Hicr Suresi 85-93. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَا خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاِنَّ السَّاعَةَ لَاٰتِيَةٌ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَانِي وَالْقُرْاٰنَ الْعَظِيمَ لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِهِ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ وَقُلْ اِنِّٓي اَنَا النَّذِيرُ الْمُبِينُ كَمَا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِمِينَ اَلَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِضِينَ فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَعِينَ عَمَّا كَانُوا يَعْمَلُونَ

85.

Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları ancak hakka ve hikmete uygun olarak yarattık. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörü ile muamele et.

Diyanet İşleri

86.

Şüphesiz, Rabbin hakkıyla yaratanın (ve her şeyi) bilenin ta kendisidir.

87.

Andolsun, biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve büyük Kur'an'ı verdik.

88.

Kafirlerden bir kısmını faydalandırdığımız şeylerde sakın gözün kalmasın. Onlara karşı mahzun olma ve mü'minlere (şefkat) kanadını indir.

89.

De ki: "Gerçekten ben, apaçık bir uyarıcıyım."

90.

Nitekim biz kendi kitaplarını parçalara ayıranlara da (kitap) indirmiştik.

91.

Ki onlar, (bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar ederek) Kur'an'ı da parça parça edenlerdir.

92-93.

(92-93) Rabbine andolsun, onların hepsine yapmakta olduklarını mutlaka soracağız.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

85- Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri ancak Hak ile yarat­tık. Kıyâmet mutlaka gelecektir. O halde onları bağışla da güzel-tatlı dav­ranmaya devam et.

86- Şüphesiz ki senin Rabbin (gerektiği ölçüde) yaratan ve (her şeyi hakkıyla) bilendir.

87- And olsun ki sana tekrarlanan, ikilenen yedi âyeti ve çok büyük kutsal Kurʹânʹı verdik.

88- Kâfirlerden bir kısmına -birbirine emsâl sayılacak ölçüde- verdi­ğimiz servete gözlerini dikme, onların imân etmemesine karşı üzülme; bir de (tevâzü) kanadını müʹminlere indir.

89- Ve de ki: Şüphesiz ben açık bir uyarıcıyım.

90- Nitekim işbölümü yapanlara,

91- Kurʹânʹı parça parça edenlere de (azâp indirmiştik).

92- 93- Rabbin hakkı için elbette onların hepsinden, yapageldikleri şeylerden bir bir soracağız.

İLGİLİ HADÎSLER

«el-Hamdu lillahi Rabbiʹl-âlemîn, tekrarlanan yedi ikili âyettir ve o ba­na verilen çok büyük ve kutsal Kurʹânʹdır. » (Buharî/Tefsîr: 1/1; 3/15, fezail: 9- Tirmizi/sevap: 1- Nesâî/iftitah: 26)

Açıklama:

Hadîsin açık delâletinden, Fatiha-i Şerîfeʹnin namazda tekrarlanan bir sûre olduğu, aynı zamanda Kur’ân’ın özeti mahiyetinde bulunduğu anlaşılıyor.

«Ümmüʹl-Kurʹân (Kurʹânʹın ana temeli), tekrarlanan yedi ikili âyetler ve o büyük ve kutsal Kurʹânʹdır. » (Buharî - Ahmed: 2/448)

«Allahʹın benimle gönderdiği şeyin (risâlet ve Kurʹân) misali ve benim (bu düzeydeki) durumum, kavmine gelip de: «Ey kavmimi, şu gözümle bir ordunun geldiğini gördüm. Ben sadece silâhsız, teçhizatsız bir uyarıcı ve haber vericiyim. Siz kendinizi kurtarmaya bakın! » diyen adamın durumuna benzer. Kavminden bir grup ona uydu ve bütün gece yol yürüyüp gelen orduyu oyalamak istediler. O yüzden kurtuldular. Onlardan diğer bir grup o adamı yalanladılar da oldukları yerde kaldılar. Derken ordu sabahleyin onları uykuda yakalayıp yok etti. İşte bu benzerlik bakımından bana uyan, getirdiğim hakikate tabiʹ olan ve bana karşı gelip getirdiğim hakkı yalan­layan kimselerin durumunu yansıtır. » (Buharî/rikak: 26, i’tisam: 2)

«Yâ Muâz! Şüphesiz ki kıyâmet gününde bütün gayret ve davranışın­dan, hattâ gözündeki sürmeden, parmağına bulaşmış olan çamur kırıntı­larından bile sorulacaksın. » (İbn Ebî Hâtim: Muâz b. Cebel (R. A. )den)

GÖKLERLE YER HAK İLE YARATILMIŞTIR

«Gökleri ve yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri ancak hak ile yarattık. »

Daha önceki sûrelerde de belirttiğimiz gibi, hak: Bir şeyin bir şeye tı­patıp uygun gelmesi ve uyum sağlamasıdır. Her şeyi lâyık olduğu yerine koymak da bu kelimenin kapsamına girer. Bir şeyi hikmetin gerektirdiği ölçü ve anlamda icat edene ve icat edilen şeye de hak denilmiştir. Ger­çeğe uygun olan inanca da hak denildiği vakidir.

