Yunus Suresi 65-70. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ اِنَّ الْعِزَّةَ لِلّٰهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَتَّبِعُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُرَكَاءَ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ هُمْ اِلَّا يَخْرُصُونَ هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الَّيْلَ لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَارَ مُبْصِرًا اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ هُوَ الْغَنِيُّ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ اِنْ عِنْدَكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بِهٰذَا اَتَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ قُلْ اِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ مَتَاعٌ فِي الدُّنْيَا ثُمَّ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ ثُمَّ نُذِيقُهُمُ الْعَذَابَ الشَّدِيدَ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ

67.

Onların (inkarcıların) sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün güç Allah'ındır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

Diyanet İşleri

66.

Bilesiniz ki göklerde kim var, yerde kim varsa, hep Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar (gerçekte) Allah'a koştukları ortaklara tabi olmuyorlar. Şüphesiz onlar ancak zanna uyuyorlar ve sadece yalan söylüyorlar.

67.

O, içinde dinlenesiniz diye geceyi sizin için (karanlık); gündüzü ise aydınlık kılandır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.

68.

"Allah, bir çocuk edindi" dediler. O, bundan uzaktır. O, her bakımdan sınırsız zengindir. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O'nundur. Bu konuda elinizde hiçbir delil de yoktur. Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

69.

De ki: "Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler."

70.

Onlar için dünyada (geçici) bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri bizedir. Sonra da, inkar etmekte olduklarına karşılık onlara şiddetli azabı tattıracağız.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

65- O inkârcıların sözü seni üzmesin. Çünkü gerçekten bütün kuvvet ve kudret, üstünlük ve hâkimiyet Allahʹındır. O, her şeyi işitendir, bi­lendir.

66- Haberiniz olsun ki, göklerde olanlar da, yerde olanlar da şüphe­siz ki Allahʹındır. Allah’tan başkasına tapınanlar, ortak edindiklerine (de gerçek anlamda) uymazlar; onlar ancak zanna uyarlar, onlar ancak yalan uydurup söylerler.

67- Geceyi dinlenip sükûnet bulmanız için (karanlık), gündüzü de (çalışıp hayatınızı kazanmanız için) aydınlık yapan O’dur. Şüphesiz ki bun­da kulak verip anlamak isteyen bir millet için âyetler (açık belgeler) vardır.

68- Allah çocuk edindi dediler. Allah çocuk edinmekten pâk ve yü­cedir. O mutlak ganiydir (hiç bir şeye muhtaç değildir). Göklerdeki de, yer­deki de O’nundur. Bu iddianıza karşılık yanınızda hiçbir ilmî delil yoktur. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?

69- De ki: Allah’a karşı yalan uydurup duranlar, korktuklarından kurtulup umduklarına erişemezler.

70- Dünya pek az bir zevkli geçimdir; sonra da dönüşleri ancak bizedir. Sonra da inkârlarına karşılık onlara pek şiddetli azâbı tattıracağız.

BÂTILIN ŞATAFATI

Bâtılı savunan inkârcı, şekle, sayıya ve zînete dayanır da bunları ger­çekleştirmeyi amaç seçer. O bakımdan az bir başarı sağlayınca da gurur­lanır, şatafata daha çok meyleder, gösterişten hoşlanır. Hakk’a iltifat et­mez, haklara saygı göstermez, sözüne hiç sadık kalmaz. Haktan yana olanlara işkence ve eziyetten zevk duyar; hiç değilse mü’minlere korku ve endişe vermeyi ihmal etmez. Yalan onun sanatı, iftira maharetidir.

Bâtılı temsîl eden Mekke müşrikleri de böyle idiler. Allah birdir diyen­leri adım adım izlediler, Muhammed (A. S. ) Allah’ın hak peygamberidir di­yenlere işkence ettiler, hattâ bir kısmının vücudunu ortadan kaldırdılar. Özellikle fakir ve kimsesiz mü’minlere her türlü hakaret ve eziyeti reva gördüler.

İlgili 65. âyetle, bâtılın şatafat ve gururuna, yalan ve iftirasına, şıma­rıkça davranışlarına bakıp da endişe duymaya gerek olmadığı hatırlatılı­yor. Zira saman yığınının yanması bir anda büyük bir duman ve arkasın­dan korkunç bir alev çıkarır, çok geçmeden küçülüp bir avuç kül olur; bi­lindiği gibi, samanın enerjisi az, tesiri sınırlıdır. Ama içi dolu ağaç veya kömür böyle midir? Onun bir avuç dolusu, bir yığın samana bedeldir. Kur’­ân-ı Kerîm’de bu husus daha güzel tasvîr edilerek şöyle buyurulmuştur: «Nice az topluluk, çok topluluğa -Allah’ın izniyle- üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir. » (Bakara sûresi: 429)

Şüphesiz ki, bütün kuvvet, kudret, üstünlük, başarı Allah’ındır. O dile­diğini aziz ve üstün kılar, dilediğini de zillet ve meskenet çukuruna iter. O’nun düzenlediği plân ve proğrama, koyduğu hayat ve memat kanunla­rına uyanlar başarılı olur, uymayanlar aşağılanır.

