MEÂLİ:
87- Musa ile kardeşi Hârunʹa: «Mısırʹda kendi kavimlerinize evler hazırlayın, evlerinizi kıbleye yönelik yapın, namazınızı da kılın» diye vahyettik. Artık sen mü’minleri müjdele.
88- Musa, «Ey Rabbimiz, » dedi, «doğrusu sen Firʹavnʹa ve ileri gelen cemaatine dünya hayatında zînet ve mallar verdin. Rabbim! bunu senin yolundan saptırsınlar diye mi verdin? Ey Rabbimiz! onların mallarını sil-süpür de belirsiz hale getir; kalblerini sık da sık. O elim azâbı görmedikçe (belli ki) onlar inanmıyacaklardır. »
89- Allah, «ikinizin de duâsı kabul olundu. Doğrulukta (doğru yolda yürümekte) devam edin ve sakın (o kendini ve Hakkʹı) bilmezlerin yoluna uymayın! » buyurdu.
90- İsrâiloğullarıʹnı denizden geçirdik; Firʹavn ve askerleri zulüm ve düşmanlık (izhar ederek) onları takibe koyuldular. Sonunda Firʹavn boğulma derecesine gelince (şöyle) dedi: «İsrâiloğullarıʹnın inandığı Allahʹtan başka ilâh olmadığına inandım ve ben artık (Oʹna) teslimiyet gösterenlerdenim! »
91- Şimdi mi imân ettin? Oysa önce isyân ettin ve fesatçılardan oldun, (değil mi? )
92- Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. Çünkü insanların çoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler.
EVLERİN KIBLEYE YÖNELİK BULUNMASI
«Evlerinizi kıbleye yönelik yapın, namazınızı da kılın.. »
Âyetin zâhiri delâletinden, namaz ibâdetinin her peygambere emredildiği ve Musa (A. S. ) ile ona inanan İsrâiloğullarıʹnın da namaz kıldıkları anlaşılıyor. O halde namazsız, zekâtsız bir hak din düşünmemiz mümkün değildir. Çünkü namaz Allah ile kulları arasında en işlek yol, en sağlam köprü sayılır.
Ayrıca hemen her devirde namaz kılanların, kendilerine belirlenmiş bir cihete yönelerek bu ibâdeti yerine getirmelerini de ilgili âyetin anlatımından öğrenmiş oluyoruz.
Fir’avn, İsrâîloğullarıʹnı toplu halde katletmeyi plânlamış bulunuyordu. O halde İsrâiloğullarıʹnın mâbedlerde toplanıp cemaat halinde ibâdet etmeleri birtakım sakıncalı sonuçlar doğurabilirdi. Bir ön tedbir olarak herkes evini bir bakıma mâbet haline getirecek ve kıbleyi belirleyerek, evlerde cemaat olup, ibâdetini yerine getirecekti. Çünkü gerek sıkıntılı, gerek neşeli; gerek bolluk, gerekse darlık günlerinde insanın mutlaka ibâdete ve cemaate ihtiyacı vardır. O her bakımdan mânevî bir silâh, İlâhî destek ve güvendir.
İsrâiloğullarıʹnın kıblesi, neresi olabilirdi? Kurʹân ilgili âyetlerde bunu açıklamamıştır. Ancak yeryüzüne Allahʹa ibâdet için ilk konulan mâbedin, kutsal Kâbe olduğunu biliyoruz. Kurʹânʹda Âl-i İmrân 96. âyetle bu husus çok net bir anlatımla belirtilmiştir. O halde Musa (A. S. )ın şeriatında kuvvetli bir ihtimalle kıble, Kâbe idi. Nitekim Kur’ânʹın ilk müfessiri İbn Abbas (R. A. ), «Şüphesiz ki Kâbe Musa ile Hârunʹun kıblesi idi», demiştir. Tabiînʹden Mücahit de aynı görüştedir. (Bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/427, 428)
Diğer yandan, Musa şeriatında namaz ve benzeri ibâdetlerin herhalde mâbetlerde yapılması emredilmiştir. Fir’avn’ın imha plânı sezilince, evlerde cemaat halinde ibâdet etmeğe ruhsat verilmiştir.
İsrâiloğullarıʹnın kıblesinin Beytüʹl-Makdis olduğunu söyleyenler olmuşsa da buna bir dayanak tesbit edilememiştir. (Geniş bilgi için bak: Lübabu’t-te’vîl: 2/305)
NAMAZIN SAĞLADIĞI GÜVEN VE DAYANIŞMA
«Namazınızı da kılın, diye vahyettik. Artık sen müʹminleri müjdele. »
Mısır’da evler hazırlanmasıyla ilgili İlâhî emirden birkaç mâna anlaşılmaktadır:
a) İsrâiloğulları Mısır’da ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardı. En ağır işlerde çalıştırılıyor, bir karın tokluğuna Fir’avn’a hizmet ediyorlardı. O bakımdan Mısırʹın kendilerine vatan olamıyacağına, er-geç oradan başka bir ülkeye hicret etmelerinin gereğine inanıyorlar ve o bakımdan düzenli bir hayata özenmiyorlar, bir bakıma yerleşim yerlerinde eğreti duruyorlardı. Allah’ın muradı ise, onların düşündüğü veya sandığı doğrultuda tecelli etmiyecek, Mısır’ı azgın kâfirlerden temizleyip onlara vatan kılacaktı. Onun için tam eyleşik durumuna geçmeleri ve kendilerine huzur verecek evler inşa etmeleri emredildi.
b) İkinci bir yorum ise, şöyledir: İbâdet için evler (mâbetler) hazırlanması emredildi. Çünkü yakın gelecekte İsrâiloğulları’nın o mâbetlere büyük ihtiyaçları olacak; aynı zamanda Allahʹın onlardan yana yardımcı olduğunu isbatlayacak birer tarihî belge olarak o mâbetler kalacaktı.
c) Diğer bir yorum da şöyledir: Mısırʹda yapılan mâbetler, evlerinde ibâdet edenler için kıble olarak belirlenmiş ve böylece kalbler mâbede bağlanarak bütünleştirilmiştir.
Böylece gerek mâbet, gerekse kıble ve namaz mü’minler için güven, huzur ve ümit kaynağı olmuştur.
d) Fir’avn, İsrâiloğullarıʹna karşı çok katı ve zalimane bir tutum içine girmişti. Gittikçe çoğalan bir kavimden endişe duymaya ve gelecek günlerin neler doğuracağından kuşkulanmaya başlamıştı. O bakımdan İsrâiloğulları’nın nüfus artışını durdurmaya karar vermişti. Doğacak her erkek çocuğu imha edecek, kız çocuklarına dokunmayacaktı. Nitekim bu kararını uygulama safhasına korken, Musa Peygamber de yeni doğan çocuklar arasında bulunuyordu. Yıllar birbirini kovalarken Musa Peygamber büyüdü ve İlâhî emirle İsrâiloğullarıʹnın başına geçti. Olaylar gün geçtikçe gelişme kaydederek Firʹavn ve yandaşlarını iyice ürkütmeye başladılar. O kadar ki İsrâiloğullarıʹnın toplu halde mâbetlerde toplanmasına tahammül edemiyerek, ibâdet yerlerini yıktırdılar. Şüphesiz ki Firʹavnʹın bu davranışı belki de zulüm ve azgınlığın, hırçınlık ve kabalığın en çirkini ve en küstahçası idi. Zira hak dine bağlı olanların mânevî çatısını ve gönül birliğini toplu halde ibâdet, özellikle de namaz sağlıyordu. İsrâiloğulları bu feyizden mahrum edilince, birlik ruhu zayıflamaya başladı, derken Cenâb-ı Hak onlara yeniden bir imân ve ibadet aksiyonu vermek istedi; evlerini kıbleye (Kâbe’ye veya Kudüsʹe) yönelik yapmalarını ve bundan böyle kendi evlerinde namaz kılmalarını, ibâdetlerini yerine getirmelerini emretti. Zira İsrâîloğulları o güne kadar normal ibâdetlerini sadece mâbetlerde yerine getirirlerdi. Onlara bu konuda bir genişlik ve kolaylık gösterildi.
Bu da Hakk’ın üstün geleceğine, bâtılın yok edileceğine ve mü’minlerin kurtulacağına bir işâretti. Nitekim 87. âyetin sonunda bu işârete delâlet eden şu emrin Musa’ya verildiği açıklanıyor: «Artık sen müʹminleri müjdele!. » Aynı zamanda bu emirle, Mekke’de çok zor günler geçirmekte olan Ashab-ı Kirâm’a da müjde verilerek kurtuluşun ve aydınlık günlerin yakın olduğuna işâret ediliyordu.
İsrâiloğullarıʹna emredilen namazın şekil ve keyfiyeti hakkında kaydadeğer bir rivâyet elimizde yoktur. Bilinen tek şey, her peygambere namaz ibâdetinin emredilmesidir.
MUSA PEYGAMBERİN ŞİRRETLİĞE KARŞI TEPKİSİ
«Musa, Ey Rabbimiz, dedi. Doğrusu sen Firʹavnʹa ve ileri gelen cemaatine dünya hayatında zînet ve mallar verdin. Rabbim! bunu senin yolundan (halkı) saptırsınlar diye mi verdin? »
Firʹavn, İsrâiloğulları’na hiçbir hak ve vecîbe tanımayınca, ibâdetlerine bile müdahale edip mâbetlerini yıkacak kadar ileri gidince, doğuştan sert mizaçlı olan Musa Peygamberin ruhundan fışkıran tepki, ona ilgili âyette meâlini verdiğimiz sözleri söyletmişti. Aslında bu sözler gerçeği ifâde ediyordu. Çünkü inkârcı nankörlerin tek dayanağı, mal ve makamdır; öylesinin malı çoğaldıkça azgınlığı ve inkârı da artar.
Musa Peygamber (A. S. ), ilâhî sünneti çok iyi bilen bir peygamberdi. Olayların seyri, Fir’avn’ın imân etmiyeceğini gösteriyordu. Çünkü en az bir yumuşama şöyle dursun, her geçen gün o, zulüm ve tuğyanını artırıyor; Hakk’ın nurunu söndürmek için plânlar hazırlıyordu. O bakımdan Musa Peygamber, İlâhî hükmün inmesinin yakın olduğunu seziyor ve insanlara bunca zulmeden Fir’avn aleyhine şöyle duâ ediyordu: «Ey Rabbimiz! onların mallarını sil-süpür de belirsiz hale getir; kalblerini sık da sık. O elîm azabı görmedikçe (belli ki) onlar inanmayacaklardır. »
DOĞRULUKTA VE DOĞRU YOLDA DEVAM ETMEK
«Allah, ikinizin de duâsı kabul olundu. Doğrulukta (doğru yolda yürümekte) devam edin ve sakın (o kendini ve Hakkʹı) bilmezlerin yoluna uymayın! buyurdu. »
İlgili âyetle önemli bir noktaya parmak basılıyor; Duâlar kabul olundu, hislerinizden sıyrılın, doğrulukta ve doğru yolda akıl ve imân rehberliğinde devam edin, deniliyor.
Böylece en azılı düşmana karşı bile olsa hissin tesiri altında söz söylemenin ve davranmanın fazla bir yarar sağlamıyacağına işâret ediliyor. İmanla birleşip İlâhî vahiyle desteklenen aklın rehberliğine ayrıca gizli bir atıf söz konusu oluyor.
«Sakın (o kendini ve Hakk’ı) bilmezlerin yoluna uymayın! » cümlesi, bu gerçeği açıklıyor. Zira gerek Fir’avn, gerekse devlet erkânı tamamen duygusal davranıyorlardı; aklın ve sağlam mantığın yolunu seçmiyorlardı. O yüzden çok zulümde bulundular, haksızlığı kendilerine sanat edindiler. Cenâb-ı Hak, mü’minlerin böyle duygusal davranıp vahyin ışığından uzaklaşmalarının, imân cevherine ve insan olma mertebesine ters düşeceğini bildirdi. İnkârla birleşen hissin felâkete, imân ve doğrulukla birleşen aklın saadete götüreceği bir defa daha kalb ve kafalara işlendi.
DENİZİN Yol VERMESİ
«İsrâiloğullarıʹnı denizden geçirdik. »
Kur’ân burada «denizden geçirdik» cümlesiyle tarihî bir olayı açıklarken bunun Nil veya başka bir ırmak olma ihtimalini kaldırıyor. Zira b a h r ismi, büyük çapta tuzlu suyu ifade eder. Kamus müellifi, el-Besair’de, bahr: geniş bir yerde çokça toplanan su manasına konulmuş bir isimdir, demiştir. Genellikle çok miktarda tuzlu su hakkında daha çok yaygın bir isim olduğunda ise şüphe yoktur. Nitekim Kurʹân-ı Kerîm: 25/53. âyette bahr, hem tuzlu acı, hem de tatlı içimi kolay su hakkında kullanılmışsa da, burada tağlîb kaidesi söz konusudur, gâlib olan acı tuzlu su olduğuna göre, iki su birarada anılınca her ikisine birden bahr denilmiştir, tıpkı güneşle ay birarada anıldığında, «Kamereyn» denildiği gibi.. Göle de -çokça su toplandığı için- bahr denildiği vâkidir. O bakımdan biz bu ismi «deniz» olarak dilimize çevirdik ve İsrâiloğulları’nın geçirildiği tuzlu acı çokça suyun Kızıldeniz olduğunu belirttik. Aynı zamanda Mısır’la Kudüs arasında Kızıldeniz bulunuyor.
Böylece Allahʹın vaʹdi yerine geldi, mucize tecelli etti; Hakkʹın kudret ve inayeti sabreden, namaz kılıp Allah’a güvenen milletten yana yöneldi: Kızıldeniz açılıp Allahʹın kullarına yol verdi. Arkalarından kendilerini takibe koyulan, aynı zamanda zulüm ve düşmanlık için kin ve ihtirasıyla gelen Fir’avn ve askerleri açılan bu geçitte boğularak silindiler. Kaza gelince gözler kör olur, derler ya, Fir’avn ve yandaşları da Kızıldeniz’in İlâhî bir mucize olarak mü’minlere açılıp yol verdiğini düşünemediler ve kendileri için böyle bir mucizenin hiçbir zaman söz konusu olamıyacağını hesaba katamadılar ve sanki deniz onlara yol vermek için kendiliğinden açılmış duygusuyla hep birlikte geçmeye kalkıştılar, derken bir anda sular kale misali üzerlerine yıkılıp Kızıldeniz hepsine mezar oluverdi.
Fir’avn tam boğulacağı sırada gerçeği anladı, ama neden sonra, olan olmuş, bütün fırsatlar elden çıkmış bulunuyordu. Ölüm anındaki imânın ona bir fayda sağlamıyacağı kesindi. Zira ümitsizlik anındaki imânın bir değeri yoktur.
Fir’avn’ın cesedi, kendisinden sonrakilere de bir ibret, tarihî bir belge olmak üzere kıyıya tümsekçe bir yere atılıverdi.
NEDEN FİRʹAVNʹIN İMANI KABUL EDİLMEDİ?
Gerçi biz yukarıda bunu kısmen olsun açıkladık, ama konunun önemini düşünerek ilim adamlarının Kur’ân ve hadîslerin ışığında tesbit ettikleri dört maddeyi nakletmeyi faydalı bulduk:
1- Fir’avn ancak ölümle sonuçlanacak İlâhî azap ile burunburuna geldiğinde inanmıştır. Oysa ümitlerin böyle kesilip son bulduğu bir zaman parçası içinde imân makbul değildir.
