Neml Suresi 88-93. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ صُنْعَ اللّٰهِ الَّذِي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ اِنَّهُ خَبِيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ خَيْرٌ مِنْهَا وَهُمْ مِنْ فَزَعٍ يَوْمَئِذٍ اٰمِنُونَ وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَكُبَّتْ وُجُوهُهُمْ فِي النَّارِ هَلْ تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ اِنَّمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ رَبَّ هٰذِهِ الْبَلْدَةِ الَّذِي حَرَّمَهَا وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِمِينَ وَاَنْ اَتْلُوَ۬ا الْقُرْاٰنَۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَقُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُنْذِرِينَ وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

91.

Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Halbuki onlar bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bunu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah yapmıştır. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Diyanet İşleri

89.

Her kim iyi amel getirirse, ona ondan daha hayırlısı vardır. Onlar o gün korkudan emindirler.

90.

Kimler de kötü amel getirirse, yüzüstü ateşe atılırlar. (Onlara), "Ancak yaptıklarınızın karşılığını görüyorsunuz" (denir.)

91-92.

(91-92) De ki: "Bana ancak, bu beldenin (Mekke'nin); onu mukaddes kılan ve her şey kendisine ait olan Rabbine kulluk yapmam emredildi. Yine bana, müslümanlardan olmam ve Kur'an'ı okumam emredildi." Artık kim doğru yola girerse yalnız kendisi için girer. Kim de doğru yoldan saparsa, de ki: "Ben ancak uyarıcılardanım."

93.

De ki: "Hamd Allah'a mahsustur. O, ayetlerini size gösterecek ve siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

88- (Ey Peygamber ve ey inananlar! ) Dağları yerinde durur görür­sün; oysa onlar bulutların geçişi gibi geçmektedirler. Her şeyi sapasağlam yapan Allahʹın sanatıdır bu. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan haberlidir.

89- Kim iyilikle gelirse, ona ondan daha hayırlısı var ve onlar, o gü­nün müthiş korkusundan güven içindedirler.

90- Kim de kötülük getirirse, yüzükoyun ateşe atılırlar. Sizler yaptık­larınızdan başkasıyla mı cezâlandırılacaksınız?

91- 92- Ben ancak hürmete lâyık gördüğü bu şehrin (Mekkeʹnin) Rab­bına ibâdetle emrolundum. Her şey Oʹna aittir ve ben Müslümanlardan ol­makla, Kurʹân okumakla da emrolundum. Artık kim doğru yolu bulup se­çerse, o ancak kendi lehine bulmuş olur; kim de sapıtırsa, de ki: «Ben an­cak (kötü ve tehlikeli sonucu haber veren) uyarıcılardanım. »

93- Ve de ki: «Hamd olsun O Allahʹa ki size âyetlerini gösterecek de onları bilip anlayacaksınız. Hem Rabbim yapageldiklerinizden habersiz de­ğildir. »

DAĞLARIN HAREKET HALİNDE OLMASI

«Dağları yerinde durur görürsün; oysa onlar bulutların geçişi gi­bi geçmektedirler. Her şeyi sapasağlam yapan Allahʹın sanatıdır bu. Şüp­hesiz ki O, yaptıklarınızdan haberlidir. »

İlgili âyetle çok önemli bir husus, Yüce Yaratanʹın varlığına, birliğine ve mutlak düzenine delil gösteriliyor. Aynı zamanda astronomi ve fizikle uğraşan ilim adamlarına ana fikir veriliyor ve Kurʹân’ın insan kafasının ürü­nü olmadığına işârette bulunuluyor.

Böylece Kurʹân dünyanın kendi ekseni ve güneş etrafında iki ayrı ha­reket halinde bulunduğunu belirtirken dağları nirengi noktası olarak gös­teriyor.

Anlaşıldığı gibi, Kur’ân, on dört asır önce hiç kimsenin yerkürenin ha­reketleri hakkında ciddi bir bilgisi ve keşfi yokken çok hikmetli ve düşün­dürücü bir anlatımla dünyanın hareket halinde bulunduğunu haber vermiş­tir.