Diğer bir âyette ise, bu konuya biraz daha açıklık getirilerek mü’minlere en sağlam bilgi şöyle veriliyor: «Üstünlük ve şeref Allahʹa, Peygam­berine ve mü’minlere aittir. » (Münâfikûn sûresi: 8) Zira Peygamber ve müʹminlerin azizliği ve üstünlüğü, Allahʹın onlar hakkında Azîz sıfatıyla tecelli etmesiyle gerçek­leşir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) ve arkadaşları, İlâhî izzetin tecellisiyle bâ­tılın şatafatını, küfrün tuğyanını, nifakın düzenbazlığını alaşağı edip heze­yanlarını durdurmaya muvaffak oldular. Allahʹın Azîz sıfatı mü’minlere yö­nelip inâyeti gelince, küfrün gurur ve azgınlığı yıkıldı; hak gelince bâtıl yok oldu. Zaten bâtıl yok olmaya mahkûmdur. Müʹminlerin imânı İhlâs ve cid­diyetle şahlanınca, küfür silinmeye yüz tuttu.

PUTPERESTLER PUTLARA DEĞİL, ZANLARINA UYARLAR

«Allahʹtan başkasına tapınanlar, ortak edindiklerine (de gerçek anlamda) uymazlar; onlar ancak zanna uyarlar, onlar ancak yalan uydurup söyler­ler. »

Put, cansız bir cisimdir, insan eliyle şekillendirilmiştir. Konuşmaz ki dinlensin; yol göstermez ki peşine düşülsün; yarar ve zarar veremez ki, korkulsun veya saygı duyulsun. O halde Ahsen-i Takvîm üzere yaratılan insanoğlu bütün büyüklüğüne, en şerefli canlı olduğuna ve her şeyin ken­disi için yaratılmasına rağmen derin bir gaflet ve açık bir dalâlet içinde putlara tapınırsa, hakikatte kendi kâfir nefsine tapıyor demektir. Kendi zan ve tahminlerine, evham ve kuruntularına uymaktan başka bir şey yapmı­yor.

Böylece insan bir bakıma kendine, kendi azgın nefsine ve hevesine tapmış oluyor. Bu kadar küçülen insan, hakkın baş düşmanı olma duygu ve düşüncesi içinde elbetteki ruhundaki fıtrat duygusunun tesirinden kur­tulmak için yalanı sanat, tecavüzü marifet, mü’mine sataşmayı şahsiyet sayar.

ALLAHʹIN İZZETİNE DELÂLET EDEN BELGELER

«Geceyi dinlenip sü­kûnet bulmanız için (karanlık), gündüzü de (çalışıp hayatınızı kazanmanız için) aydınlık yapan O’dur.. »

Kur’ân-ı Kerîm, bâtılın sabun köpüğü misali olduğuna işârette bulun­duktan sonra Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, izzet ve yüceliğine delâlet eden belgelen sıralıyarak akıl sahiplerini hem uyarmaya çalışıyor, hem de mal­zeme olarak ana fikir, temel bilgi veriyor. Şöyle ki:

Geceyi dinlenip sükûnet bulmak için, gündüzü çalışıp hayatımızı ka­zanmak için belli kanunlarla düzenleyip hizmete sevkeden Allah’tır.

Dünya’nın yuvarlak ve kutuplardan basık, 23 derece meyilli yaratıl­ması, kendi ekseni etrafında ekvatorda dakikada 27 km., Güneş’in etra­fında saatte 110. 000 km. hızla dönmesiyle gece ve gündüz, aynı zamanda mevsimler meydana gelmektedir. Bu hareket karmaşık görünüyorsa da as­lında çok düzenli ve plânlıdır. Eğer belirtilen bu iki ayrı hareketindeki hız daha fazla veya daha az olsaydı, gece ve gündüz süresinde anormallikler meydana gelir, ne dosdoğru çalışma, ne de yeterince dinlenme imkânı olurdu.

Diğer yandan, kutuplarda, kendi ekseni etrafındaki hızı dakikada 10 km.ʹye düştüğü için gece ve gündüzler çok anormal uzunluktadır. O hal­de bu ince ve plânlı düzenlemeler, fiziksel ölçüler elbetteki kendiliğinden bir tesadüf eseri olarak vücut bulmamıştır. Çünkü zincirleme plânlar, mü­kemmel proğramlar, şaşmayan fizikî kanunlar ve matematiksel düzenle­meler hiçbir zaman kendiliğinden oluşamaz. Hareketsiz haldeki şeyi ha­rekete geçiren ve hareketi hep aynı hız ve ölçüde tutan mutlak bir kudret söz konusudur. Şüphesiz ki bu hususta da İlâhî düzene ve dengeye kulak verip anlamak isteyen her topluluk ve millet için açık belgeler vardır.

ALLAH, ÇOCUK EDİNMEKTEN MÜNEZZEHTİR

«Allah çocuk edindi dediler. Allah çocuk edinmekten pak ve yücedir. O mutlak ganidir. »

Ruhu ve kalbi yüce âlemden inen nûr ve hikmet ile aydınlanmamış ham kişilerin cehaletlerinden biri de, Allah’a çocuk isnat etmeleridir. Yaratan ile yaratılan arasındaki sınırı bilmemek; her birinin kendine has tanımla­masından habersiz olmak, insanı çok yanlış neticelere götürmekte ve imân adına söylenen sözlerle, iddia edilen şeylerle onu küfre sokmaktadır.

Allah’a çocuk isnat iki ayrı cehaletin ve taassubun ürünü olarak orta­ya çıkmıştır: Birincisi, Arap Yarımadasında yaşayan putperestlerin, tevhit inancı’ndan habersiz kalıp Allah hakkında çok yanlış düşüncelere sapla­nıp melekleri Allah’ın kızları sanmalarıdır ki, bunun temelinde, daha çok taassup, körü körüne ataların yolunu izleme bulunuyordu. İkincisi, ellerin­deki semavî kitabın zamanla tahribata ve tağyirata uğramasıyla tevhît inancından uzaklaşan Hıristiyanların İsa Peygamberi Allah’ın oğlu diye kabul etmeleridir. Bunun temelinde, Hıristiyanlığı tek semavî din sayıp İs­lâmiyeti ve O’nun Peygamberi Hz. Muhammed’i (A. S. ) ret ve inkâr yatmak­tadır. Yahudilerden de bir mezhebin, yahudiliğin büyük kurtarıcılarından saydıkları Üzeyir’i (Ezra) Allah’ın oğlu diye tanımaları ve tanıtmaya çalışma­ları da bu cümledendir.

Cenâb-ı Hak bu yakışıksız, ölçüsüz, akıl, mantık ve ilim dışı iddiaları reddederek, insan aklına sesleniyor, kendisinin her zaman bu gibi beşerî ve mahlûkî sıfatlardan pak ve münezzeh, yüce ve ganî olduğunu bildiri­yor. Kâinatta var olan her şeyi sonsuz ve sınırsız kudret ve ilmiyle yarat­tığını, o bakımdan hiçbir şeye muhtaç bulunmadığını açıklıyor. Çünkü ih­tiyaç, sonradan yaratılanlara mahsus bir duygu ve iç güdüdür. Allah ise mutlak yaratandır, yaratılmış değildir. İllet ve mâlûl zinciri O’nda son bu­lur. O, bizatihi illet-i ulâdır (ilk illettir), mâlûl değildir, aksi halde başka bir illetin, O’nun üstünde var olması gerekir ki bu ilâhtık vasfına ters düşer.

İşte Allahʹı kemal sıfatlarıyla bilmeyen, beşerî sıfatları O’na yakıştıran iddiâcılar hiçbir zaman böylesine sakat ve yanlış bir inançla kurtuluşa ere­mezler. Kurʹânʹda bilhassa buna parmak basılarak Allahʹa ortak koşanlar uyarılıyor.

Belki belirtilen bu son derece sakıncalı iddialar, cahillere dinî taas­sup adına zevk verebilir. Ama bu zevk ne kadar sürer? Dünya hayatı az bir geçimlik, çok kısa bir hazırlık dönemidir. Sonra da dönüş mutlaka Al­lahʹadır. Artık O’nun katında ne İsâ ve Üzeyir’in sanılan oğulluk mertebe­leri, ne de putların ve bâtıl ilâhların kayda değer bir yeri kalır. Hüküm bü­tünüyle Allahʹa aittir. Allahʹa oğul ve kız isnat edenlerin, yanında ne ciddi bir delilleri, ne ortaya koyacakları bir hüccetleri, ne de kendilerini haklı çıkaracak bir belgeleri bulunacaktır. 68. âyette bu hususa dokunularak, «Bu iddianıza karşılık yanınızda hiçbir ilmî delil yoktur» denilerek Allahʹa ortak koşanların, ileri sürdükleri iddialarını isbat etmeleri isteniliyor ki bu, ne dünyada, ne de âhirette mümkün olacaktır.

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıdaki âyetlerle, İnkârcıların birtakım yersiz iddiaları, ölçüsüz sa­taşmaları üzerinde duruldu. Cehalet ve taassuptan kaynaklanan bu gibi iddiaların her devirde ortaya atıldığına işâretle üzülmeğe deymiyeceği ha­tırlatıldı. Sonra da Allahʹın varlığına, birliğine, kudretinin yüceliğine delâ­let eden iki önemli belgeye yer verilerek beşer aklına seslenildi. Allahʹa çocuk isnat edenlerin nasıl koyu bir cehalet içinde yüzdüklerine parmak basılarak yanlarında akıl, mantık ve ilimden yana ciddi hiçbir belge ve hüccetlerinin bulunmadığı belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hakkın karşısına inat ve inkârla, cehalet ve taas­supla çıkanlara Nuh Peygamberʹin kavmiyle olan mücadelesi hatırlatılıyor. İşin sonunun nereye varacağına işâretle İlâhî hükmün zamanı gelince te­celli edeceği haber veriliyor.