2- Firʹavn içine düştüğü felâketten kurtulmak için bu yola başvurmuştur. Amacı Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar, kudretinin ve azametinin mutlak üstünlüğünü teslîm değil, zevahiri kurtarmaktı.
3- Ayrıca onun bu ikrarı tam bir taklît havası içindeydi. Nitekim 90. âyette onun şöyle dediği açıklanmaktadır: «Sonunda Fir’avn boğulma derecesine gelince (şöyle) dedi: İsrâiloğullarıʹnın inandığı Allah’tan başka ilâh olmadığına inandım ve ben artık (O’na) teslimiyet gösterenlerdenim. »
4 Firʹavn Allah a inandığını söylerken Musa Peygamberin peygamberliğini tasdîka yanaşmamış, İsrâiloğullarıʹnın inandığı Allah demiş, Musa Peygamber’in Rabbına dememiştir.
II. RAMSESʹİN MUMYASI
Musa Peygamberi tasdîk etmiyen ve İsrâiloğulları’na zulmedip onlara ikinci sınıf vatandaş muamelesini reva gören ve kendini Mısırlıların tanrısı olarak ilân eden Fir’avnʹın asıl adı nedir? Çünkü Firʹavn, eski Mısır hükümdarlarına verilen addır. Hemen hemen Milâdî yılların başına kadar gelen firavunluk devrinde Mısırʹda 32 fir’avn hanedanı hüküm sürmüştür.
Ramseslere gelince, bu, 12 Mısır firavununun adıdır. En önemlileri 19. sülâleden Ramses I, Ramses II ile 20. sülâlenin kurucusu olan Ramses lllʹtür. Ramses I, 19. sülâlenin kurucusudur, 2 yıl hüküm sürmüştür. Bu sülâlenin en tanınmış firavunlarından biri de Sezostris diye de anılan Ramses ll’dir. M. Ö. 1295-1225 yılları arasında hüküm sürmüştür. T e b mâbedi ile L u k s o r sarayının avlusunu yaptıran odur. Zamanında başka eserler de yaptırmıştır. 20. sülâlenin kurucusu olan Ramses III ise M. Ö. 1199- 1167 yılları arasında 32 yıl hüküm sürmüştür. Büyük Amon tapınağını yaptıran odur.
Musa Peygamberi Mısırʹda tedirgin edip ülkeyi terketmesine kadar zulüm ve tuğyanını sürdüren, İsrâiloğullarıʹnın erkek çocuklarını öldürtmek suretiyle soy kırımını emreden Firʹavnʹnın kaçıncı Ramses olduğu hakkında bazı farklı görüş ve tesbitler vardır. Ancak Musa Peygamberin M. Ö. XIII. asırda yaşadığına bakılırsa, bunun II. Ramses olduğu ağırlık kazanır. İlgili 92. âyette «Senden sonrakilere (ibret ve öğüt alınacak tarihî) bir belge olmak için bugün senin bedenini kıyıya yüksekçe bir yere atacağız. » buyurulmaktadır ki, bundan Kızıldeniz’de boğulan Fir’avnʹın cesedinin tarihî bir belge ve sonrakilere bir ibret-i müessire olmak üzere tümsekçe bir yere atıldığı anlaşılmaktadır. Mısır müzesinde hâlen korunan mumyalandırılmış cesetler arasında II. Ramses’in mumyası da bulunuyor.
Son birkaç yıl önce İngiliz arkeologlarının Kızıldeniz sahilinde yaptıkları kazılar neticesi, kendiliğinden mumyalanmış bir insan cesedi ortaya çıkarmaları bazı ihtimallerin doğmasına neden olmuşsa da, onun sözü edilen Fir’avnʹa ait olduğunu isbat eden hiçbir belge elde edilememiştir. O bakımdan II. Ramses’in mumyası, her türlü ihtimale kapı açmayacak kadar kesinlik arzetmektedir.
