MEALİ:
65- De ki: «Ben ancak uyarıcı bir peygamberim. O, Bir olan, her şeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allahʹtan başka hiçbir ilâh yoktur.
66- O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbıdır. Çok üstün, çok güçlü, çok bağışlayandır. »
67- De ki: «Bu (Kur’ân) büyük bir haberdir!
68- Siz ise Ondan hep yüz çeviriyorsunuz.
69- Mele-i Aʹlâ (Yüce âlemdeki yüce topluluk) tartışıp dururken olup bitenler hakkında bir bilgim yoktur.
70- Bana ancak ve sadece vahyolunmaktadır. Ben ancak açık bir uyarıcıyım. »
İLGİLİ HADÎS
Hz. Muaz (R. A. ) anlatıyor:
- Bir sabah Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gecikip namaza gelmedi. Kendisini güneşin doğmasına az bir süre kalıncaya kadar bekledik; derken çıkageldi ve hemen öne geçip namaz kıldırdı. Selâm verince, «olduğunuz gibi yerinizde kalın! » diye buyurdu. Sonra yüzünü bize çevirip şöyle dedi: «Şüphesiz gece kalkıp namaz kılmaya başladım ve takdîr edildiği kadar namaz kıldım; bu esnada namaz içinde uyuya kaldım, bir süre sonra uyandım ve (uykuyla uyanıklık arasında) kendimi Rabbimle beraber buldum; O en güzel surette idi. Bana hitap ederek:
- «Ya Muhammed! Mele-i Aʹlâ (en yüce topluluk, meleklerin eyleştiği âlem) ne hakkında tartışmaktadır? » diye sordu.
- «Ya Rabbî, bilmiyorum» dedim.
«Böylece Cenâb-ı Hak bu soruyu üç defa tekrarladı ve o sırada elinin içini (kudretinin ayrı bir tezahürünü) iki küreğimin arasına koyduğunu, parmaklarının soğukluğunu göğsümde hissettiğimi görüp duydum. Böylece o demde her şey bana tecelli etti de anlamış oldum. » Sonra Rabbim bana:
- «Ya Muhammed! Mele-i A’lâ ne hakkında tartışmaktadır? » diye sordu.
- «Keffaretler hakkında» diye cevap verdim.
- «Keffaretler nelerdir? » diye sordu.
- «Cemaate katılmak üzere adımları atmak, namazlardan sonra mescidlerde oturmak; sıkıntılı ve üzüntülü zamanlarda tastamam abdest almaktır» dedim.
- «Dereceler nelerdir? » diye sordu.
- «Açlara yardımda bulunup yedirmek, tatlı, yumuşak söz söylemek ve insanlar uyurken kalkıp namaz kılmaktır» dedim.
- «İste, ne istersen iste» buyurdu.
- «Allahım, hayırlı işlerde bulunmayı, kötülükleri terketmeyi, yoksulları sevmeyi, beni bağışlamanı, bana rahmette bulunmanı; bir kavmi fitneye düşürmeyi dilediğinde, o fitneye düşmeden benim canımı almanı isterim; senin sevgini, sevdiklerinin sevgisini ve beni sana yaklaştıracak amelde bulunmamı isterim» dedim.
«İşte bu rüyam haktır. Söylediklerimi birbirinize aktararak öğretin. » (Tirmizi/tefsir: 4/33- Müsned-İ Ahmed: 5/243)
PEYGAMBERİN ANA VASIFLARINDAN BİRİ, AÇIK UYARIDA BULUNMAKTIR
«De ki: ben ancak uyarıcı bir peygamberim. O, Bir olan, herşeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allahʹtan başka hiçbir ilâh yoktur. »
Kur’ân-ı Kerîm’de peygamberlerin vasıfları, özellikleri ve görev sınırları belirtilirken «münzîr» sıfatına yer verilmekte ve bu sık sık tekrar edilmektedir. İzlenen yolun felâketle noktalanacağına, yaşanan hayat tarzının azâba sebep olacağına; ortaya atılan birtakım iddia ve inançların İlâhî gazabın inmesine neden teşkil edeceğine karşı inkârcıları, ikiyüzlü dönekleri ve şüpheci şaşkınları uyarmaya yönelik bir sıfattır.
Böylece «münzîr» kavramı, hem peygamberin görev sınırını belirlemekte, hem de peygamberin ilâhlaştırılmasına yol açacak en küçük bir esnekliğe imkân vermemektedir.
