Kehf Suresi 60-82. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِفَتٰيهُ لَا اَبْرَحُ حَتّٰٓى اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِيَ حُقُبًا فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَاءَنَا لَقَدْ لَقِينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَبًا قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنِّي نَسِيتُ الْحُوتَ وَمَا اَنْسَانِيهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُ وَاتَّخَذَ سَبِيلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِ فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصًا فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِهِ خُبْرًا قَالَ سَتَجِدُنِي اِنْ شَاءَ اللّٰهُ صَابِرًا وَلَا اَعْصِي لَكَ اَمْرًا قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَنِي فَلَا تَسْـَٔلْنِي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا فَانْطَلَقَا حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّفِينَةِ خَرَقَهَا قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَا لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا اِمْرًا قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا قَالَ لَا تُؤَاخِذْنِي بِمَا نَسِيتُ وَلَا تُرْهِقْنِي مِنْ اَمْرِي عُسْرًا فَانْطَلَقَا حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَطِيعَ مَعِيَ صَبْرًا قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْنِي قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنِّي عُذْرًا فَانْطَلَقَا حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا فِيهَا جِدَارًا يُرِيدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا اَمَّا السَّفِينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاكِينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَعِيبَهَا وَكَانَ وَرَاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَفِينَةٍ غَصْبًا وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَشِينَا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَتِيمَيْنِ فِي الْمَدِينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًا فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْرِي ذٰلِكَ تَأْوِيلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا

65.

Hani Musa, beraberindeki gence şöyle demişti: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim."

Diyanet İşleri

61.

Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık denizde yolunu tutup kayıp gitti.

62.

Oradan uzaklaştıklarında Musa beraberindeki gence, "Öğle yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük" dedi.

63.

Genç, "Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum. –Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu- Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti" dedi.

64.

Musa: "İşte aradığımız bu idi" dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisingeri döndüler.

65.

Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

66.

Musa ona, "Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?" dedi.

67.

Adam, şöyle dedi: "Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin."

68.

"İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?"

69.

Musa, "İnşaallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim" dedi.

70.

O da şöyle dedi: "O halde, eğer bana tabi olacaksan, ben sana söylemedikçe hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın."

71.

Derken yola koyuldular. Nihayet, bir gemiye bindiklerinde (adam) gemiyi deldi. Musa, "Sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın." dedi.

72.

Adam, "Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi.

73.

Musa, "Unuttuğum için bana çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma!" dedi.

74.

Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Musa, "Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!" dedi.

75.

Adam, "Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?" dedi.

76.

Musa, "Eğer bundan sonra sana bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme. Doğrusu, tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)" dedi.

77.

Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Musa, "İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın" dedi.

78.

Adam, "İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir" dedi. "Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım."

79.

"O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı."

80.

"Çocuğa gelince, anası babası mü'min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk."

81.

"Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik."

82.

"Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

60- Hani bir zaman Musa, genç (arkadaşına): «Ben iki denizin bir­leştiği yere ulaşıncaya kadar hiç durmadan gideceğim, ya da (bu uğurda) yıllar geçireceğim» demişti.

61- İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca balıklarını unuttular. Ba­lık ise, denize bir delikten girip yolunu bulmuştu.

62- Orayı geçtiklerinde Musa, genç arkadaşına, «azığımızı bize ge­tir; and olsun ki, bu yolculuğumuzdan yorgun ve bitkin düştük» demişti.

63- O da, «gördün mü, o kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben ba­lığı unutmuştum, onu hatırlamamı bana ancak şeytan unutturdu. Balık ise denizde şaşılacak şekilde yolunu tutup gitmiş» dedi.

64- Musa ona: «aradığımız bu ya» dedi ve izleri üzerine gerisin ge­ri döndüler.

65- Böylece onlar kendisine yanımızdan bir rahmet verdiğimiz ve katımızdan bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul buldular.

66- Musa ona dedi ki: «öğretildiğin ilimden bana, doğruya iyiye ile­ten hususları öğretmen için sana uyayım mı? »

67- O, «sen benimle beraber bulunmaya herhalde pek sabredemezsin» dedi.

68- «İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin? »

69- Musa ona : «inşaallah beni sabırlı bulursun, hiçbir işte sana kar­şı gelmiyeceğim» dedi.

70- O, «o halde bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça hiçbir şey­den (sebep ve iç yüzünden) sorma» dedi.

71- Anlaşıp gittiler. Sonunda bir gemiye bindiler, derken o kul ge­miyi deldi. Musa ona: «içindekilerini boğmak için mi onu deldin? Doğrusu korkunç bit şey yaptın! » dedi.