O halde gökler, yer ve ikisi arasındaki şeyler, hikmetin gerektirdiği, insana yarar sağladığı denge ve düzende yaratılmışlardır. Hak kavramı bi­zi bu manaya götürmekte ve kâinatta bir düzensizliğin, uyumsuzluğun, ya­rarsızlığın bulunmadığını hatırlatmaktadır. Bu büyük sistemler içinde yer alan canlı, cansız her varlık, bir yarar için yaratılmış ve diğeriyle bir den­ge ve düzen oluşturmuştur. Kâinatta dengesizlik hiç bir zaman söz konu­su değildir ve olamaz da.. Zira yapılan ciddi araştırma ve incelemelerden, hiçbir şeyin rastgele, boşuna, anlamsız ve hikmetsiz yaratılmadığı anlaşıl­maktadır. Allahʹın hikmet plânına uygun yaratılan eşyada bir düzensizlik, gayesizlik görmek mümkün değildir. Hattâ en zararlı bilinen yılan ve ben­zeri zehirli hayvanların bile varlıkta dengeyi korudukları ve zehirlerinden eczacılıkta yararlanıldığı kesinlik kazanmıştır.

İşte hak ile yaratılan göklerle yerin her parçasıyla Hakk’ın damgasını taşıdığı ve kâinatta mutlak anlamda dengeyi sağladığı; aynı zaman­da bütünüyle insanın hizmetine sevkedildiği, tartışma kabul etmeyecek bir bedahettedir.

KIYÂMET MUTLAKA KOPACAKTIR

«Kıyâmet mutlaka gelecektir. O hal­de onları bağışla da güzel-tatlı davranmaya devam et. »

Vücut bulan her şey, bir gün yıkılıp silinmeğe yüztutacaktır. Kâinat nasıl mükemmel bir plâna göre var kılınmışsa, öylece başka bir plânla şe­kil ve düzen değiştirecek, bunun için de birinci şekil ve düzen temelinden bozulacaktır. Yaratıldığına inandığımız şeyin yıkılıp silinmesine neden inan­mayalım? Hak ile yaratılan göklerle yerin, yine hak ile yıkılıp sistem ve düzen değişikliğine uğraması hikmetin ve ona bağlı kılınan plân ve proğ­ramın gereği değil midir? Eşyanın tabiatı da bunu böyle kabul etmiyor mu?

Onun için Kur’ân, hakka dayalı plânın bir gün başka bir plânla değiş­tirileceğini, yeni bir düzenlemeyle imkân alanına tekrar getirileceğini sık sık kafa ve kalplere en anlamlı sözlerle işleyerek bu konuda meydana ge­len izi hep derinleştirmek istiyor. Çünkü bu öylesine mânevî boşluğu dol­durucu, fert ve toplumu yönlendirici inançtır ki, bütün iyi ahlâkî kuralların kaynağı, iki hayatın birbirine bağlantısını sağlayan mânevî müeyyidesidir.

HESABI SORAN ANCAK ALLAH’TIR

O halde kötüleri iyi insan etmek için yol ve yöntemlerden biri de, on­ları belli bir ölçüde bağışlamak; imkânlar ve şartlar elverdiği nisbette gü­zel ve tatlı davranmaktır. Kamu yararı söz konusu olduğu veya kamu hak­larını savunmak veya korumak gündeme geldiği zaman, kötüleri cezalan­dırmak da iyi insanların rahat nefes almasını, huzur ve güven içinde çalış­masını sağlamak için zorunludur. Demek oluyor ki, kötülük işleyen, günah­lara dalan kişileri bazan affetmekte yarar varsa da, kamu haklarıyla İlgili bulunduğu takdirde cezalandırmak daha hayırlıdır.

Nitekim Peygamber (A. S. ) Efendimiz ile ashabı, Kur’ân’ın belirttiği bu güzel ahlâka sahip bulunuyorlardı. Bir devlet hüviyetine girmeden önce kendilerine yapılan bütün kötülükleri, işkence ve saldırıları sabırla karşı­lamasını bildiler. Medineʹye hicret edip şehir devletini kurunca, kamu hak­larını zedelemiyen, onları huzursuz etmiyen, güvensizlik doğurmayan gü­nah ve suçları bağışlamakta çok cömert davrandılar. Kamu haklarını zede­leyen, toplumun güven ve huzurunu bozan suç ve günahları ise anında tes­bit edip cezalandırmakta bir an olsun tereddüt etmediler.

Mağrur kabile reislerinin, yağmacı zorbaların Medineʹye gelip İslâmi­yet hakkında bir şeyler öğrenmek için Hz. Peygamber (A. S. ) ile görüşme­leri onların doğru yolu seçmelerine yetiyordu. Çoğunun İslâmiyet hakkın­da kayda değer bir bilgileri olmadan ve henüz bir şeyler sorup öğrenme­den, sadece Resûlüllâhʹın (A. S. ) edep ve terbiyesine, nezaket ve davranış­larına, arkadaşlarına olan sıcak ilgisine; arkadaşlarının da Ona olan gö­nülden samimi bağlılıklarına ve birbirlerine olan sevgi ve saygılarına, hoş­görü ve lütufkâr davranmalarına hayran kalırlar ve vakit kaybetmeden İs­lâmiyeti din olarak seçerlerdi. Oysa o zorba ve mağrurların çoğu bir za­manlar İslâm aleyhine çalışan, Hz. Peygamberʹi (A. S. ) ve arkadaşlarını te­dirgin eden birçok yakışıksız söz ve davranışlarda bulunmuşlardı. Ne var ki, İslâm, Hz. Resûlüllâhʹın (A. S. ) tabiriyle «kendisinden önceki her günah ve kusuru, küfür ve tuğyanı kökünden kesip atar, kişiyi anasından yeni doğmuş gibi kabul edip hizmete sevkeder. »

İşte konumuzu oluşturan âyeti biraz daha açıklayan ikinci bir âyetle Kurʹân, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in bu terbiye ve nezih halinden söz ederken şöyle bir tasvîrde bulunur: «Ancak Allah’ın rahmetiyledir ki, sen onlara yumuşak (ve hoşgörüyle) davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, elbette etrafından dağılır, giderlerdi. » (Âl-i İmrân Sûresi: 159)

YARATMA KUDRETİ ALLAH’A AİTTİR

«Şüphesiz ki senin Rabbin (gerektiği ölçüde) yaratan ve (her şeyi hakkıyla) bilendir. »

İlim canlı varlığın yapısını, canlı bir hücrenin hangi maddelerden mey­dana geldiğini, protoplazmanın hücrelerin yapı taşı olduğunu keşfetmiştir. Ama ona canlılık vasfını ve kudretini verememiştir. Veremediği gibi, onun sır ve hikmetini de çözememiştir.

«Biraz düşünürsek, canlıların nasıl meydana geldiğini bilmenin bugün için önemini meydana çıkarabiliriz. Verem, tifo gibi hastalıkları yapan bak­terileri ele alalım. Eğer bu bakteriler, hastanın vücudunda kendiliğinden meydana geliyorsa, doktorun, ancak hastanın vücudundaki organizmayı yok etmek için çaba göstermesi gerekir. Fakat bugün bir bakterinin ancak aynı tür bir bakteriden meydana geldiğini biliyoruz. Bir insan, ancak dı­şardan gelen mikropların vücuduna girmesiyle hasta olur. Koruyucu he­kimlik ancak bu gerçek bilinince işe yarar ve insana, vücuduna dışardan girebilecek mikroplardan korunmasını öğretir.

Bugün, canlıların kendine benzeyen canlılardan meydana geldiğini ka­bul etmekle beraber, dünyamızda eskiden hayatın olmadığını da biliyoruz. Bu ilk hayat nasıl meydana gelmiştir? » (Modern Biyoloji: 1/59 - Millî Eğitim Basımevi: 1970)

İşte ilim bu soruyu gerçek anlamda ve şüpheye yer vermiyecek açık­lıkta cevaplıyamamıştır. Çünkü ilim hareket noktası olarak birtakım var­sayımlardan yola çıkmış ve sonunda yorulup bir sonuç elde etmeden geri dönmek zorunda kalmıştır. Kur’ân, onların hareket noktasının çok yanlış olduğunu belirterek hilkati Allah’a izafe etmekte, O’ndan başka yaratma kudretine sahip bir varlığın mevcut olmadığını bildirmektedir.

Demek oluyor ki, canlıların kimyevî tahlilinde hangi ana maddelerden oluştuğunu tesbit etmek mümkündür. Ama canlıdaki canlılık vasfının ma­hiyetini anlamak mümkün değildir. Çünkü o bütünüyle fizik-kimya dışında, daha doğrusu fizikötesiyle ilgili bir kudrettir. Cenâb-ı Hak yaratmak iste­diği her canlı hakkında birer defa tecelli etmek suretiyle nesli tükenen ve tükenmeyen canlıları yaratıp imkân alanına getirmiştir.

Anlaşıldığı gibi, beşer ilmi belli bir sınıra kadar uzanabiliyor, yaratma kudretinin ve canlılık vasfının ne olduğunu anlayamıyor, yani bununla il­gili olay ve gerçek, onun sınırlarını çok aşıyor.

Kur’ân, Cenâb-ı Hakk’ı, O’nun yaratma kudretini inkâr edenlerin bir sivrisinek yaratmaya bile güç getiremiyeceklerini açıklarken insanın bu husustaki aczini, sınırını hatırlatmakta ve her an O Yüksek ve Sonsuz Kudret’e muhtaç bulunduğuna işâret etmektedir.

O halde kâinatta hiçbir varlık ve en akıllı ve yetenekli olan insanoğlu hiçbir zaman Allah ile yanşamaz, O’nun sınırına geçemez ve kendi aklî buluşlarıyla her şeyi bulup çözdüğünü iddia edemez.

SEB’Ü’L-MESÂNÎ (TEKRARLANAN YEDİ İKİLİ ÂYET)

«And olsun ki sana tekrarla­nan, ikilenen yedi âyeti ve çok büyük, kutsal Kurʹân’ı verdik. »

Sebʹü’l-Mesânî terkibi üzerinde hayli durulmuş, farklı rivâyetler ve birbirine yakın yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetleyip maddeleştirebiliriz:

a) Ali b. Ebî Tâlibʹe (R. A. ) göre, Fâtiha-i Şerîfe demektir. Ebû Hüreyre (R. A. ), Rebi’ b. Enes ve Ebû Âliye de aynı görüştedirler. Nitekim Resûlül­lâh (A. S. ) Efendimiz: «el-Hamdu lillah.... Kur’ân’ın, kitabın ana temelidir ve o Seb’ü’l-Mesânî’dir. » Buyurmuştur. (Tirmizî/Hadisün hasenün sahihün)

b) İbn Abbas’a (R. A. ) göre, bundan maksat yedi uzun sûredir. Onlar: Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, Mâide, En’am, A’raf ve Enfal ile birlikte Tevbe sûreleridir. Abdullah b. Mesʹud ile Abdullah b. Ömerʹe (Allah ikisinden de razı olsun) göre de böyledir. Bunlara tekrarlanan, ikilenen yedi sûre denil­mesinin sebebi, içerdikleri öğütler, hadler ve hükümlerin ikişer defa an­latıldığı olarak gösterilir.

c) Kur’ân’ın tamamı demektir. Çünkü Kur’ânʹda daha çok şu yedi konuya veya bölüme yer verilmiştir: Emirler, yasaklar, müjdeler, uyarılar, mi­saller, nîmetleri sayıp dökmeler, geçmiş milletlerle ilgili kıssalar..

Ancak ilim adamlarının çoğuna göre, Hz. Ali’den (R. A. ) yapılan rivâ­yet ve yorum daha sahihtir.

FÂTİHA SÛRESİ NEDEN İKİLENEN SÛRE OLARAK ANILMIŞTIR?

İlim adamları ve müfessirler bu hususta az farklı yorumlar ve tesbit­ler ortaya koymuşlardır. Onları şöyle özetliyebiliriz:

- Her namazda iki defa tekrarlandığı,

- Her namazda Fâtiha’dan sonra bir sûre veya o nisbette âyetler okunduğu.

- Fâtiha’nın yarısı Allah ile, yarısı da namaz kılan kimse ile ilgili bu­lunduğu,

- Fâtiha’nın yarısı övgü, yarısı da duâ olduğu,

- Fâtihaʹnın bir defa Mekke’de, bir defa da Medineʹde olmak üzere iki defa indirildiği,

- Fâtihaʹdaki âyetlerin-kapsadığı bazı cümlelerin tekrarlandığı için ona yedi tekrarlanan, ikilenen sûre denilmesine neden olmuştur.

FATİHÂ KUR’ÂN’IN ÖZETİDİR

Fâtiha sûresi hem Kurʹânʹa giriş, hem önsöz, hem de Kurʹânʹın özeti­dir. İlim adamları Fâtiha’nın yedi âyetinden her birini Kur’ân’ın bir bölü­müyle ilgili bulup, Kur’ân’ın da bir bakıma yedi ana bölümden oluştuğunu söylemişlerdir. Bunları şöyle karşılaştırıp açıklayabiliriz:

1- Bismi’llahi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Her işin başı Allahʹtır. Her varlık Oʹnun yüce ismiyle yokluk karanlı­ğından varlık aydınlığına çıkmıştır. Rahmeti her şeyi içine almıştır. Oʹnun geniş rahmetinin dışında hiçbir şey düşünülemez. Ancak her varlık kendi istiʹdadına göre o rahmetten nasîbini alır. Gönlünü ve kafasını o rahmete kapalı tutanlar ise, kendilerine yazık etmiş olurlar.

Besmele bütünüyle Kur’ân’da geçen Allah’ın vaʹdlerini, müjdelerini, ba­ğışlama ve rahmetini özetler. O bakımdan Kurʹânʹın anahtarı sayılmıştır. Ayrıca Rahmân sıfatı daha çok dünyaya, Rahîm sıfatı âhirete yöneliktir. Cennetʹe girecek olanlar ancak bu sıfatın tecellisine mazhar olarak girer­ler.

2- el-Hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

Allah, yegâne kudret sâhibi bulunduğu ve kâinatı yaratıp tasarrufu al­tında tutarak ona denge ve düzen bahşettiği için en güzel övgülere lâyık­tır. Hamd kavramı, övgülerin en güzellerini kendinde taşır. O bakımdan kullarla Allah arasındaki yolu işlek duruma getirir. İnsana kulluğunun an­lamını öğretir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün iyilikler, hayırlar, faziletler, rahmetler, inâyetler, feyizler ve bereketlerin yegâne kaynağı bulunduğunu telkîn ede­rek her an Oʹna muhtaç bulunduğumuzu ilhâm eder.

Böylece «el-Hamdu lillahi Rabbi’l-âlemîn», bütünüyle Kur’ân’da Allah’­ın kudret ve yüceliğini, koyduğu hayat kanunlarını, sünnetullahı, kul ile Allah arasındaki yakın ilgiyi özetleyip yansıtır. Aynı zamanda Rab sıfatıy­la her şeyi terbiye edip geliştirerek kemâle erdirdiğini, her canlıyı türünün özelliğine göre bu sıfatına mazhar kılarak varlığını, neslini sürdürmesine imkân verdiğini telkîn eder. Yalnız imân edenlerin değil, canlı cansız her şeyin Rabbi olduğunu açıklayarak millî bir ilâhın olamayacağı, terbiye sı­fatının bütün kâinata yöneldiğini açıklayarak Allah hakkında en sağlam bilgiyi verir.

3- er-Rahmâniʹr-Rahîm.

Birinci sıfat dünyadaki bütün eşyayı, güneş misali aydınlatır ve kendi kapsamında bulundurur. Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, gönül kapısını rahmet güneşine açabilen herkes bu rahmetten nasîbini alıp içini ve dışı­nı aydınlatır. Gönül kapısına küfür kilidi takanlara gelince, ara yere kesif bir engel koydukları için hiçbir nasip almazlar. Kusur rahmette değil, on­ların kalplerindeki çoraklıkta ve ara yere koydukları kesif perdededir. Ra­hîm sıfatı daha çok âhirette tecelli edecek, insanlara mutluluk kapılarını açıp rahmete garkedecektir. O bakımdan dünyada Rahmân sıfatına gönül kapısını açanlar, âhirette de Rahîm sıfatından yeterince yararlanma şan­sına sahiptirler. Böylece sözünü ettiğimiz iki sıfat, Kur’ân’da dünya ve âhi­rette tecelli edecek rahmet konularını özetlemektedir.

4- Mâliki yevmi’d-dîn.

Kurʹân’da kıyâmet ve onunla ilgili bütün safhaları, bölümleri özetle­mektedir. Din gününün, yani hesap, ceza ve mükâfat gününün yegâne mâ­liki Allah’tır.

5- İyyâke na’büdu ve iyyâke nestaîn.

Kur’ân’da zikredilen putlarla, putperestlerle, ibâdet ve taatlerle ilgi­lidir. Aynı zamanda insana şahsiyet, vakar ve kişilik kazandıran bütün fa­zîlet yollarını telkîn eder. Böylece Kur’ân’ın önemli bir bölümünün özetini bütün haşmetiyle yansıtır.

6- İhdinaʹs-sırataʹl-müstakiym.

Günlük hayatımızın her bölümünde yaratılışımızdaki hikmet ve amacı düşünerek her şeyin en iyisini, en doğrusunu, en güzelini seçmemizi ve böylece doğru yolda, Allahʹa uzanan sırat-i müstakim üzere olduğumuza inanmamızla ilgili bütün esas ve prensipleri, tavsiye ve işâretleri kapsayıp özetlemektedir.

7- Sırata’llezîne en’amte aleyhim.......

Doğru yolun, İlâhî rızaya uygun hayatın ancak peygamberlerin yolu olduğunu bilerek hayatımızı tanzim etmeyi ilham etmektedir. O bakımdan peygamberlerin inancını, ahlâkını, fazîlet ve takvalarını yansıtan bütün hü­kümleri, kuralları, tavsiyeleri özetleyip yansıtmaktadır.

Peygamberlerin yolundan ve getirdikleri dinî esaslardan ayrılıp sapan ve o yüzden Allahʹın gazabına çarpılan ve İsa’yı (A. S. ) Allah’ın oğlu ilân edecek kadar doğru yoldan ayrılan kitap ehlinin kültür ve ahlâkına, inanç ve yaşayışlarına iltifat etmememiz emrediliyor. Zira hakkın başkalık, fark­lılık ve birkaçlık arzetmiyeceği, onun ancak tek yol olduğu; ondan baş­kasının bâtıl sayılacağı değişmeyen esaslardan biridir. İslâm ve Kur’ân hak olup doğru yol olarak insanların önüne konulmuşsa, ancak İslâm ve Kur’ân’la tıpatıp uyum halinde olan inanç ve esaslar doğru kabul edilir ki, hepsi aynı yolu gösterir. Onunla tıpatıp uyum sağlamayan her inanç ve esas doğru değildir, sırat-i müstakimden sapmıştır.

O bakımdan Kur’ân’da putperestlik, müşriklik ve kitap ehliyle ilgili bü­tün beyânları ve hükümleri Fâtihaʹnın bu son âyetinin son bölümü kendin­de özetlemektedir.

İNKÂR VE NÎMET

«Kâfirlerden bir kısmına -birbirine emsal sayılacak ölçüde- verdiğimiz servete gözlerini dikme.. »

İnkâr ve azgınlığın dayanaklarından biri, belki de önde geleni, para ve servettir. Buna ekonomik güç de diyebiliriz. Allahʹa imân etmeyenlerin bü­tün himmet, gayret ve özentileri; amaç ve hedefleri geniş nimetlere, ekono­mik güce sahip olmaktır. Tabii buna paralel olarak önemli mevkileri ele geçirmek sûretiyle bu arzularını fazlasıyla gerçekleştirme hırsıdır. Aslında dünya hayatımızın bir kanadını gerçekten bu gücün oluşturduğunu bilmek­teyiz. Ama kâfirin hayatının iki kanadını da para ve mevki oluşturmaktadır. O bakımdan yeryüzünde ekonomik yönden üstünlük sağlamak onların tek arzu ve hedefleridir. Zaman zaman çok da başarılı olmaktadırlar. Ne var ki, ekonomik güç ve üstünlük, inkâr, azgınlık ve ahlâksızlıkla birleşip ken­dini güvende hissedince, seksüel sapıklıklara, lüks ve konfora, çılgınca ya­şamaya, her şeyi mubah saymaya süratle geçiş sağlar ve dönüş yapılma­dığı, önlemler alınmadığı takdirde yıkılıp sefilliğe sürüklenmeğe kapı açar ve böylece yalnız ekonomik gücün kurtarıcı olmadığı ortaya çıkar. Kur’ân on beş asır önce bu dengesizliğin felâket getireceğini çeşitli vesilelerle açık­layarak milletleri uyarmıştır ve uyarmaya devam etmektedir.

O halde imân ve irfandan, takvâ ve faziletten yoksun bir ekonomik kalkınmaya heveslenmek, ileride telâfisi zor, hattâ imkânsız birtakım ah­lâksızlıkların doğacağından gaflet etmek demektir. Aynı zamanda Allah’a ve Âhiret’e dosdoğru imân edenleri daha büyük amaç ve hedeften uzak­laştırmayı göze almak, ülkenin geleceğini karanlığa boğmak demektir ki aklı başında bir kadronun böylesine sakıncalı bir yolu seçmeleri düşünü­lemez.

Bunun için ilgili âyetle, «kâfirlere verdiğimiz mal ve servete göz dikme! » diye uyarıda bulunulmuştur. Bu uyarıdan maksat, onlar gibi serveti, ekono­mik kalkınmayı hayatınızın tek amacı olarak seçmeyin; bir o kadar, hattâ fazlasıyla imân, ahlâk ve fazîlet yönünden de kalkınmaya muhtaçsınız, de­mektir.

KÜFRÜ SEÇENLERİN İMAN ETMEMELERİNE ÜZÜLMEMEK

«Onların imân etmemesine karşı üzülme.. »

Zira her insana, hayatını mutlu edecek ölçü ve anlamda birtakım ye­tenekler, imkânlar ve ortamlar hazırlanıp verilmiştir. Her kişi bunları ken­di lehine, ya da aleyhine değerlendirmekte serbest bırakılmıştır. Ancak doğru olanını seçmesi, İlâhî rızaya uygun olanını yapması için yol göste­ren, tehlikeden haber veren peygamber gönderilmiş ve kitap indirilmiştir. Cenâb-ı Hak bunu, kullarına olan geniş rahmetinin bir tezahürü olarak ilk insanla başlatmış ve kıyâmete kadar devam ettirecektir. Nitekim Oʹnun en son mesajı olan İslâmiyet insanoğlunun yolunu kıyâmet kopuncaya ka­dar aydınlatmak üzere indirilmiştir. Yoksa Allah’ın hiç kimsenin imân ve ibâdetine ihtiyacı yoktur. O mutlak ganîdir. Herkesin iyi veya kötü kazan­cı, amel ve işi kendisine aittir.

O halde mevcut yetenek ve araçları -bütün yol göstermelere ve uya­rılara rağmen- doğru yolu seçmekte değil, nefsin ihtirasları doğrultusunda kullanıp maddeyi amaç seçmek, insanı hem yüce amaçlardan uzaklaştırır, hem de hilkatinin gayesini unutturur. Kendini bu dereceye düşüren insan­ların doğru yolu bulmaya çalışmamalarına, ilgi duymamalarına üzülmenin bir anlamı yoktur. Çünkü öylesi bütün imkânları kendi aleyhine kullanmak sûretiyle kendine haksızlık etmiştir.

MÜʹMİNLERE KARŞI MÜTEVAZİ OLMAK

«Bir de tevazü kanadını mü’minlere in­dir. »

Hak mütevazidir, ağırbaşlıdır, güven verici ve sevgi, saygı havası estiricidir. Camilerde sınıf ve makam farkı gözetilmeksizin mü’minlerin ima­mın arkasında saf bağlayıp namaz kılmaları, onların bu güzel ahlâk ve özelliklerini en güzel şekilde yansıtan olaylardan biridir. Aynı zamanda İslâmiyetin, imân edenleri yine sınıf ve makam, mal ve servet farkı gözet­meksizin kardeş ilân etmesi, sözü edilen tevazu’un bir diğer belgelerinden biridir.

Bunun için mü’minlerle kaynaşmayan, ülfet etmiyen, ülfet edilmeyen; kendini müʹminlerden saymayan, onlara tepeden bakan kimsede hayır yoktur, denilmiştir. Öylesinin ibâdeti de, zikri de, hayr-u hasenatı da fazla bir anlam ifade etmez.

İlgili âyette, mü’minlere karşı mütevazi olma hususunda her ne kadar emir Hz. Peygamber’e (A. S. ) ise de, bütün mü’minleri de hükmün kapsa­mına aldığında şüphe yoktur. Zira tefsîr usûlünde şu kaide vardır: «Hitap has, emir âmdır. »

PEYGAMBER (A. S. ) AÇIK BİR UYARICIDIR

«Ve de ki: Şüphesiz ben açık bir uyarı­cıyım. »

Peygamberʹin (A. S. ) ve Oʹnun saadet yolunda yürüyen mü’minlerin görevi, ilâhî emir ve yasakları günün şartlarını, imkânlarını, sosyal yapının eğilimlerini dikkate alarak bilimsel metot doğrultusunda insanlara teblîğ etmek, yanlış yolda yürüyenleri, azıp sapıtanları yine en uygun şekilde uyarmaktır. Ondan sonrası uyarılanların, teblîğ edilenlerin idrâk, anlayış ve irfanlarına; Allah’ın onların kalplerinde doğuracağı hidâyet (doğru yolu seçme) ilhâmına kalmıştır. Çünkü dinde hiçbir zaman zorlama yoktur.

Kur’ân bu cümleyle, dinin zorla, işkenceyle kalp ve kafalara enjekte edilebilen bir nesne olmadığını hatırlatıyor. Hem tehditle bir kişiyi dine sok­mak veya Allah’a inandırmak, o kişiyi mü’min yapmaz. Sadece tehdit eden kendi kendini aldatmış olur.

Teblîğ etmek ve uyarmak da gelişigüzel olmaz. Belirttiğimiz gibi, halk psikolojisini bilmeğe, ortam ve şartları dikkate almaya, geniş bilgi ve kül­türe, söz söyleme sanatını bilmeğe büyük ihtiyaç söz konusudur. Zaten hitabın Peygamber’e (A. S. ) yapılması, Onun yolunda yürüyen ve Onun ah­lâkıyla ahlâklanan, Kur’ân ve sünneti çok iyi bilen mürşitlerin bu şerefli görevi yüklenmesini ilhâm etmektedir.

Ayrıca «teblîğ etmek» ve «uyarmak» görevinin ilk hitapla Peygam­ber’e (A. S. ) verilmesi, insanların dünya ve âhiret hayatlarıyla ilgili bu önem­li hizmetin peygamber ilmini, ahlâkını, metodunu ve dini yayma usûl ve adabını bilmeyen ellere bırakılmamasını öğütlüyor. Sebebine gelince: Pey­gamber ilmiyle, İslâm kültürüyle donatılmamış kimselerin devreye girme­siyle iki sakıncalı durum ortaya çıkar: Birincisi, inanan halk tabakasının gönlünde ifrat alevini yakmak suretiyle onları fanatizmin kucağına atar. İkincisi, dini öğrenmek isteyen aydın kişilerin, dinden soğumasına sebep olur. Oysa İslâm Dini, ifrat ve tefritten uzak, itidal sınırını koruyan; hakkı, hakikatı dengede tutan, şer’î bir sakınca olmadığı sürece hep kolay olanı emreden mükemmel bir sistemdir. Onu zayıf ve bilgisiz ellere terketmek çok sakıncalıdır.

Nitekim günümüzde bazı İslâm ülkelerinde halka eğitim yoluyla yeter­li dini bilgi verilmemesi ve dinin esasını bütün hikmet ve amacıyla kavra­yan yeterince ilim adamları yetiştirilmemesi, sığ ve kısır bilgili birçok grupların devreye girmesine neden olmuş, böylece birbirinden kopuk, aynı zamanda farklı zümreler dini yayma heves ve gayretiyle sahneye çıkmış­lardır. Çoğu Hz. Muhammed’in (A. S. ) teblîğ ve irşat metodunu bilmediği için, dini şekilperestlik havasına sokmakta, esastan kopuk teferruata boğ­maktadır. Oysa Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kadın ve erkekler için tesettü­rü emretmiş, ama bir kıyafet inkılâbı yapmamıştır. Kendisi de o dönemde Arapların giydiklerini giymiş, ancak temizlik, düzen ve tesettürü hem ya­şamış, hem yaşatmıştır.

KUR’ÂN’I PARÇA PARÇA ETMEK, ONU BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE DEĞERLENDİRMEMEK ÇOK SAKINCALIDIR

«Nitekim iş bölümü ya­panlara, Kur’ân’ı parça parça edenlere de (azâp indirmiştik). »

Kur’ân ve Peygamberi alaya alanlara verilecek azâp, onu parça parça edip bütünlüğünü zedeleyen ve bunun için iş bölümü yapan müşriklere verilen azâbın bir benzeri olacaktır.

Kur’ân’ın bütünlüğünü zedelemek, onu parça parça etmek için iş bö­lümü yapanlar kimlerdir? Bu hususta yedi farklı tesbit yapılmıştır ki, hepsi de âyetin delâlet ve anlamına uygun görülmektedir:

1- Mukatil’e göre: Hac mevsiminde taşradan Mekke’ye akın edip gelen kabileleri, Hz. Muhammed’in (A. S. ) tesir alanının dışında tutmak için azılı kâfirlerden Velîd b. Muğîre, Ebû Cehl ve diğer ileri gelen birkaç kişi iş bölümü yaparak Mekke’nin giriş kapılarına yerleşmek suretiyle İslâm aleyhine propaganda yapıyorlardı.

2- Katade’ye göre: Bunlar Kureyş kâfirlerinden bir gruptur ki, Kur’­ân âyetlerinin bir kısmını kendilerine göre bir sıraya koyup onları şu isim­lerle belirlemişlerdir: Şiir, Sihir, Büyü, Gelip geçen eskilerin masalları vb...

3- İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Bunlar kitap ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlardır. Kendilerine indirilen kitapların bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr ettikleri için kutsal kitaplardaki İlâhî hükümlerde birtakım değişik­likler meydana getirdiler. Hattâ bu konuda kendi aralarında iş bölümü ya­pıp Kurʹânʹa da el uzatmak istediler.

Tabiînden İkrime de aynı görüştedir.

4- Yine İbn Abbasʹa göre: Kur’ân âyetlerini kendi aralarında alay konusu edinip, «bu sûre benimdir», «şu sûre de senindir» şeklinde Allah kelâmını parça parça etmeğe çalışanlarla ilgili bir açıklamadır.

5- Zeyd b. Eslem’e göre: Bunlar, Salih Peygamberi öldürmek için iş bölümü yapanlardır. Nitekim Nemi sûresi 49. âyetle bu husus şöyle açık­lanıyor: «O (fesatçılar) kendi aralarında yemin edip dediler ki: «Ona ve ailesine bir gece baskında bulunalım, sonra da ona sahip çıkan yakınına, ailesinin yok edilmesine şahit olmadık ve elbette bizler doğru kimseleriz, diyetim. »

6- İncilʹi aslından uzaklaştırıp farklı anlam ve ifadede birden fazla İncil yazanlara işârettir.

7- Kureyş’in ileri gelenleridir ki, Peygamber (A. S. ) Efendimiz aley­hine toplanıp iş bölümü yapmışlardı.

Kurʹân, sözü edilenlerin yaptıkları tahrifat, ortaya koydukları fikirler ve hasmane davranışlarından dolayı mutlaka hesaba çekileceklerini haber veriyor. Böylece yaşamakta olan mü’minlere Kur’ân’ın ve İslâmʹın bütün­lüğünü korumaları hususunda birbirlerine destek olmaları isteniliyor. İn­kârcılar da Kur’ânʹı bölüp parçalama, değiştirip tahrif etme hevesine kapılmamaları hususunda uyarılıyor. Zira Kur’ân’ı Allahʹın kıyâmete kadar her türlü tahriften koruyacağında hiç şüphe yoktur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına delâlet eden birkaç belgeye yer verilerek temel bilgilere dikkatler çekildi. Fâtihaʹnın önemi üzerinde du­rularak Kur’ân’ın özeti mahiyetinde olduğuna işâretle sûre üzerinde daha geniş düşünmemiz ilhâm edildi. Aynı zamanda Kur’ân’ın indirilmesi büyük bir nîmet olarak hatırlatıldı; böyle bir nîmetin karşısında dünyanın servet ve makamlarının çok küçük kalacağına atıf yapılarak şükretmemiz iste­nildi.

Sonra da Kur’ân’ın her zaman bütünlüğünün korunması üzerinde du­ruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, inkârcıların arzusuna göre değil, Allah’ın emret­tiği şekilde hareket etmemiz emrediliyor. Allahʹa ortak koşanlardan yüz çevirmemizde yarar bulunduğu belirtilerek Allahʹın mü’minleri destekleye­ceği haber veriliyor. Sonra da müşriklerin sataşma ve saldırılarının dur­mayacağı konu edilerek üzülmeğe gerek olmadığı hatırlatılıyor. Ecel ge­linceye kadar ibâdet etmemiz emredilerek bizi dünya dağdağasından çe­kip alacak kutsal havanın önemi ve lüzumu üzerinde duruluyor.