Münzîr, «inzar» kökünden türetilen bir sıfattır ki az yukarıda dinî terim olarak manasını açıklamış bulunuyoruz.
O halde Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in görevlerinden biri ve en önemlisi, bâtılın peşine takılıp onu savunanları Allah’ın azâbıyla uyarıp tehdîd etmek ve doğru yolu göstermektir. Azap indirmek ve doğru yola eriştirmek ise, Allah’a aittir.
BİR OLAN ALLAHʹA DÂVET
Peygamberlerin bir diğer önemli görevi, azıp sapıtan kavim, millet ve toplumları bir olan, eşi, dengi, benzeri ve ortağı olmayan Allah’a imâna dâvettir. İlgili âyetle hakikî imân ve onun karşıtı olan inkârın ne gibi sonuçlar doğuracağı belirtildikten sonra, imân temelini oluşturan «Tevhîd İnancı»nın lüzumu üzerinde durulmakta ve arkasından yönlendirici ve aydınlatıcı anlamda Cenâb-ı Hakk’ın beş ayrı sıfatından söz edilmektedir. Şöyle ki:
1- Vâhid (bir olan, eşi, dengi, benzeri olmayan),
2- Kahhar (her şeyi kahr-u saltanatı, ilm-u kudreti altında tutup baş eğdiren O sonsuz hükümrân),
3- Rab (varlık âlemini belli plân ve proğrama göre yaratıp her şeyi türünün özelliğine göre yetiştirip geliştiren; eğitip olgunlaştıran o yegâne terbiyeci),
4- Azîz (o çok güçlü, çok üstün, en yüce ve en şanlı kudret),
5- Gaffar (çok bağışlayan, affedip kusur ve günahları örterek belirsiz hale getiren, temizleyip gideren yegâne gufran ve merhamet sâhibi)..
Birinci sıfat, katıksız «Tevhîd»i; ikinci sıfat, mülkünde tek tasarruf sâhibi olduğunu; bu manayla her şeyi belli kanunlara bağlayıp insandan yana hizmete sevkederek baş eğdirdiğini; üçüncü sıfat, kâinatın her yönüyle ve parçasıyla İlâhî terbiye ile denge ve düzende durduğunu; dördüncü sıfat, bütün güç ve kudretin mutlâk anlamda İlâhî kudrete mağlûp olduğunu ve olacağını; beşinci sıfat, hayatını küfür ve azgınlıkla berbat ettikten veya günah işleyip kendini kirlettikten sonra dönüş yapan kulları hakkında gufrân ve rahmetle tecelli edeceğini yansıtmaktadır.
Kahhar sıfatı, Vâhid sıfatının yetkisini; Rab sıfatı Kahharʹın taşıdığı hikmeti; Azîz sıfatı, Rab sıfatının rakipsizliğini; Gaffar sıfatı, bütün bu üstün vasıflara sâhip kudretin tek umut ve güven kaynağı bulunduğunu açıklar.
KUR’AN BÜYÜK BİR HABERDİR
«De ki: Bu (Kurʹân) büyük bir haberdir! Siz ise Ondan hep yüzçeviriyorsunuz. »
Kur’ân-ı Kerîm bütünüyle İlâhî olduğundan, indiği çağdan kıyâmet kopuncaya kadar hep büyük bir haber olmaya devam edecek; her çağda ilmin, medeniyetin, adâletin ve hakseverliğin öncülüğünü yapıp önde yürüyecektir. Kur’ân her asırda tazeliğini koruyacak, cilâsını artıracak ve o hiç bir sisteme uymayacak, ama hep rehber olma özelliğini sürdürecektir.
Öyle ki, 1400 yıl önce doruğuna yükselen edebiyatın ve ünlü ediplerin, İlâhlaştırılan şâirlerin hayranlığını kazanmış, en mağrur hatiplere baş eğdirtmiş ve güzel söz söylemenin en son noktasına erişmiştir. Edebî kudretinin üstünlüğünü, benzersizliğini ve erişilmezliğini kabul ettirmiştir. Yirminci asırda ise, ilme, ilim adamına ışık tutmakta, temel bilgi vermekte, ana fikir koymakta ve böylece ilmin önünde yürüdüğünü isbatlamaktadır. Buna birkaç örnek verecek olursak, güneş sistemini gösterebiliriz. On beş asır önce güneş sistemi hakkında getirdiği temel bilgiyi, ilim adamları ancak ondan on üç asır sonra keşfedebilmiş ve yaptıkları bilimsel tesbitlerle Kur’ân’ı tasdîka yönelmişlerdir. Yerkürenin hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin çevresinde bir elips çizerek döndüğü hakkında ana fikir veren Kur’ân her yönüyle ve yanıyla İlâhî olduğunu kanıtlamakta ve gerçeği tesbit edip bulan ilimle hiçbir zaman ters düşmeyeceğini ilân etmektedir.