Allah daha iyisini ve daha doğrusunu bilir.
Bu konuda ayrıca, Britanya müzesinde korunan Eski Mısırʹa ait papirüslerde Fir’avn ile Hz. Musa hakkında yazılı tarihî belgeyi A’raf sûresi 103- 126. âyetlerin tefsîrinde açıklamış bulunuyoruz, oraya bakılması tavsiye olunur.
MUSA PEYGAMBER İLE FİR’AVN OLAYINDA YER ALAN İLÂHÎ MESAJLAR
1- Namaz müʹminlerin en kudretli irfan kaynağı ve ruhlarının değişmiyen gıdasıdır
2- Her peygambere namaz emredilmiştir. Çünkü namazsız, duâsız hak din indirilmemiştir.
3- Maddeci inkârcıların iki dayanak ve kaynakları vardır: Madde ve makam.
Nitekim Firʹavnlar devrinden kalma kabirlerde çeşitli zînet eşyasına ve kıymetli madenlere rastlanmaktadır.
4- İnkârcı zâlimlerin Hakk’a karşı tutumları bütünüyle hissidir; aklın ve sağlam mantığın rehberliği yoktur. O halde mü’minlerin kişisel hislerinden sıyrılıp imânla birleşen akıllarını rehber edinmeleri gerekir.
5- Allah’a güvenip dayanan, zulüm ve düşmanlığa karşı göğüs gerip sabredenlerin başarıya erişmeleri, İlâhî inâyete mazhar olmaları söz konusudur.
6- İmân temeli üzerinde yükselen hak ve adâletin zaferi, küfrün ve şirkin bütün engellerini aşacak kudrettedir. Bu zafer mutlak anlamda insanlığa mutluluk, huzur ve istikrar getirir.
7- Küfür temeli üzerinde yükselen ahlâksızlığın, şımarıklık ve azgınlığın sonu felâkettir. Bu, belirlenen kerteye geldiğinde İlâhî hüküm hiçbir engel tanımadan iner.
8- Her türlü ümitlerin kesildiği, Allah’tan başka yardımcı bulunmadığı bir sırada, daha önce imân etmemişse, kişinin dönüş yapıp imân etmesinin hiçbir değeri yoktur.
9- Uluʹl-azm’den olan Musa Peygamber gibi büyük bir nebînin karşısına çıkıp zulüm ve işkencenin her türlüsünü mü’minlere reva gören, bu da yetmiyormuş gibi, bir de kendini ilâh ilân eden Firʹavn’ın cesedinin kaybolmaktan kurtarılması, Allah’ın yüce kudretinin ibret dolu tecellilerinden biridir.
Şüphesiz ki bu olay ve Kur’ân’ın verdiği en sağlam bilgi, Kurʹân’ın Allah tarafından indirildiğinin bir başka delil ve belgesi sayılır.
10- İlâhî âyetlerden gafil olanlar için II. Ramses (Fir’avn)ın mumyalı bedeni uyarıcı bir belgedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle hakla bâtılın tarihî mücadelelerinden önemli bir bölümün ibret dolu neticesi verildi. Hakk’a karşı gelip doğru yolu seçmeyen azgın inkârcıların hazîn akibeti hakkında bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetle, haktan yana olan İsrâiloğulları’nın İlâhî inâyete mazhar kılınıp Firʹavn’ın zulmünden kurtulduktan sonra huzur ve güven dolu günler yaşadıkları hatırlatılıyor; özellikle Dâvud ve Süleyman Peygamber döneminde altın devri yaşadıklarına işâret ediliyor ve son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) gönderilmesiyle Yahudilerde yine bir başkalaşmanın meydana geldiğine dikkat çekiliyor; kendilerinden olmayan bir peygambere karşı olumsuz yönde tavır değiştirmelerinin nedeni üzerinde duruluyor. Yahudîlerin İslâm’a ve Kur’ân’a karşı muhalefetlerinin sürüp gideceği bildirilerek meselenin Âhiret’te çözüleceği haber veriliyor.