72- O, «ben sana demedim mi, benimle birlikte bulunmaya dayana­mazsın? » dedi.

73- Musâ, «unuttuğumdan dolayı bana çıkışma ve bu işimde bana zorluk çıkarma» dedi.

74- Derken yollarına devam ettiler; sonunda bir oğlan çocuğuna rastladılar. O kul, o oğlanı öldürdü. Musa, «bir cana karşılık olmaksızın tertemiz mâsûm bir canı mı öldürdün? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın! » dedi.

75- O, Musa’ya: «ben sana demedim mi, benimle beraber bulunma­ya sabredemezsin? » dedi.

76- Musa ona: «bundan böyle senden bir şey sorarsam, artık ba­na arkadaşlık etme, dedi. (Çünkü o zaman) benden yana özür (beyân ede­cek ortama) gelmişsin demektir. (Artık mâzur sayılabilirsin). »

77- Yine yollarına devam ettiler, derken bir kasaba halkına vardılar ve onlardan yiyecek istediler. Onlar bu iki (yabancıyı) misafir edinmekten kaçındılar. O kasabada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvara rastladılar; o kul onu doğrulttu. Musa, «isteseydin buna karşılık ücret alırdın, » dedi.

78- O kul, «işte bu benimle senin ayrılmamız! O sabredemediğin şey­lerin yorumunu sana anlatacağım:

79- Gemiye gelince, o, denizde iş gören birkaç yoksulundu, onu ku­surlu kılmak istedim ki arkalarında (veya önlerinde) her (sağlam) gemiyi zorla alan bir hükümdar bulunuyordu.

80- Oğlana gelince, onun ana-babası ikisi de mü’min kişilerdi, çocu­ğun onları azgınlığa ve küfre itmesinden endişe ettik.

81- Rablarının onun yerine onlara temizlikçe daha hayırlısını, mer­hametçe de daha yakınını vermesini diledik.

82- Duvara gelince, o, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti, altında onlar için bir hazine bulunuyordu; ana babaları da iyi insanlardı. Rabbim o iki çocuğun rüşde erip hazinelerini çıkarmalarını, kendi katından bir rah­met olarak diledi. Ben bu hususları kendi görüşümle yapmadım. İşte sabredemediğin hususların yorumu budur! » dedi.

İLGİLİ HADÎSLER

Tabiînden Saîd b. Cübeyr anlatıyor:

- İbn Abbasʹa (R. A. ) dedim ki: Nevf el-Bükâlî, Hızır ile buluşan Mu­sa’nın, İsrâil oğulları’na gönderilen Peygamber Musa olmadığını iddia edi­yor. Buna ne dersiniz?

İbn Abbas (R. A. ) şöyle dedi: «O Allah düşmanı yalan söylüyor. Ubey b. Kâb (R. A. ) Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu haber ver­di :

«Şüphesiz ki Musa (A. S. ) bir gün İsrâil oğullan arasında ayağa kalkıp bir konuşma yapmıştı. O sırada birisi ona: «İnsanların en bilgini kimdir? » diye sormuştu. Musa (A. S. ) da, «Benim... » diye cevap vermişti. Bu yüzden Allah onu, bilgiyi Allah’a ait kılmadığı için kınamış, sonra da ona şöyle vahyetmişti: «Ya Musa! Benim, iki denizin birleştiği yerde bir kulum var. » Musa da, «Ya Rabbi! Onunla nasıl görüşebilirim? » diye sorunca, Cenâb-ı Hak ona: «Yanına bir balık al, onu bir zenbile yerleştir. Artık o balığı ne­rede kaybedersen, işte sözünü ettiğim kulum oradadır» diye buyurmuştur. Bunun üzerine Musa (A. S. ) balığı zenbile koyup genç Yuşa’ b. Nun’u da yanına alarak yola çıkmışlar. Sonunda bir kayaya gelip orada uyumuşlar. Balık orada kendine bir yol bulup gitmiş. Ama Allah onu o kesimde dur­durmuş. Musa (A. S. ) ile arkadaşı uyanınca, Yuşaʹ balığın kaybolduğunu hatırlatmayı unutmuş ve öylece yollarına devam etmişler. Günün kalan kısmında ve gecesinde yol almışlar. Sabah olunca Musa (A. S. ) ona: «Bu yolculuğumuzdan bize yorgunluk ve bitkinlik geldi... » demiş.. Ve olay Kurʹ­ân’da açıklandığı şekilde anlatılmış. Dönüşlerinde o kayanın yanında Hızır ile karşılaşmışlar…» (Sahîh-i Buharî: Said b. Cübeyr’den /1/118 ve 102 nolu hadîs)

İbn Cerîrʹin İbn Abbas’dan (R. A. ) yaptığı rivâyette ise, olayın başlan­gıcı şöyle ifade edilmiştir:

- Musa (A. S. ), Rabbına niyazla demiş ki:

- Ey Rabbim! hangi kulun sana daha sevgilidir? Allah ona:

- Beni anan, unutmayan kulum... Diye cevap vermiştir.

- Hangi kulun daha iyi hükmeder?

- Hak ile hükmedip kendi hevesine uymayan...

- Hangi kulun daha bilgilidir?

- Kendisini doğruya irşat eden bir söz elde eder, ya da kendisini bir felâketten çevirir diye insanların bilgisini kendi bilgisine katan kimse....

- Böyle bir kulunuz yeryüzünde var mıdır?

- Evet.

- Ya Rabbî! o kulun kim ola?

- Hızır...

- Onu nerede bulabilirim?

- Deniz kenarında kayanın yanında balığın kurtulup denize girece­ği yerde... (Câmiʹu’l-Beyân Fi Tefsîri’l-Kur’ân: 15/179)

Böylece Musa (A. S. ) yola çıkıyor ve olay anlatıldığı gibi aynen sürüp gidiyor.

MUSA (A. S. ) İLE HIZIR OLAYINDAN ÇIKARILAN İBRETLER VE ÖĞÜTLER

1- İlim genellikle biri kesbî, diğeri vehbî veya ledünnî olmak üzere iki kısma ayrılır. Kesbî ilimde olduğu gibi, ledünnî ilim de kişilerin de­rece ve yakınlığına, yani Allah katındaki mevkiʹlerine göre farklılık arzeder.

2- Peygamberlerin ilmi genellikle vehbî, yani ledünnîdir. Allahʹtan alıp öylece bilgi sahibi olurlar. Ama her peygamberin özelliğine, içinde bu­lunduğu şartlara, hitap ettiği kavim ve milletin kültür seviyesine göre ken­disine bu ilimden verilir. O bakımdan bütün peygamberler Tevhîd İnancı esasında birleşirler, ama diğer ferʹî ilimlerde farklı derecelere ayrılırlar. Sebebine gelince: Allahʹın ilminin sonsuz ve sınırsız olduğunu bildirmek ve her bilenden daha çok bir bilenin bulunabileceğini hatırlatmak ve ilim sahiplerinin bilgilerinin farklı olduğuna dikkatleri çekmek söz konusudur. Nitekim ledünnî ilme sahip olan Musa (A. S. )ın bildiklerinin çoğunu Hızır (A. S. ) bilmezdi. Hızırʹın (A. S. ) bildiklerinin bir kısmını veya çoğunu Musa (A. S. ) bilmezdi.

Nitekim Buharî’nin tesbitine göre, Hızırʹın: «Ey Musa! Ben Allahʹın bana öğrettiği bir bilgi üzereyim ki, sen onu bilmezsin. Sen de Allahʹın sa­na öğrettiği bir bilgi üzeresin ki onu ben bilmem» dediği rivâyet edilmek­tedir. (Câmiu’l-Beyân Fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 15/180)

3- Kişi kendi bilgisiyle böbürlenmemeli, daha bilgili kişilerin ve hep­sinin üstünde de Allahʹın daha bilgili bulunduğunu hatırından çıkarmama­lıdır. Çünkü her ilim sahibinin üstünde ondan daha fazla ve farklı bir bilen vardır.

4- Yanımızdaki hizmetçi, kapıcı ve odacılara «efendi» veya «ar­kadaş... » diye hitap etmeli, onları üzecek, kıracak isim ve sıfatları kullan­maktan kaçınmalıyız. İlgili âyette, Musa Peygamber’e refakat edip hizme­tinde bulunan Yuşaʹ b. Nun için «fetâ = genç» tabiri kullanılmıştır.

5- Bilmediğimiz konuları öğrenebilmek için bazı zorluklara katlan­masını bilmeliyiz. Nîmet külfetsiz olmuyor. Nitekim Musa (A. S. ), Hızırʹın il­minden yararlanmak için uzun ve yorucu bir yolculuk yapma ihtiyacını duy­muş ve katlanmıştır. Cenâb-ı Hakk’ın muradı da böyle olmasından yana idi. Zira dileseydi Hızır’ı Musa’nın yanına sevkederdi. Nitekim Ashab-ı Ki­râmʹdan bazı zatlar, İslâm ülkelerine dağılan arkadaşlarının Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den bizzat duydukları hadîsleri onların ağzından dinlemek için develerine binip haftalarca yolculuk yapmışlardır.