O bakımdan Kur’ân her asırda büyük bir haber olma özelliğini koruyacak ve kıyâmete kadar insanların yolunu aydınlatacaktır.
MELE’-İ AʹLÂ VE PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZ
«Mele’-i A’lâ’da (yüce topluluk) tartışıp dururken olup bitenler hakkında bir bilgim yoktur. »
Mele’-i A’lâ, en yüce âlemde yer alan kadri yüce melekler topluluğu manasına gelen bir isimdir. O âlemde olup bitenleri, meleklerin tartışıp görüştükleri konuları insanların bilmesi mümkün değildir. Ancak Cenâb-ı Hak o âlemde olup bitenleri vahiy yoluyla peygamberlere bildirirse, bilebilirler.
Kur’ân’ın bu âyetinden ve delâlet ettiği kısa açıklamadan anlıyoruz ki, kâinatta olup biten her şey bir proğrama göre yürütülmekte ve yüce âlemde yer alan kadri yüce melekler tarafından organize edilmektedir.
Peygamber (A. S. ) Efendimiz de ancak kendisine vahiy edilen hususları bilir ve onun ötesinde Mele’-i A’lâ’da cereyan eden tartışma ve görüşmeler hakkında bir bilgisi olmaz. Nitekim ilgili hadîsle bu konu açıklanmakta ve âyeti daha iyi anlamamıza ışık tutulmaktadır.
O halde Cenâb-ı Hak gaybın kapısını açtığı nisbette peygamberler yüce toplulukta olup bitenlerden haberdar olabilirler.
Böylece Cenâb-ı Hak, Peygamberʹin (A. S. ) bilgi, keşif, kerâmet ve mu’cize sınırını belirlemekte ve peygamberin mutlak tasarrufa sahip olmadığına işârette bulunmaktadır.
Böyle bir açıklamanın yapılmasının sebebine gelince, diyebiliriz ki: İnsan psikolojik yapısı gereği, olağanüstü şeylere aşırı ilgi duyar; küçük bir kerâmet gösteren bir kişiyi bazan ilâhlaştıracak kadar gözünde büyütür ve zaman zaman bunun dozajını iyice artırıp günah ve küfre girecek kadar ölçüsünü kaybeder. Hani sofiler kafilesinin önderi Cüneyd el- Bağdadî’ye (K. S. ): «İşittiğimize göre, siz havada uçuyormuşsunuz? » denildiğinde; Onun, «ben uçmuyorum, ama hayranlarım ölçüyü kaçırıp beni uçuruyor» diye cevap vermesi, bize sağlam bir ölçü vermekte ve keşf-ü kerâmet hayranlarını uyarmaktadır.
Bilindiği gibi, hemen her çağda hayranlık duyup çok sevdikleri mürşitlerini, şeyhlerini peygamber derecesinin üstüne çıkartıp ölçüsüz övgü ve benzetmelerde bulunan cahiller sahnede boy göstermiştir. Kur’ân bu gibi yanlış ve sakıncalı inanç ve bağlılığı bir yandan kınamakta, bir yandan da en sağlam ölçü ve kıstası vermektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in açık bir uyarıcı olduğu belirtildi ve bu arada Cenâb-ı Hakk’ın kudretini yansıtan sıfatlarına yer verildi ve Kur’ân’ın her zaman büyük bir haber olduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ilk insan Âdem’in çamurdan yaratıldığı ve meleklerin ona secde ettiği, bu arada İblîs’in fâsit bir kıyas yaparak Âdem’e secde etmekten kaçındığı konu edilmekte ve arkasından İblîs’in, amelini ıhlâs düzeyinde tutan sâlih kullar üzerinde saptırıcı tesiri olmayacağı haber verilerek, ibâdeti ıhlâs üzere yerine getirmemiz istenmektedir.