MEÂLİ:
70- (Hak ortaya çıkınca) sihirbazlar secdeye kapandılar ve «biz Hârun ile Musaʹnın Rabbına imân ettik» dediler.
71- Fir’avn, «ben size izin vermeden imân mı ettiniz? Şüphesiz ki size sihir öğreten elebaşınız odur. Yemin ederim ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi öylece hurma dallarına asacağım ve işte (o zaman) hangimizin azâbı daha şiddetli ve sürekli olduğunu herhalde bileceksiniz» dedi.
72- İmân eden sihirbazlar ona dediler ki: «Seni, bize gelen bunca açık belge ve muʹcizelere ve bizi yoktan var kılıp meydana getirene elbette tercîh etmiyeceğiz. Artık neye hükmedeceksen hükmet. Senin ancak Dünya hayatına hükmün geçer.
73- Şüphesiz ki biz, suçlarımızı ve bizi zorladığın sihre karşı (meydana gelen günahlarımızı) bağışlaması için Rabbimize imân ettik. Allah en hayırlı ve bâki olandır. »
74- Doğrusu kim Rabbine suçlu olarak gelirse, şüphe edilmesin ki Cehennem onadır; orada ne ölür, ne de yaşar.
75- Kim de Rabbine müʹmin olarak ve iyi-yararlı amellerde bulunarak gelirse, işte onlar için en yüksek dereceler vardır.
76- Altından ırmaklar akan ADN CENNET’leri vardır. Orada ebedî kalıcılardır. İşte bu, arınıp temizlenenlerin mükâfatıdır.
İLGİLİ HADÎSLER
«Cehennem ehline gelince: Onlar oranın ehlidirler, ne ölürler, ne de dirilirler. İnsanlardan bir kısmına ise, günahları sebebiyle ateş dokunur da onları bir bakıma öldürür bir duruma sokar. Öyle ki, kömürleşirler, derken onlar hakkında şefaate izin verilir de gruplar halinde getirilirler ve Cennet ırmaklarına atılırlar. Sonra da Cennet ehline: «Ey Cennet ehli! Bunların üzerine (cennet sularından) dökünüz» denilir. Böylece sel yatağında süratle yeşeren bitki gibi yeşerip (terütaze olurlar). » (Müsned-i Ahmed: 3/48, 255)
«Cennet yüz derecedir. Her iki derece arası, gökle yer arasındaki mesafe gibidir. Firdevs onun yüksek derecesidir. Cennetʹin dört ırmağı Firdevsʹten kaynaklanıp çıkmaktadır. Arş ise, Firdevsʹin üstündedir. Allahʹtan (cennet) istediğiniz zaman Firdevs’i isteyiniz. » (Müsned-i Ahmed: 3/5)
MUʹCİZENİN SİHRİ BOŞA ÇIKARTMASI
Urgan ve değneklerin sihir yoluyla yılan görünümünde gözlere görünmesi ve Allah’ın Musaʹya (A. S. ) «Elindekini yere bırakıver» diye emretmesiyle Asâʹnın büyük ve o nisbette kıvrak bir yılan olup bütün urgan ve değnekleri yutarak bir anda yok etmesi, sihirbazlarda büyük bir şaşkınlık ve telaş doğurmuş; Firʹavn’ın bütün ümitlerini suya düşürmüştü. Sihirbazlar çok geçmeden kendilerini toparlayıp olayı akıl ve sağduyu yoluyla incelemeye koyulmuşlar ve kesin olarak anlamışlar ki, yapılacak hiçbir sihir bu ilâhî kudret karşısında bir anlam ve tesir icra edemiyecektir. Sonra da urgan ve değneklerin bütünüyle yok oluvermesi, daha sıhhatli ve doğru düşünmelerine imkân vermiş ve öylece Musa Peygamberʹin ortaya koyduğu olağanüstü şeyin sihir olmadığını daha iyi anlamışlardı. Çünkü sergilenen olay sihir türünden olsaydı yutulan urgan ve değneklerin bir süre sonra eski hallerinde görünmeleri gerekirdi, yani her şey eski halinde olduğu gibi kalırdı. Oysa Asâ tarafından yutulan şeyler bütünüyle belirsiz hale gelmiş, ortada hiçbir şey kalmamıştı. Hem sihirbazlar sanatları gereği, neyin sihir olup olmadığını çok iyi bilirlerdi. Onun için İlâhî kudretin yüceliği karşısında teslimiyet gösterip imân etmişlerdi.
İSLÂMİYET AKIL VE BİLGİ YOLUYLA KALPLERE YERLEŞİNCE
Kurʹân-ı Kerîmʹde yer alan genel bir kuralı her zaman gözönünde bulundurmamız; teblîğ ve irşat görevini sürdürürken o kuraldan mutlaka yararlanmamız gerekmektedir. O da aşağıda dört madde halinde sıraladığımız âyetlerle ifade edilen ve hepsinden ortaklaşa çıkarılan şu kuraldır: «Hak gelmeyince bâtıl gitmez», «Doğru getirilmedikçe yanlış ortadan kalkmaz. »
1- «De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu; çünkü gerçekten bâtıl yok olmaya mahkûmdur. » (İsrâ Sûresi: 81)
2- «Suçlu günahkârlar hoşlanmasa bile hakkı hak olarak ortaya koymayı, bâtılı boşa çıkarıp hükümsüz kılmayı (Allah) murat ediyordu. » (Enfâl Sûresi: 8)
3- «Hayır, biz hakkı bâtılın üzerine fırlatırız da onun beynini parçalar; bir de bakarsın ki bâtıl yok oluvermiştir. » (Enbiyâ Sûresi: 18)
4- «De ki: Hak geldi; bâtıl ise ne (bir şey) başlatıp meydana getirebilir, ne de (onu) geri çevirebilir. » (Sebe’ Sûresi: 49)
Ancak hak nasıl gelir? Bunun yolu, yöntemi, metodu nedir? İşte önemli olan bu inceliği bilmek ve ona göre bir programla işe başlamaya azmetmektir. Tabii hepsinden önce sağlam bir imân söz konusudur. Çünkü imân, akıl, düşünce ve ilim yoluyla kalbe yerleşince, bir anda orayı dolduruverir ve o takdirde inkâr, şüphe ve ümitsizliğe yer kalmaz olur. Aynı zamanda kişi bu düzeye gelince, inandığı kutsal dava uğruna fedâ etmiyeceği bir şey kalmaz. İşte sihirbazların da durumu böyle oldu. Yıllar yılı bâtılı sergileyip büyük takdir ve tebrik toplarken, hakkın ortaya çıkmasıyla bir anda övünüp avundukları bâtıl yok oluverdi. Hakikat güneşi bütün parlaklığıyla onların kalbinde doğunca, her şey o güneşin karşısında sönük ve önemsiz kaldı. Fir’avn onları ölümle tehdit edince, verdikleri cevap her aklı eren için mükemmel bir misaldir. Mutlak bir ölümle burun buruna geldikleri halde Firʹavn’a şu seslenişleri tarihte çok önemli bir olaydır:
«Seni, bize gelen bunca açık belge ve muʹcizelere ve bizi yoktan var kılıp meydana getirene elbette tercîh etmeyeceğiz. Artık neye hükmedeceksen hükmet. Senin ancak dünya hayatına hükmün geçer.... »
HİDÂYET NURU KALPTE PARILDAYINCA
Duygu düşünceyle, bu ikisi akılla ve bunların hepsi Allahʹın gönüllere aksettireceği hidâyet nuruyla birleşince, kâmil anlamda imân ve irfan başlar. Bunun anlamı şudur: Kişi duygularını yönlendirmek için onu düşünce süzgecinden geçirerek hakka çevirir ve aklına malzeme verip onu duygu ve düşüncesine rehber kılar, bilgisini de ona yardımcı olarak verirse, kendisiyle Allah arasındaki hidâyet sınırına gelmiş olur. Artık Cenâb-ı Hak dilerse onun gönlüne hidâyet nurundan bir kıvılcım atar, dilerse atmaz. Ne var ki, sünnetullah gereği, bu sınıra kendini getirmesini becerip başaranlara hidâyet nurunun kapıları açılır. Gerisi Allah’ın meşietine kalmış bir konudur.
İşte sihirbazlar da o muhteşem olay karşısında hislerinden sıyrılıp kendilerini hidâyet sınırına getirdiler. İlâhî sünnet meşietiyle birleşip onların ellerinden tuttu, hidâyet ışığını kalplerine çevirdi. O andan itibaren onların içinde ne inkâr fırtınası, ne bâtılın pis havası, ne de şüphenin esintisi kaldı. Bir anda kalpleri Allah ve hak din sevgisiyle dolup taştı. Çok güzel bir arınma dönemi başladı. İçten dışa vuran letafet, benliklerini sardı.
İMAN, RUHU SARINCA
Belirttiğimiz ölçüde imân ruhu sarıp hücrelere sızınca; kalbi doldurup bâtıl ve şüpheleri yok edince, dünya hayatından gerçek amacın ne olduğu bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Çıkınca da, dünya gözlerde küçülmeğe başlar, gönülleri istilâ eden şatafat balon gibi söner. Bu düzeye erişen mü’min kesin olarak bilir ve inanır ki, Allah en hayırlı ve en bâki olandır. Ondan başka her şey fânidir. O’na suçlu günahkâr olarak gitmek, alçaklık ve rüsvaylıktır. Hele küfür ve azgınlıkla gitmek, silinmeyen yüz karasıdır.
Çünkü inkâr, yani küfür hakkı gizlemek, onu karanlığa boğmaktır. İmân hakkı ve hakikatı ortaya çıkarmak, aydınlığa eriştirmektir.
Âhiret yurdu, kalp ve kafalardaki karanlık ve aydınlığa göre, insana tahsis edilir. Şüphesiz ki Cehennem karanlığı umutsuzluğun; Cennet aydınlığı mutlak mutluluğun değişmeyen rengi ve ölçüsüdür.
İnsan şu geçici hayatta kalbini, vicdanını ve ruhunu arındırdığı oranda kıyâmet gününde mükâfata lâyık olur, hak kazanır. Çünkü Allah ancak arınan kullarını sever ve geniş rahmet ve gufranı onlardan yanadır.
75., 76. âyetlerle İlâhî sevginin yöneldiği mü’minlerin varacakları yüksek dereceler tasvîr edilirken şöyle buyuruluyor: «Kim de Rabbına mü’min olarak ve iyi-yararlı amellerde bulunarak gelirse, işte onlar için en yüksek dereceler vardır. Altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada ebedî kalıcılardır. İşte bu, arınıp temizlenenlerin mükâfatıdır. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle; bâtılın, hakkın ortaya çıkmasıyla yok olduğuna dair çok açık bir misal verildi. Hakkı anlamakta gecikmeyen sihirbazların ölüm pahasına da olsa, hakka teslimiyeti dile getirmekten çekinmedikleri en ibretli yanlarıyla anlatıldı. Sonra da imân temeli üzerinde iyi- yararlı amellerde bulunmak suretiyle arınan müʹminler için âhirette hazırlanan yüksek derecelere dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, hakkın bütün aydınlığıyla ortaya çıkmasına rağmen Fir’avnʹın küfür ve tuğyanını artırdığı konu ediliyor ve o yüzden İlâhî emir üzerine Musa Peygamber’in İsrâil oğullarıʹnı alıp Mısırʹı terkettiği, ancak Fir’avn’ın ordusuyla onları takibe koyulduğu konu edilerek olayın ibretli safhası açıklanıyor. Hakkı gördükten sonra tevbe edip dönüş yapanlara İlâhî müjde verilerek rahmet ve gufran kapısının her zaman açık tutulduğuna işâret ediliyor.