MEÂLİ:
83- Can boğaza gelip dayandığında,
84- Siz de bakıp dururken,
85- Biz ona sizden daha yakınızdır, ama siz göremezsiniz.
86-87- Eğer siz hesap ve cezâ görmeyecekseniz, haydi iddianızda doğrular iseniz o (çıkmak üzere olan) canı geri çevirin!.
88-89- Fakat o (ölmek üzere olan kimse Allahʹa) yakınlık sağlayanlardan ise, rahatlık, huzur, neşʹe ve Nîmet Cenneti onundur.
90-91- Ve eğer meymenetlilerden ise, meymenetlilerden sana selâm olsun!
92-94- Eğer o (hakkı) yalanlayan sapık şaşkınlardan ise, ona da kaynar sudan bir konukluk ve Cehennemʹe yaslanmak vardır.
95- Şüphesiz ki bu, kesin bilgi derecesinde bir gerçektir.
96- O halde O çok büyük Rabbınʹın ismini tesbîh ve tenzîh et..
İLGİLİ HADÎSLER
Ümmü Hâni’ (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden sordu:
- Ya Resûlellah! Öldüğümüz zaman ziyaretleşip birbirimizi görebilir miyiz?
Efendimiz ona şu cevabı verdi:
- Ruh bir kuş olur da ağaca asılır (veya tutunur). Tâ ki kıyâmet günü olunca her ruh kendine ait bedene (gelip) girer. » (Müsned-i Ahmed: 6/425)
«Müʹminin ruhu Cennet ağacına asılan (tutunan) bir kuş olur da, Allah ölüleri diriltip kaldıracağı gün onu kendine ait bedenine döndürür. » (Nesâî/cenâiz: 117- İbn Mâce/zühd: 32- Ahmed: 3/455, 456, 460)
«Kim Allahʹa kavuşmayı sevip arzularsa, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz. » (Müslim/zikir: 14-18- Tirmizî/cenâiz: 67, zühd: 6- Nesâî/cenâiz: 10- Dâremî/rikak: 43- Taberânî/cenâiz: 51- Ahmed: 2/313-3/107-4/259-5/316-6/44)
Ukbe b. Âmir el Cühenî (R. A. ) diyor ki:
«Sebbih bismi Rabbike’l-Azîm» âyeti inince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bize: «Bunu rükûʹa vardığınızda söyleyin»; «Sebbih isme Rabbike’l- Aʹlâ» âyeti inince, «Bunu da secdenizde söyleyin» buyurdu. » (Tirmizî/Nesâî)
«Kim, (Sübhanellahiʹl-Azîm ve bi-hamdihi) derse, Cennetʹte onun için bir hurma ağacı dikilir. » (Tirmizî/daavat: 59- İbn Mâce/edeb: 56)
«İki kelime vardır ki dile hafif, terazide ağır gelir ve Rahmân (olan Allah) yanında sevimlidir: (Sübhaneʹllahi ve bi-hamdihi, Sübhaneʹllahiʹl- Azîm)» (Buharî/eymân: 19, daavat: 66, tevhîd: 58, Müslim/daavat: 31- Tirmizî/daavat: 59- İbn Mâce/edeb: 56- Ahmed: 2/232)
CAN BOĞAZA GELİNCE
«Can boğaza gelip dayandığında, siz de bakıp dururken.. »
İnsanın çevresinde birçok görevli melek bulunduğu gibi, ölüm anında «ruh» denilen emâneti geri alıp götürecek melekler vardır. Nitekim Enʹâm Sûresi 61, 62. âyetlerde bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Kulları üzerinde kudret ve saltanatıyla hep O üstündür. Size «hafeze» (işlediklerinizi yazıp koruyan melekler) gönderir; sizden birinize ölüm geldiğinde, elçilerimiz onun canını alırlar ve onlar (görevlerinde) bir eksiklik yapmazlar. Sonra da canları alınarak Hak olan Mevlâʹlarına (yegâne sâhiplerine) döndürülürler. Haberiniz olsun ki, hüküm Oʹnundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur. »
Evet, ecel gelip can boğaza dayanınca artık onu geri çevirmek mümkün değildir. O anda Cenâb-ı Hakk’ın ölmek üzere olana yakınlığına gelince: Bu, meleklerin görev için orada hazır bulunmalarıyla yorumlanır.
83-87. âyetlerle, insan hayatı noktalanırken son durum tasvîr edilerek, insanoğlunun istese de, istemese de dönüşünün Allah’a olacağı haber verilmektedir.
ÖLMEK ÜZERE OLAN İNSANLAR ÜÇ SINIFA AYRILIR
1- Mukarribîn derecesinde olanlar,
2- Meymenetliler, yani amel defterleri sağ taraflarından verilecek olanlar,
3- Hakk’ı yalanlayan inkârcı sapıklar.
Birinci sınıf derecesinde olanlar, farzları ve sünnetleri yerine getirip haram ve mekrûhları terk edenler ve bazı mubahlara iltifat etmiyenlerdir.
Bunların mükâfatı: Rahatlık, huzur, neşe dolu nîmet cennetleridir.
