Enfal Suresi 64-69. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ حَسْبُكَ اللّٰهُ وَمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ يَغْلِبُوا اَلْفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ اَلْـٰٔنَ خَفَّفَ اللّٰهُ عَنْكُمْ وَعَلِمَ اَنَّ فِيكُمْ ضَعْفًا فَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ صَابِرَةٌ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ اَلْفٌ يَغْلِبُوا اَلْفَيْنِ بِاِذْنِ اللّٰهِ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِرِينَ مَا كَانَ لِنَبِيٍّ اَنْ يَكُونَ لَهُ اَسْرٰى حَتّٰى يُثْخِنَ فِي الْاَرْضِ تُرِيدُونَ عَرَضَ الدُّنْيَا وَاللّٰهُ يُرِيدُ الْاٰخِرَةَ وَاللّٰهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ لَوْلَا كِتَابٌ مِنَ اللّٰهِ سَبَقَ لَمَسَّكُمْ فِيمَا اَخَذْتُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ فَكُلُوا مِمَّا غَنِمْتُمْ حَلَالًا طَيِّبًا وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

65.

Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olan mü'minlere Allah yeter.

Diyanet İşleri

65.

Ey Peygamber! Mü'minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir.

66.

Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah'ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah, sabredenlerle beraberdir.

67.

Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hakim duruma gelmedikçe, hiçbir peygambere esir almak yakışmaz. Siz geçici dünya menfaatini istiyorsunuz, halbuki Allah ahireti (kazanmanızı) istiyor. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

68.

Eğer Allah'ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı, aldığınız şey (fidye)den dolayı size büyük bir azap dokunurdu.

69.

Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve temiz olarak yiyin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

64- Ey Peygamber! Allah sana da, sana uyan müʹminlere de yeter.

65- Ey Peygamber! Müʹminleri savaşa tahrik ve teşvîk et. Sizden sabreden yirmi kişi olursa, ikiyüz kişiyi yenip alteder. Sizden yüz kişi olursa, o küfredenlerden bin kişiyi yenip alteder. Çünkü onlar (hakkın gücü­nü, İlâhî kudretin üstünlüğünü) idrâk etmez anlayışsız bir topluluktur.

66- Ama şimdi Allah, sizden yükü hafifletti ve sizde bir zaaf oldu­ğunu bildi. Sizden sabreden yüz kişi olursa, -Allah’ın izniyle- ikiyüz kişiyi yenip alteder. Sizden bin kişi olursa, -Allahʹın izniyle- İkibin kişiyi yenip alteder. Allah sabredenlerle beraberdir.

67- Hiç bir peygambere yeryüzünde ağır basıp zafer elde etmedik­çe esirler edinmesi uygun olmamıştır. Siz, dünya malını istiyorsunuz. Al­lah ise âhireti (elde etmenizi) istiyor. Allah çok üstündür ve yegâne hikmet sâhibidir.

68- Eğer Allah tarafından yazılı bir hüküm geçmiş olmasaydı, her­halde aldığınız (fidye)den dolayı size büyük bir azâp dokunurdu.

69- Artık elde ettiğiniz ganimetlerden helâl ve temiz olarak yeyin. Allahʹtan korkup (kötülüklerden) sakının. Şüphesiz ki Allah çok bağışla­yan, çok merhamet edendir.

İNİŞ SEBEBİ

Hafız Bezzar’ın İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, bu âyet Mekke’de inmiş, ama Medine’de inen âyetler arasına konulmuştur. Hz. Ömer (R. A. ) İslâm’a girince, müşrikler, «Müslümanlar bugün bizden cid­den intikam aldılar! » diyerek hayıflandılar. Bunun üzerine 64. âyet indi.

Taberânî, Ebuʹş-Şeyh ve İbn Murdeveyh’in İbn Abbasʹdan (R. A. ) yap­tıkları diğer bir rivâyete göre, Peygambere (A. S. ) inanıp İslâm’a girenler 39 kişiyi bulmuştu. Hz. Ömer (R. A. ) İslâmʹa girince bu sayı 40’a ulaştı. O sebeple yukarıdaki âyet indi. (Fethülkadîr Tefsîri - Esbâb-ı nüzûl/Nisâburî)

Buharî kendi tarihinde, Beyhakî kendi Sünen’inde İbn Abbas (R. A. )dan yaptıkları rivâyete göre, «Sizden sabreden yirmi kişi olursa, ikiyüz kişiyi yenip alteder. » meâlindeki âyet inince, bu, mü’minlere biraz ağır geldi. Zi­ra bir kişinin on kişi önünden kaçmaması gerekiyordu. O nedenle 66. âyet indirilerek mü’minlerin bu yükü hafifletildi. (Fethülkadîr - Lübabu’te’vîl - Esbâb-ı nüzul - İbn Kesîr)

KUVVETLER ARASINDA DENGE

«Sizden sabreden yüz kişi olursa, Allah’ın izniyle ikiyüz kişiyi yenip alteder.... »

Allah’a inananlarla inanmayanlar arasındaki kuvvetler dengesi üze­rinde duruluyor. Ancak sözü edilen dengenin sadece sayı ve silah bakı­mından değil, mânevî güç itibariyle de önem taşıdığı belirtiliyor. Öyle ki, düşman tarafı Allah’a, âhirete, ebedî saadete ve hak dine inanmıyor; sade­ce istilâcı bir kuvvet olarak dünyevî amaçlar uğruna savaşıyorlar. Gerçek bu olunca içlerinde birçok askerin ve onları sevk ve idare eden kuman­danların ölümü küçümsememesi, öldürülmemek için her şeyi hesaba kat­ması unutulmamalıdır. İnananlar ise, onların aksine Allah yolunda, fazîlet ve ahlâk uğrunda savaştığını bilmekte, şehitlik mertebesinin özlemini çek­mekte ve ölümden korkmamaktadırlar. Çünkü mü’minlerin inancına göre, ölüm bir son değil, sonsuz ve kalıcı bir hayata kapı açmak için bir dönüm­dür. Üstelik iyi niyet ve samimi bir imânla savaşan kimse şu iki büyük mü­kâfattan mutlaka birine mazhar olacaktır: Ölürse şehitlik mertebesine yükselip Allah yanında yüksek derecelere lâyık görülecek; sağ kalırsa ga­zilik şerefiyle hayatına renk, ruhuna mânâ, âhiretine büyük ecir katmış olacaktır. O bakımdan gerçek mü’min savaşta hiçbir endişe duymadan küfrü alt etmeye çalışır, ölüm onun içinde çok geri plânlarda kalır.

İşte bu iki değişik inanca ve düşünceye sâhip olan iki ordu arasın­daki kuvvet dengesi, ona karşı bir, bine karşı yüzdür. Nitekim gerek Bedir savaşındaki zahirî dengesizlik, gerekse Yermuk ve Mute savaşlarındaki belirgin fark bu oranın haklılığını ortaya koymuştur. İstiklâl mücadelemiz ise bunun açık Belgesi ve parlak bir misali olarak tarihe geçmiş bulunu­yor.

Ne var ki, Kur’ân-ı Kerîm 1/10 oranını ortaya koyunca ashab-ı kiram­dan bir kısmı endişelenmiş, silâh ve teçhizat, sonra da sayı ve diğer im­kânlar bakımından zayıf durumda bulunduklarını düşünerek düşmana kar­şı böylesine açık bir farkla savaşmanın doğuracağı zorlukları göz önüne getirip bu ağır yükün biraz hafifletilmesini dilemişlerdi. Çünkü onlar sa­vaşta düşmana karşı koyamıyarak geri çekilmenin büyük bir günah oldu­ğunu çok iyi biliyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak bu ağır yükü onların üzerin­den kaldırdı, ihtiyarî duruma getirdi ve bire iki nisbetini zorunlu kıldı.

Allah, mü’minlerin, böylesine çok farklı iki kuvvetin karşılaşmasına zaman zaman dayanamıyacaklarını bilmiyor muydu? Elbetteki biliyordu. Burada önce ağır bir yükü koymakta psikolojikman bir tedirginlik doğur­mak, sonra onu kaldırıp hafifini getirmek suretiyle o tedirginliği sevince çevirmek söz konusudur. Böylece âyetin delâlet ettiği hüküm meseleyi ke­sin sonuca bağlamakta, bire iki nisbeti sağlanmayıp büyük bir farklılık orta­ya çıktığında, mü’minlerin fazla zayiat vermeden geri çekilmelerinde bir sa­kınca olmadığına delâlet etmektedir. Sonuç olarak İslâm askeriyle düş­man askeri arasında sayı bakımından kuvvet dengesi bire iki oranında gös­terilerek Allahʹa ve Âhiretʹe inanmanın bu dengede nazım rol oynayacağı­na işâret edilerek mânevî gücün önemine parmak basılmaktadır.

Onun için Allah, Peygamberimize (A. S. ) İslâm mücahitlerinin kalbine ve kafasına sürekli olarak savaşın anlam ve hikmetini aşılamasını emret­mekte ve böylece imân cephesinin her an savaşa hazır durumda bulun­masının sağlanmasını murat etmektedir.

ESİR KONUSU SAVAŞLA BAĞLANTILIDIR

«Eğer Allah tarafından yazılı bir hüküm geçmiş olmasaydı, herhalde aldığınız (fidye)den dolayı si­ze büyük bir azâp dokunurdu. »

Meâlindeki âyetle, düşmandan esir almanın ve karşılığında kurtuluş akçesi alıp serbest bırakmanın bütünüyle savaşla ilgili bir hüküm olduğu üzerinde duruluyor.

İslâm sudan sebeplerle ve ciddi bir savaş ortada yokken, düşman ta­rafından birtakım hile ve entrikalarla esir elde etmeyi hoş karşılamaz ve buna cevâz da vermez. Çünkü İslâm, insanları öldürmek, esir almak, kö­le gibi çalıştırmak, kişilerin hürriyetlerini ellerinden almak için değil, insan­lara hak ve hürriyet, huzur ve güven vermek için Allah tarafından seçilip beğenilen en son dindir ve Allahʹın insanlara geniş rahmetini yansıtan en son mesajıdır.

O nedenle en fırtınalı günlerde ve bütünüyle İslâm aleyhine harcan­ması düşünülen, Şam’dan hareket ettiği ve Medine yakınlarına geldiği öğ­renilen, kırk kişinin muhafazası altında Mekke’ye götürülmekte olan tica­ret kervanı, İslâm’ın geleceği ve selâmeti bakımından ele geçirilip yağma edilmesi gerektiği halde, Cenâb-ı Hak, bu plânı değiştirmiş ve Mekke’­den hareket eden bin kişiye yakın bir düşman askeriyle savaşmanın da­ha olumlu sonuçlar vereceğini dilemişti. Sonuç Oʹnun dilediği gibi tecelli etmişti. Çünkü İslâmʹın ilk yıllarında, yani daha yeni bir şehir devleti kur­muş bir ümmetin ilk adımda, İslâmiyet aleyhine kullanılacağı kesinlikle bilinmesine rağmen müşriklere ait ticaret kervanını ele geçirmesi, muha­fızlarından kimini öldürüp kimini esir etmesi, bu dinin hikmetiyle pek uyum sağlamıyordu. Hem ileride bu İslâm aleyhine yıkıcı bir propaganda aracı olarak kullanılacaktı. Ashab-ı Kirâm, Mekkeli müşriklerden çok işkence gördükleri, birçok hakaretlere mâruz kaldıkları için daha çok o kervanı ele geçirmeyi ve muhafızlarını esir edinmeyi arzu ediyorlardı. Oysa bu da­ha çok hissî idi, öyle olduğu için de İslâmʹın yüce hikmetine biraz ters dü­şüyordu. O nedenle tefsîr ve siyer âlimlerinden önemli bir kısmına göre, «Hiçbir peygambere yeryüzünde ağır basıp zafer elde etmedikçe esirler edinmesi uygun ve lâyık olmamıştır. Siz, dünya malını istiyorsunuz; Allah ise âhireti (elde etmenizi) istiyor. Allah çok üstündür ve yegâne hikmet sâ­hibidir. » meâlindeki âyet mü’minleri uyarmak, gerçek kıstası öğretmek ve İslâm’ın yüce amacını belirtmek üzere inmiştir.

ALLAH ÂHİRETİ ELDE ETMENİZİ İSTİYOR

Dünya hayatını gayesine uygun değerlendirdiğimiz nisbette Âhiret ha­yatını lehimize hazırlamış oluruz. Zira bu iki değişik hayat, birbirini tamam­lamakta ve asıl amacına çevirmektedir.

Müfessirlerden çoğuna göre, Sahîh-i Müslimʹin Hz. Ömer (R. A. )den ve diğer bazı hadîs ve siyercilerin İbn Abbas’dan (R. A. ) yaptıkları rivayette deniliyor ki:

«Bedir savaşında Allah’ın izniyle Müslümanlar galip gelerek hayli esir elde etmişlerdi. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz en yakın ar­kadaşları Ebû Bekir ile Ömer’i (Allah ikisinden de razı olsun) çağırıp ko­nuyu görüştü. Onlara: «Bu esirler hakkında görüşünüz nedir? » diye sor­du. Ebû Bekir (R. A. ) kendi görüşünü şöyle açıkladı: «Ey Allah’ın Peygam­beri! bunlar bizim amcazadelerimiz ve yakın aşiretimizdiler. Onlardan fid­ye alıp salıvermemizi ve o fidye ile onlara karşı kuvvet kazanmamızı uy­gun görüyorum. Umulur ki Allah ileride onları doğru yola eriştirir. » Hz. Ömer ise görüşünü şöyle belirtti: «Ben, Ebû Bekir gibi düşünmüyorum. Bana kalırsa, bize imkân ve izin ver de bunları kılıçtan geçirelim. Zira bun­lar küfrün ileri gelenleridirler. » Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz daha çok Ebû Bekir Sıddîk’ın görüşüne meyletti.

Hz. Ömer (R. A. ) devamla diyor ki: «Ertesi günü geldiğimde Resûlül­lâh (A. S. ) Efendimizle Ebû Bekir Sıddîk’i ağlar vaziyette buldum. Dedim ki: «Ya Resûlellah! neden ağlıyorsunuz, öğrenmek istiyorum? Gerekirse ben de sizinle birlikte ağlarım. » Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöy­le buyurdu: «Senin arkadaşlarının fidye istemelerinden dolayı kendilerine verilecek azâp şu karşımdaki ağaçtan daha yakın bana arzolundu. Onun için ağlıyorum! » Çok geçmeden 67. âyet indi ve o ashabın bağışlandığı açıklandı. »

SAVAŞIN DAHA BÜYÜK HİKMETİ VARDIR

Savaş anında hep esir edinmeyi, fidye almayı, ganîmet elde etmeyi düşünmek, mücahitleri savaşın gerçek amacından saptırabilir. O halde İslâm tarafı zaferi tam manasıyla elde ettikten sonra, bunlar ikinci, üçün­cü plânda kalan meselelerdir. Savaş esnasında esir, ganîmet ve fidye gi­bi dünyalıkla kalbi meşgul etmek, savaşı kaybetmeye ve elîm bir sonuca da neden olabilir. Âyet bir bakıma bu inceliğe işâret etmektedir.

Nitekim savaş neticesinde ele geçirilen ganimetlerin helâl ve temiz olduğu belirtilerek bu hususta acele edilmemesi hatırlatılıyor.

YORUMLAR - RİVÂYETLER

«Ağır basıp zafer elde etmek» ile çevirisini yaptığımız «yüshine» fiili, i s h â n kökünden türetilmedir. İ s h a n üzerinde farklı yorumlarda bu­lunanlar olmuştur. Onları şöyle özetleyebiliriz:

a) Tabiînʹden Mücahit ve arkadaşlarına göre, çokça öldürüp kesin sonuç almaktır.

b) Kahredip öyle öldürmektir.

c) Savaşta sabit bir yer tutup ağırlık ve üstünlük sağlamaktır.

d) Kuvvet ve şiddeti bütün haşmetiyle ortaya koymaktır.

e) Ağır basıp zaferi elde etmektir.

Bu yorumlardan Kurʹân-ı Kerîmʹin genel kaidesine, İslâm’ın amaç ve hikmetine en uygun olanı (e) maddesidir. (Geniş bilgi için bak: İbn Cerîr Taberî - Kurtubî ve Fethülkadîr tefsir­lerine.)

HER HÂL Ü KÂRDA ALLAHʹTAN KORKMAK

Savaşa başlarken de, ona karar verirken de, düşmanı mağlup ederken de Allah’ın sonsuz kudretini düşünüp adâleti, insafı elden bırakmamak, ganîmet ve esîr hususunda çok dikkatli olup Allah’tan korkmak, meşru sınırları aşmamak gerekir. Aksi halde savaş amacından saptırılmış olur ki, o da Allahʹın hiçbir zaman hoşuna gitmez.

Meşrû bir işe başlarken iyi duygu ve düşüncelerle başlanırsa, sonucu da iyi olur. Bunun için iyi niyet hâlis amele, hâlis amel doğru neticeye götürür. Kötü niyet kötü sonuç doğurur.

O bakımdan 69. âyetle ganîmete cevaz verilirken çok veciz bir ifade kullanılarak hemen arkasından «Allahʹtan korkunuz» emri yer almıştır. Çünkü Allah korkusu her şeyin gerçek ölçüsü ve amaç ile hikmetin başı­dır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle savaşın hikmetine işâret edildi. Ganîmet ve esir hakkında İlâhî hüküm açıklandı ve rasgele zamanlarda esir edinmenin, ganimete heveslenmenin meşru olmadığına atıfta bulunuldu. Her husus­ta Allahʹtan korkmamız emredildi.

Aşağıdaki âyetlerle elde edilen esîrlere İslâmʹın hoşgörü kapıları açık tutulurken yakın gelecekte çoğunun İslâmʹa gireceğine işâret ediliyor. Sonra da İslâmʹın yüksek merhamet ve lûtfuna karşılık esirler hâinlik yap­mak isterlerse, neticenin kendileri için hiç de iyi olmayacağı hatırlatılıyor ve daha önce Mekke döneminde yaptıkları hâinliğin kendilerine çok pa­halıya mal olduğu açıklanarak Allah’ın bu yolda Peygamberine geniş im­kân verdiğine, o kadar ki, müşrikleri imha edebileceğine, buna rağmen im­hâ etmediğine dikkatleri çekiliyor.

Sonra da yurtlarını Allah yolunda terkedip hicret edenlerle, onları ba­rındırıp kardeş edinen Medineliler övülüyor. Henüz hicret etmeyip küfür diyarında kalanların lehlerine hiçbir velâyet ve sorumlulukları yoktur. Ancak gerektiğinde, şartlar elverdiğinde onlara yardım etmenin önemli olduğu üzerinde duruluyor.

Sonra da mirasta dostlara, din kardeşlerine değil, hısımlara öncelik tanınmasının lüzumu belirtiliyor.