Kurʹân’dan ilham alan İmam Gazâlî, Muhyiddîn Arabî ve benzeri İs­lâm âlimleri dokuzyüz ve yediyüz yıl önce dünyanın boşlukta döndüğünü net bir anlatımla haber vermişlerdir. Şeyh Muhyiddîn Arabî, Füsusuʹl-Hikem adlı eserinde İdris bahsinde ve Fütuhat-i Mekkiyye adlı paha biçilmez kita­bında güneşin merkez olduğunu açıklamıştır.

Ne var ki, İslâm âlemi kendi öz değerlerine, ilim adamlarına ve onların buluş ve isbâtlarına yönelecekleri yerde Batı hayranlığına kapılıp onaltıncı asrın ilk yarısında dünya ile diğer gezegenlerin merkezinin güneş olduğunu isbat edenin Copernicus; dünyanın kendi ekseni ve bir de güneşin etra­fında döndüğünü isbat edenin ise Galile olduğunu kabul etmişe benziyor­lar.

Gazalî’yi de, İbn Arabî’yi de bırakalım; Kur’ân birkaç yerde ve özellik­le konumuzu oluşturan âyette on dört asır önce dünyanın boşlukta dön­düğünü haber vermiştir. İslâm ülkelerinin çoğunda bu gerçek anlatılmadığı için körü körüne bir Batı hayranlığı kafa ve kalpleri doldurmuş ve Allah’ın insanlara en son mesajı olan Kurʹân’dan uzak nesillerin yetişmesine imkân verilmiştir.

ALLAHʹIN SAPASAĞLAM SANATI

Kur’ân dünyanın hareket halinde bulunduğunu düşündürücü, aklı ha­rekete geçirici bir anlatım şekliyle ortaya koyarken, bunu Allahʹın sapa­sağlam sanatı olarak vasıflandırıyor. Şöyle ki: Kâinat plânında yer alan her şeyin sağlam ölçülere, şaşmayan kanunlara bağlandığını; yanlış, sakat, arızalı, noksan ve yararsız gibi bir düzensizliğin bulunmadığını vurgulamak­tadır.

Cenâb-ı Hak, her şeyi sapasağlam yapıp yerine oturturken bunu bize «itkan» sözüyle anlatmaktadır. Bununla her sistemin temelinin sağlam, dü­zeninin kusursuz, dengesinin yerinde olduğu neticesi ortaya çıkıyor ve in­san aklının ve düşüncesinin bu noktaya çevirilmesi ilhâm ediliyor. Nitekim Mülk Sûresiʹnde bu konu daha da açıklanarak şu bilgi veriliyor: «O ki yedi göğü tıpatıp uyum halinde yaratmıştır. Sen, Rahmânʹın yarattığında hiçbir düzensizlik, uygunsuzluk göremezsin; gözünü bir çevir de bak, acaba bir çatlak, bir bozukluk görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; gözün yorgun bitkin halde alçalmış olarak sana döner. »

İNSAN HEM İYİLİĞE, HEM DE KÖTÜLÜĞE YATKINDIR

«Kim iyilikle gelirse, ona ondan daha hayırlısı var.. »

Kendinde hem melek, hem de hayvanla ilgili iki sıfatı taşıyan, yani bu özellikte yaratılan insan, nefsiyle hayvana; ruhuyla, aklıyla meleğe yakın­dır. O bakımdan o hem iyiliğe, hem de kötülüğe yatkındır. Hak din, selîm akıl, hakkı yansıtan ilim ve güzel ahlâk insanı ruhen yükseltmek, onunla Yüce Yaratan’ı arasındaki engelleri kaldırmak ve böylece insanın melekî özelliğine ağırlık kazandırmak içindir.

O nedenle her insanın hak dine, güzel ahlâka, selim akla ve hakikatı arayan bilgiye büyük ihtiyacı söz konusudur. Bu da ancak ciddi ve seviyeli bir eğitim ve öğretimle gerçekleşebilir.

Konuyu bu iki zıt sıfat, ya da duygu açısından incelediğimizde, görü­rüz ki, insan taşıdığı özellikleri gereği iyilik ve kötülük işlemekte serbest bırakılmış, yani bu hususta cüzʹî iradesiyle başbaşa bırakılmış; ancak yar­dımcı olarak kitap indirilmiş ve peygamber gönderilmiştir. Bu iki İlâhî reh­ber ona doğru ve eğri yollar hakkında; hak ve bâtıl sayılan şeylerle ilgili gereken bilgiyi vermekte ve doğru yola yönlendirici telkîn ve tavsiyelerde bulunmaktadır. Artık bu durumda kişinin işlediği iyiliğin mükâfatı, kötü­lüğün cezası tamamen kendisine raciʹdir ve bu ölçü en âdil kıstasın tabii sonucudur. Çünkü Allah mutlak anlamda âdildir; O, haksızlığı hem ken­dine, hem de insanlara haram kılmıştır. 89 ve 90. âyetlerle bize bu gerçek­ler özet mahiyetinde öğretilmektedir.

HAK DİN BÜTÜNÜYLE İLÂHÎDİR

Allah öncesiz ve sonrasız olduğu için Oʹnun indirdiği son din ve o di­nin taşıdığı hüküm ve hikmetler de öylece ebedîdir, yani kıyâmete kadar tazeliğini, özelliğini ve yüceliğini kaybetmiyecektir. Öyle ki, zaman aşımıy­la aşınmaz, okumakla eskimez; sosyal yapıdaki değişmelerle değişmez. Çünkü insanın temelde ruhî ve bedenî ihtiyaçları sınırlıdır. Kur’ân bu ihti­yaçları en uygun şekilde karşılayıp insanı mutlu edecek bir kudret ve muh­tevada indirilmiştir. Aynı zamanda Cenâb-ı Hak yarattığı insanı ezelde ha­zırladığı plân ve proğram gereği nasıl yöneteceğini, ihtiyaçlarını nasıl ve ne yoldan karşılayacağını da plânlamıştır. O bakımdan insanı en iyi bilen ve onun en ölçülü şekilde mutlu olmasına imkân hazırlayan ancak Cenâb-ı Hak’tır. O halde insan her an İlâhî tebliğe muhtaçtır. O teblîği yansıtan hak din -Allahʹın son mesajı olarak- indirildiği gibi korunur; ona başka söz kat­mak veya hükümlerini değiştirmek; fazlalık ve noksanlık yapmak aslâ câiz değildir ve bu yetki hiç kimseye verilmemiştir.

Şunu da ilâve edelim ki, İslâm’ın getirdiği hüküm ve hikmetler cum­hurun aklıyla, vicdanıyla ve bilgisiyle her zaman uyum sağlayacak özellik­tedir. Tabiî cumhurdan kasdımız, aynı çağda yetişen büyük din âlimlerinin biraraya gelip oluşturduğu ilim şurâsıdır.

Günün değişen şartlarını dikkate alarak dinî esasları değiştirip onla­ra uydurmak, dini temelinden yıkıp yozlaştırmak olur ve sık sık meydana gelen bu değiştirmeler onu İlâhî ölçü ve sınırın dışına çıkarır. O bakımdan dinin kesinlik ifade eden hükümleri ve prensipleri yabancı bir sisteme uydurulamaz. Aksi halde her iki sistem de ağır yara almış olur.

KULLUĞUN ESASI NEDİR?

«Ben ancak hürmete lâyık gördüğü bu şehrin (Mekke’nin) Rabbına ibâ­detle emrolundum. Her şey O’na aittir ve ben Müslümanlardan olmakla, Kur’ân okumakla da emrolundum.. »

Şüphesiz kulluğun esası ve amacı, insanın kendine has kulluk dere­cesini bilip Yüce Yaratan’ına ibâdet etmesidir. Zaten insan bu amaca yö­nelik olarak yaratılmıştır. O halde imân temeline dayalı olarak yapılan ibâ­det, hilkatimizin gereğidir. Kulluk ölçü ve derecesini unutup kendimizi ibâ­det çizgisinden uzak tutmamız ise, hilkat kanununa ve ondaki hikmete ters düşer. Dünya işleriyle haşır-neşir olmak, yeme, içme gibi nefsanî ihtiyaç­ları karşılamak ve gidermek hayatın ve var olmamızın gayesi değil araç ve ihtiyaçlarıdır, yani hayatımızın bir süre devamını sağlayan ve ona can­lılık kazandıran vasıtalardır.

Gerçek bu olunca, iyilik ve kötülük nisbî ve izafîdir. O bakımdan bun­ların karşılığı olarak takdir edilecek cezâ ve mükâfat da münhasıran o ame­li işleyene aittir.

KULLUĞUN TEMELİNİ OLUŞTURAN ÜÇ ESAS

İlgili 91 ve 92. âyetlerle Cenâb-ı Hak, kulluğu ayakta tutacak ve ona sehpa teşkil edecek üç esastan söz etmektedir:

1- Allah’a imân doğrultusunda ibâdete devam edilmesi,

2- Bu ibâdetin İslâm’ın belirlediği anlam ve ölçüde yerine getirilmesi,

3- İnsan hayatını her yönüyle ele alıp düzene sokan, yönlendiren Kur’ânʹın bilinerek, anlaşılarak okunması..

Bilindiği gibi, ibâdet imândan kaynaklanan kulluk derecesinin anlam ve ölçüsünü belirler. İmansız ibâdetin bir anlam taşımıyacağı gibi, ibâdetsiz imânın da ürünsüz tarla, meyvasız ağaç gibi olduğu ortaya çıkar. O ba­kımdan ibâdetle emrolunan insanlar, bu emirle önce ibâdet edecekleri Al­lah’ı bilip imân etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İbâdet de gelişigüzel ol­maz ve insan aklına ve düşüncesine göre şekillendirilmez; o ancak Allahʹın İnsanlıktan yana geniş rahmetinin tezahürü olarak indirdiği İslâm Dini’ne göre bilinip yerine getirildiği takdirde gerçek ölçüsünü bulur ve kabule şayan görülür. İslâmiyeti de anlayıp kavrayabilmek için mutlaka Kur’ân’ı ve ondaki bütün hükümleri, prensipleri, tavsiyeleri ve öğütleri bilmek şart­tır.

İşte kulluk derecesinin esasını oluşturan bu üç maddenin ardarda sı­ralanmasının hikmeti budur.

MEKKEʹNİN RABBİ

91. âyette geçen bu tabir çok dikkat çekicidir. Aynı zamanda üzerinde durulmayı gerektiren birtakım hikmetleri yansıtmaktadır. Şöyle ki, erbab-ı tasavvufun «Kesretten vahdete» dedikleri «çokluktan birliğe» yönelmenin açık işâreti söz konusudur. Çünkü Kâbe birliğin sembolüdür. Allah’a kul­luk ise, gerek halde, gerekse kaalde birliğe yönelmeyi gerektirir. Onun için kutsal Mekke’yi bu birliğin odağı kılmış; namaz ve hac ibâdetiyle de birli­ğin gerçekleşmesini, kesretten vahdete yönelinmesini sağlamıştır. Zira Al­lahʹın mutlak anlamda birliği, yalnız kendisine ibâdeti emreder ve toplum hayatı da ancak O Bir’e ibâdet ve taâtle birlik ruhuna erişir, kardeşlik bağ­larını kurup pekiştirebilir.

Böylece Cenâb-ı Hak bize gerçeğin ışığını yansıtan âyetlerini bildir­mekte, gerisini imân ve irfanımıza bırakmaktadır. Artık O, yapacağımız her şeyi, kafa ve kalbimizden geçen her düşünce ve niyeti hakkıyla bilir, görür ve tesbit eder de ona göre bize karşılık hazırlar.

ALLAHʹIN ÂYETLERİ

«Ve de ki: Hamd olsun o Allahʹa ki size âyetlerini gösterecek de onları bilip anlaya­caksınız. Hem Rabbim yapageldiklerinizden habersiz değildir. »

Enfüste ve atakta (nefis ile dışı) Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden belgeleri ve Oʹnun kudretiyle sanatının eşsizliğini gösteren âyetleri; aynı zamanda her şey üzerinde mutlak hükümranlığının izlerini görmek mümkündür. Yeter ki düşünen kafanın, akleden kalbin, bakan gözün ve işiten kulağın temelinde dosdoğru iman ve gelişmiş bir irfan bulunsun.

O bakımdan Cenâb-ı Hak, Mekkeli putperestlere yakında bu âyetlerin kendilerine gösterileceğini bildirirken, yaşamakta olan inkârcı toplum ve milletlere de yakında O Yüce Kudreti’nin belgelerini ve eşyadaki damga­sını göstereceğini hatırlatarak hiçbir çağda bu ölçünün dışına çıkmanın, yani sözü edilen âyetleri tamamen belirsiz hale getirmenin mümkün olamı­yacağına işâret etmektedir.

Nitekim on dört asır önce Mekkeli müşriklerin işkence edip küçümse­dikleri mü’minler, çeyrek asır geçmeden dünyanın en medeni milleti olarak sahneye çıkmış oldular. «Eskilerin masalları» diyerek hafife aldıkları Kur’­ân-ı Kerîm hâlâ çağların, milletlerin ve medeniyetlerin önünde rakipsiz yü­rümektedir. İlmî buluş ve tesbitler Kur’ân’daki temel bilgileri tasdîk etmek­te ve inkârcılar o yüzden şaşkına dönmektedirler.

Enfüsteki âyetler:

Tıp, anatomi, biyoloji ve fizyoloji üzerindeki ciddi çalışmalar ve tes­bitler, insandaki her organın, hattâ her hücrenin üzerinde Cenâb-ı Hakk’ın kudret damgasının bulunduğunu isbatlamakta ve daha mükemmelinin düşünülemiyeceğini ortaya koymaktadır.

Beyni oluşturan milyonlarca sinir hücresinin akıllara durgunluk ve­ren işleyişi ve hafızada milyonlarca eşyanın şeklinin, renginin, sesinin ve özelliğinin arşivlenmesi, çok mükemmel bir proğramlayıcının varlığına, sistemi oluşturan üstün bir kudretin sanatına delâlet etmektedir.

Hücredeki canlılık vasfının ancak Allah’ın varlığıyla izahı ise, ayrı bir belge olarak inkârcı nankörü insaf ve iz’ana çağırmaktadır.

Afaktaki âyetler:

Bunlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz: Dünyanın, yaratıldığı günden beri bağlı bulunduğu kanun ve sistemin gereği belli bir hızla ve belirlenmiş yöne doğru dönmesi; güneş ile dünya arasındaki mesafenin çok dengeli ve yararlı bir ölçüde ayarlanıp tutulması; atmosfer tabakasının yine ölçülü nisbetteki bir kalınlıkta ve yükseklikte muhafaza edilmesi; dün­yanın onda yedisinin denizlerle kaplı olması hep yüksek ve mükemmel bir kudretin düzenlemesine delâlet etmekte ve her türlü şüpheyi reddedecek kadar kesinlik arzetmektedir.

Fussilet Sûresi 53. âyette bu konu şu anlatımla biraz daha açıklanarak mü’minlere bilgi verilmekte, inkârcılar da daha iyi düşünmeye dâvet edil­mektedir:

«İleride onlara âyetlerimizi hem birçok ufuklarda, hem de kendi nefis­lerinde göstereceğiz. Tâ ki O’nun (Kur’ânʹın) hak olduğu meydana çıkıp onlara açıklanmış olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi? »

Neml Sûresine, açık ve açıklayıcı olan Kur’ân’ın insanlara doğru yol ve müjde olduğu belirtilerek başlandı. Yine Kur’ânʹın okunması emredildik­ten sonra insana enfüste ve afakta âyet ve belgelerini gösteren Allahʹa hamd edilerek sûre noktalandı.

Bizi bu sûrenin de tefsirine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; bize manevi ışık tutan, ilhâm kaynağımız olan ve Allahʹın kitabını açıklamak suretiyle bize bol malzeme bırakan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.