Nitekim ünlü müfessir Kâb el-Kurezî diyor ki: «Hiçbir insan, gideceği yerinin cennet veya cehennem olacağını bilmeden ölmez. Ruh bedeni terk edeceği sırada ölenin varacağı yer kendisine gösterilir. »
İkinci sınıf derecesinde olanların mükâfatı, ölüm anında meleklerin selam vermesi, «Selâmet sana. Endişelenme, sen meymenetlilerdensin» demeleri olacaktır. Nitekim Fussilet Sûresi 30. âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Şüphesiz onlar ki «Rabbimiz Allahʹtır» dediler, sonra da dosdoğru oldular, üzerlerine melekler iner de: «Hiç korkmayın ve üzülmeyin; vaʹdolunduğunuz cennet ile sevinin » (derler).
Üçüncü sınıf derecesinde olanlara ise, kaynar sudan bir konukluk ve cehenneme yaslanmak vardır.
Ölmek üzere olan insanın bu üç sınıftan birine gireceği kesindir. Çünkü, sünnetullah gereği plânlanan hüküm değişmez. İslâmʹın çağrısına olumlu cevap verip hakka uyanlar mutlu; uymayanlar ise mutsuz olurlar. O sebeple 95. âyette: «Şüphesiz ki bu, kesin bilginin en üst derecesinde bir gerçektir» buyurulmaktadır.
HAKKA’L-YAKÎN
«Şüphesiz ki bu, kesin bilgi derecesinde bir gerçektir. »
Burada «hakka’l-yakîn» terkibi; Tekâsür Sûresiʹnde ise «ayne’l-yakîn» ve «ilme’l-yakîn» terkipleri kullanılmaktadır. Böylece «yakîn» yani «kesin bilgi» üç derece halinde açıklanmaktadır: Birincisi, ilim yoluyla kesin bilgi edinmek; İkincisi gözle görmek suretiyle gerçek olduğunu kesin şekilde anlamak; Üçüncüsü olayın içinde bulunup yaşamak suretiyle kesin bilgiye sahip olmak anlamına gelir.
Ölümü ve ameline göre nasıl bir karşılık göreceğini akıl ve ilim yoluyla bilmek, «ilmeʹl-yakîn»dir. Haber getiren melekleri görmek ve verecekleri haberi işitmek «ayne’l-yakîn»dir. Dedikleri gibi bir sonuçla karşılaşıp mutluluk veya mutsuzluğa itilmek ise, «hakka’l-yakîn»dir.
O ÇOK BÜYÜK RABBİN İSMİNİ ANMAK
«O halde O çok büyük Rabbıʹnın ismini tesbîh ve tenzîh et. »
Her şey O Büyük Kudret Sâhibi’nin eseri; her olay Oʹnun plânının gereği; her eser Oʹnun sanatının tezahürüdür. Hiçbir şey amaçsız, plânsız ve proğramsız yaratılmamıştır. Kâinatta mutlak bir denge ve düzen hâkimdir. Her insan o denge ve düzende yerini, hizmetini, amacını bilmekle yükümlüdür. Ne olduğunu bilmeyen; nerede bulunduğunu, niçin bulunduğunu da bilmez. Nereden niçin geldiğini bilmeyen, nereye niçin gideceğini de bilmez. Hayatının ölümle noktalanmasının hikmetini bilmeyen hayatın ve ölümün hikmet ve anlamını da bilmez.
Şüphesiz ölüm bir son değil, sonsuzluğa açılan bir kapıdır. Bunu idrâk etmiyen, her an ölümden korkar ve insan olmanın hedef ve hikmetinden uzaklaşır.
O halde bütün bu hikmetleri, gerçekleri ve fizikötesi bilgileri bize en doğru ve doyurucu şekilde veren Rabbımızın ismini anıp O’nu tesbîh ve tenzîh etmemiz gerekmez mi? İşte sûrenin son âyetiyle, bu gerçeği yerine getirmemiz emrediliyor.
Burada «tesbîh»in üç mânaya delâlet ettiği söylenir:
1- Rabbımızı her türlü kötülük, haksızlık ve adâletsizlikten tenzîh etmemiz,
2- Rabbımızın adını anarak, emrine uyarak namaz kılmamız,
3- Rabbımızın ismini anmamız; özellikle secdede «Sübhane Rabbiye’l- a’lâ» söylememiz emredilmektedir.
Sûreye, kıyâmetin meydana geleceğinin kesin bir hüküm olduğu belirtilerek başlandı ve her şeyi mükemmel şekilde plânlayan Allahʹın adını anıp tesbîhte bulunmamız emredilerek sûre noktalandı.
Bundan sonraki sûreye, her şeyin Hakk’ı tesbîh ettiği konu edilerek başlanmakta ve böylece Vâkıa Sûresi’nin sonundaki «tesbîh emri»nin hikmeti açıklanmaktadır.
Bizi bu sûrenin tefsirine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakʹa hamd-u senâlar; Cenâb-ı Hakk’ın sözlerini bize en doğru şekilde teblîğ eden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun.