » diye sorarlar. Onlar da: «Biz yeryüzünde (savaşamıyan, ci­hâda katılamıyan) bir takım âcizler idik » derler. Melekler: «Allahʹın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya?! » derler. İşte bunların dö­nüp eyleşecekleri yer Cehennemʹdir. Gidilecek yer olarak orası ne kötü­dür!

98- Ancak erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan cidden âciz olup bir çare bulmaya güç getiremiyenler ve bu yüzden (hicrete) yol bulamıyanlar müstesnâ..

99- İşte bunları Allahʹın affetmesi umulur. Allah hem çok affeden­dir, hem çok mağfirette bulunandır.

100- Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidilecek çok yol ve geniş yer bulabilir. Kim de evinden, Allahʹa ve Peygamberine hicret ni­yetiyle çıkar da (yolda) ölüm kendisine yetişirse, şüphesiz ki onun mükâ­fatı Allahʹa aittir. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

İNİŞ SEBEBİ

Vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit (R. A. ) diyor ki: «Mü’minlerden otu­ranlarla, mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihat edenler eşit değiller­dir.. » meâlindeki âyet indiğinde Peygamber (A. S. ) Efendimizin yanında bu­lunuyordum. Orada hazır bulunan İbn Ümmi Mektum (R. A. ) inen âyeti işi­tince, «Nasıl olur? Ben a’mayım, göremiyorum!. » diyerek üzüldüğünü dile getirdi. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) Efendimizin, -vahyin indiğini his­sedince- rengi değişti, bayılır gibi oldu; o sırada dizime dayanmıştı; yemin ederim ki dizim kırılıp ufalanacak şekilde bir ağırlık duydum. İşte o esna­da vahiy iniyordu. Az sonra bu hal kalktı, Peygamber (A. S. ) Efendimiz ba­na, «Mü’minlerden -özür sahipleri dışında- oturanlarla, mallarıyla canlarıy­la Allah yolunda cihat edenler eşit değillerdir... » (meâlindeki) ayeti oku­yarak, yazmamı emretti; ben de buyurulduğu gibi yazdım. » (Buharî - Esbâb-ı Nüzul - Müslim - Lübabü’t-Te’vîl)

«Kendilerine haksızlıkta bulunup yazık eder bir halde iken melekle­rin (gelip) canlarını aldıkları kimselere gelince... » Bu âyetin Mekkeli bazı kişiler hakkında indiği rivâyet edilmektedir. Bunlar İslâm’a girdiklerini söy­ledikleri halde Medine’ye hicret etmediler. İmânlarını açıklarken nifakla­rını gizlediler. Bedir savaşında melekler onların canını alırken, kendilerin­den 97. âyette geçen soruyu sormuşlardır. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - Lübabü’t-Te’vîl)

«Kim de evinden, Allahʹa ve Peygamberine hicret niyetiyle çıkar da (yolda) ölüm kendisine yetişirse... » meâlindeki âyet ise, Habib bin Damre el-Leysî hakkında inmiştir. Şöyle ki: «Kendilerine yazık eder bir halde iken meleklerin (gelip) canlarını aldıkları kimseler... » meâlindeki âyeti Ashab’dan Abdurrahman bin Avf, Mekkelilere haber göndererek duyurunca ara­larında çok yaşlı bulunan Habib bin Damre, oğullarına dedi ki: «Ben za­yıf ve biçarelerden değilim, beni Medineʹye götürün.. » onun bu isteği üze­rine oğulları bir tahterevan bulup babalarını ona koyup Medine yolunu tuttular. Ten’im mevkiine gelince vefat edeceğini anladı ve sağ elini sol eline vurarak, «Allahım! şu senin, şu da Resûlünün; Resûlün sana ne ile biyʹat ettiyse, ben de öyle biyʹat ediyorum! » dedi ve övgüye değer bir şe­kilde ruhunu teslim etti. Ashab-ı Kirâm onun bu halini duyunca, «Medine’­ye erişseydi mükâfatı tamam olurdu.. » diyerek kendilerine göre yargıda bulundular. Bunun üzerine sözü edilen 100. âyet indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî)

İLGİLİ HADÎSLER

Ashab-ı Kirâmʹdan Câbir (R. A. ) anlatıyor:

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle beraber bir savaşta bulunuyorduk. Bir ara dönüp Ashabına şöyle buyurduğunu duydum:

«Medineʹde öyle kişiler var ki, siz bu seferinizde ne kadar bir yol alır, ne kadar bir vadiyi geçerseniz, mutlaka onlar da sizinle beraber bulunu­yorlar. Ne var ki hastalık onların çıkmasına engel olmuştur. » (Sahîh-i Müslîm: Câbir (R. A. )dan)

Hz. Enes bin Mâlik (R. A. ) diyor ki:

Peygamber (A. S. ) Efendimizle birlikte Tebük savaşından dönüyorduk, bir ara şöyle buyurduğunu işittim:

«Doğrusu Medineʹde bıraktığımız öyle bir cemaat var ki, ne kadar iki dağ arasındaki bir yola girip yürüdükse ve ne kadar bir vadiyi aştıksa mutlaka onlar bizimle birlikte bulundular; ne var ki özürleri çıkmalarına engel oldu. » (Sahih-i Buharî: Enes bin Mâlik (R. A. )den)

«Kim Allahʹın Rab, İslâmʹın din, Muhammed’in Resûl olduğuna razı olursa Cennet ona vâcib olur. »

Bu müjdeye hayret eden Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ):

- Ya Resûlellah! bunu bir daha söyler misiniz? diye ricada bulunun­ca, Allah Resûlü aynı hadîsi tekrar söyledi ve ilâve etti:

«Bir husus daha var ki, Allah Cennetʹte kulunu yüz derece yükseltir ki her bir derece arası gökle yer arası gibidir. »

Ebu Saîd (R. A. ) sordu :

- O husus nedir?

Cevap verdi:

«Allah yolunda cihattır. » (Sahih-i Müslim: Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. )den)

«Kim Allahʹa ve Peygamberine imân eder, namazını kılar, zekâtını ve­rir, hacce giderse -ister Allah yolunda cihat etsin, isterse doğduğu yer­de oturup cihada çıkmasın- Allahʹın onu Cennetʹe koyması (sünnetullah gereği) bir haktır. »

Bunun üzerine Ashab-ı Kirâm:

- Ey, Allahın Peygamberi! Bu sözünüzü insanlara duyurup müjdeliyelim mi?

Diye sorduklarında, şöyle buyurdu:

«Şüphesiz ki Cennetʹte yüz derece vardır; Allah onları kendi yolunda cihat edenlere hazırlamıştır. Her derece arası yerle gök arası gibidir. Al­lahʹtan istediğinizde, Firdevs cennetini isteyin. Çünkü bu cennet, cennet­lerin ortasında bulunup en yüksek olanıdır. Cennetʹin ırmakları Firdevs’ten kaynayıp çıkar. » (Sahih-i Buharî: Ebû Hüreyre (R. A. )den - Ahmed: 2/325, 339)

ÜÇ SINIF ARASINDA KISTAS

İlgili 95 ve 96. âyetlerle Allah yolunda cihadın önemi belirtilirken Müs­lümanların bu konuda üçe ayrıldığına işâret ediliyor:

1. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihada çıkanlar,

2. Mallarıyla, hiç değilse iyi niyet ve güzel duâlarıyla Allah yolunda cihada çıkanları destekleyip bir özürlerinden dolayı canlarıyla cihada katılamıyanlar.

3. Ciddi bir özürleri bulunmadığı halde gevşeklik, ya da korkaklık gösterip cihada çıkmayıp evinde oturanlar.

Buna bir dördüncüsünü de ekliyecek olursak, memleket işleriyle meş­gul olup iç düzeni sağlamakla görevli bulundukları için cihada canlarıyla katılamıyanlar.

Bunlardan ilk iki sınıf ile, son dördüncü sınıf, Allah yolunda cihada çıkmış anlamını taşır: Kimi hakikî, kimi de hükmî olarak buna katılmış de­mektir. Üçüncü sınıf bu hükmün dışındadır. Münafıklar hariç, bunların hepsinde imân cevheri mevcuttur. Ne var ki ilk iki sınıfla dördüncü sınıf, hiçbir özürü bulunmadığı halde evinde oturup cihada çıkmayanlardan de­rece bakımından kat kat üstündürler. Çünkü Allah yolunda atılan her adım, verilen her kuruş bir derece yükseltir. Derecelerin ise, sonu ve sınırı yok­tur. Ancak Cennetʹteki dereceler yüz rakamıyla sınırlandırılmıştır.

Bu anlamda cihat, farz-i ayn ve farz-i kifaye olmak üzere ikiye ayrı­lır: Düşman topyekûn seferber olup savaşa çıkarsa, o takdirde -iç düzeni- korumakla görevliler ve ilim tedris edenler müstesnâ- eli silah tutan bü­tün mü’minlerin düşmana karşı savaşması farz-i ayndır. O ülkeye uzak yerlerde bulunan, yani uzak ülkelerde olan mü’minlerin katılması ise farz-i kifayedir. Özellikle savaşacak yaşta, güçte ve zenginlikte bulunanların katılması bu hükme girer.

SAVAŞ RUHU VE AŞKI

«Mallarıyla, canlarıyla Allah yolun­da cihat edenler.... »

Önce şunu belirtelim ki, savaş ruhunu kaybeden bir milletin yaşama şansı pek azdır. Yemek, içmek, evlenmek, giyinip kuşanmak gibi günlük ve haftalık ihtiyaçlar olmasaydı hayat durur, atalet başlardı. O zaman ne ciddi anlamda sanayi kurulur, ne ziraata önem verilir, ne de ülkeler ba­yındır hale getirilirdi. Aslında insan denilen canlının yaratılma anlam ve hikmeti kalkardı. Çünkü bu seviyede ama daha mükemmel ölçüde yara­tılan başka varlıklar mevcuttur: Melekler..

İşte insanın bu ardı-arkası kesilmiyen ihtiyaçlarıdır ki, onu hayat mü­cadelesine itiyor, elindeki nîmetin başkası tarafından kapılabilir endişesi onu ciddi hazırlıklara, akla gelmesi zor çarelere sürüklüyor. Bu itiş ve sü­rükleyiş insanda savaş ruhunu geliştirir; güçlü duruma gelme yollarını araştırıp bulmayı hızlandırır.

Maddî nîmetlerle birlikte, bir de din, imân, namus, şeref ve hürriyet gibi en yüksek değerde olan mânevî nîmetlere saldırma tehlikesi ise, sa­vaşlara katılmayı kutsallaştırır, gazilik ve şehitlik gibi üstün vasıflar, sa­vaşmayı, Allah yolunda cihat anlamına eriştirir.

İşte bu düzeye getirilen müʹminler, ölümü küçümser, Allah yolunda Allahʹa kavuşmayı -peygamberlik hariç- derecelerin en üstünü kabul eder. Artık düşmanın yenemiyeceği muhteşem bir güç meydana gelir.

Kurʹânʹın «mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihat edenler» diye öv­düğü bahtiyarlar bunlardır. Bu ruh ve mânayı milletinin kalbine ve kafa­sına işlemesini bilmiyen veya düşünmeyen kadrolardır ki, tarihten silin­me felâketini dâvet etmişlerdir.

KENDİNİ ZAYIF KABUL EDİP ALLAH YOLUNDA CİHADA KATILMAYANLAR

«Biz yeryüzünde (savaşamıyan) birtakım âcizler idik, derler... »

Kur’ân burada müstesnâ bir ölçü sergilemektedir: Allah ve Resûlü­ne, âhiret ve hesaba inanan bir mü’min nerede bulunursa bulunsun, dini­ne, kültürüne, irfanına hizmetle yükümlüdür. Bir ülkede bu ölçü ve mâna­da hizmet imkânları ortadan kalktığı, düşman istilasına uğrayıp çareler kalmadığı zaman, müʹminin o ülkeyi terkedip hizmet imkânı bulabilecek başka bir yere hicret etmesi gerekir. Zayıflık, azınlık, imkânsızlık ciddi bir mazeret sayılmaz, sayıldığı an bulunduğu yerde durulmaz. Nitekim Mekkelilerden bir grup insan İslâm’a girdikleri halde ciddi bir hizmet verme­mekle beraber, bulundukları yeri terkedip Medine’ye hicret etmeyi dü­şünmemişlerdi. Allah onların bu şaşkın halinin portresini çizerek müʹminlere şu İlâhî tabloyu göstermektedir:

«Kendilerine (bu konuda) haksızlıkta bulunup yazık eder bir halde iken meleklerin (gelip) canlarını aldıkları kimselere gelince, onlara: «Ne işte (ve hizmette) bulundunuz? » diye sorarlar. Onlar da: «Biz yeryüzün­de (savaşamıyan, cihada katılamıyan) birtakım âcizler idik, » derler. Melek­ler: «Allahʹın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya? l» derler.

Hayat ve hürriyet zayıfların yüzüne gülmez. Allahʹın bahtiyar kulları için hazırladığı ebedî saadet yurdu böylelerine pek kapısını açmaz. Onlar için iki ayrı azâp vardır: Biri, dünyada başka milletlerin boyunduruğu al­tında bir ömür tüketmek; maddecilerle imânsızların alay konusu olmak suretiyle aşağılık bir hayat sürmek; diğeri, âhirette aşağılık çukurunda zillet ve meskenet ateşiyle yanmak..

Böyleleri ölmeden evvel dönüş yapar, tevbe ve istiğfarda bulunup Al­lah yolunda hizmete gönül verirse, bağışlanmaları umulur. Çünkü Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

İSLÂMʹDA HİCRET VE SEBEPLERİ

«Melekler: Allahʹın arzı geniş değil miydi, orada hicret etseydiniz ya?! derler. »

İslâmʹın ilk yıllarında ferdin ve cemaatin genel durumu, içinde bulun­dukları siyasî ortam dikkate alınarak üç sebepten dolayı hicret meşru’ kılınmıştır:

1. Din ve inancı alay konusu edilip ibâdet hürriyeti elinden alındığın­da, bulunduğu ülke, ya da belde veya kabileyi terkedip insanca yaşama ve mü’mince dindar olma hürriyeti bulunan başka bir yere göçetmek.

Böyle bir ortamda hicret vâcip olur. Aşağılanmaya, hürriyetsizliğe katlanıp Allah ve Resûlüne karşı edep ve terbiye dışı sözlerle saldırıya kulakları tıkayıp kalmak, müʹminin ruhunun yüceliği, imân cevherinin yük­sek değeriyle elbetteki bağdaşamaz, uyum sağlayamazdı.

2. Dinsizlerin, imânsızların, putperestlerin saldırısını durduracak dev­let otoritesi bulunmayan ve Müslüman Cemaati devamlı surette tedirgin ve huzursuz eden, bütün organların dinsizlerden yana işler durumda bulu­nan bir ülkede veya kabilede haklarını koruyacak, din ve hayat hürriyetine sahip çıkacak güçte olmayan Müslümanların toplu halde âdil bir ülkeye, ya da kabileye hicret etmeleri vâcib sayılmıştır. Habeşistanʹa ayrı zaman­larda hicret eden iki grup Müslüman Cemaatin durumu bunun açık bel­gesidir.

3. Müslüman Cemaati, bulunduğu yerde dinî vecibeleri İlâhî nizama uygun yerine getiremiyor, İslâm ahlâkıyla yaşayamıyorsa o zaman buna elverişli bir başka ülkeye veya kabileye hicret etmeleri gerekir. Mekkeʹden Medineʹye plânlanan hicret bunun güzel bir örneğidir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle Allah yolunda cihadın önemi belirtildi, bu yolda mal­larıyla canlarıyla kendini Allahʹa verenlerin âhirette elde edecekleri yük­sek derecelere dikkatler çekildi ve cihadın dünya hayatında hürriyet, şeref, itibar gibi verimli ürünlerine işârette bulunuldu. Aşağıdaki âyetlerle ken­dini büyük dâvalara adayan mücahitlerin savaşta namaz denilen ve her an Allah ile kulları arasında irtibat sağlamaya yarıyan ibâdeti nasıl yeri­ne getirecekleri belirtiliyor. Sonra da namazın belli vakitlerde müʹminlere farz olduğu hatırlatılıyor.