6- Bilgisinden yararlanmak istediğimiz kişiye uymasını, saygı gös­terilmesinin gereğini, lüzumsuz soru sormaktan kaçınmasını bilmeliyiz. Çünkü ilim çok şereflidir, azizdir ve kıymetlidir. Ona sâhip olan da o nis­bette şerefli ve azizdir. İlim adamına saygı göstermek, peygamberlerin sün­netidir. Musa Peygamber’in (A. S. ) bir bakıma Hızır’a uyup bilgisinden ya­rarlanmaya çalışması bize bu sünneti hatırlatır.

7- Bilmediğimiz bir konuyu öğrenmekte çok sabırlı ve dikkatli olma­mız gerekmektedir. Çünkü ilim ancak zevk, heves, ilgi ve sabırla elde edi­lebilir.

8- İç yüzünü bilmediğimiz bir olay, bir mesele ile karşılaştığımızda, duygusallıktan uzak kalıp onun iç yüzünü öğreninceye kadar, bir hüküm vermemek en isabetli yoldur. Bu gibi hususlarda hissimizle değil, aklımız ve imanımızla çözüm aramalıyız.

9- Karşımıza çıkan bir kazanın hayırlı olacağını, iyi sonuç vereceği­ni düşünmemiz, İlâhî takdire teslimiyetin ifadesidir. Çünkü Allah hiçbir za­man haksızlık yapmaz. Oʹnun her yaptığında mutlak hayır vardır. Hızır’ın sağlam gemiyi delip kusurlu hale sokması, zahiren mâsûm bir çocuğu öl­dürmesi. kendilerini konuk edinmeyen bir kasabada yıkılmak üzere olan duvarı doğrultması, bunun açık örneklerinden bir kaçıdır.

10- İyilik yapmayana iyilikte bulunmak, onun için hayırlı olanını dü­şünmek, mü’mine yakışan bir haslettir. Kendilerini konuk edinmeyen ve yiyecek bir şey de vermeyen kasaba halkına ait yıkılmak üzere olan bir duvarı Hızır’ın (A. S. ) elini dokundurup doğrultması bize bu gerçeği öğret­mektedir.

11- Bir velî bir kerâmet gösterirse, onu kendi reʹyiyle göstermez; Rabbinin emir ve ilhâmı ile gösterir. Hz. Hızırʹın açıklamada bulunması, bunun en güzel misali sayılır.

MUSA (A. S. ) İLE HIZIR (A. S. ) OLAYI ÜZERİNDE YORUMLAR VE RİVÂYETLER

1- Olayda ismi geçen Musa hakkında farklı görüşler ve yorumlar ortaya çıkmıştır. İlim adamlarının çoğuna göre, adı geçen zat, İsrâil oğullarıʹna peygamber olarak gönderilen Musa (A. S. )dır. Çünkü Kurʹânʹda sa­dece bu Musa’dan söz edilmektedir. Eğer başka bir Musa olsaydı, her­halde onu diğerinden ayıran bazı sıfatları ortaya konur ve ona göre anı­lırdı. Ayrıca Sahîh-i Buharîʹde bu konuda yapılan rivâyet o zatın Musa Pey­gamber olduğunu net biçimde açıklamaktadır. Nitekim hadîs bölümünde sözü edilen rivâyete yer vermiş bulunuyoruz. İbn Abbas (R. A. )dan yapılan sahîh rivâyetlerle bu anlamda açık bilgi verilmektedir.

Bazı tarihçiler sözü edilen kıssada adı geçen Musaʹnın, Musa b. Mîşâ b. Yusuf b. Yakub olduğunu belirtmişlerdir. Rivâyete göre, bu, İsrâil oğulları’na gönderilen Musa (A. S. )dan önce gönderilen birinci Musaʹdır. Bunların delillerini şöyle özetliyebiliriz:

a) Hz. Musa (A. S. ), Ulû’l-azm’den olup büyük mu’cizelerle destek­lenen yüce bir peygamberdir. Bu durumda onun bilgi bakımından noksan olup başka birinden yararlanması düşünülemez.

b) Musa Peygamber (A. S. ) Mısır’dan çıkıp çöle girdikten ve İsrâil oğulları’nı Arz-ı Mevʹûd’a yerleştirdikten sonra iki denizin birleştiği yere git­memiş ve çok geçmeden vefat etmiştir.

İki denizin birleştiği yer hakkında ayrı ayrı maddede bilgi vereceğiz.

c) Böyle bir olay meydana gelseydi, herhalde Yahudi ilim adamları bi­lir ve bunu tesbit edip tarihlerine yazarlardı.

Birincilerin tesbit ve görüşü daha sıhhatli ve daha mâkuldür. Hem bu hususta -haber-i vâhid bile olsa- sahih hadîs vârit olmuştur.

2- Musa Peygamberle beraber Hızırʹı görmeye giden «fetâ = genç» kimdir? Aslında «fetâ» ismi, genç erkek hakkında asıl olmakla beraber kul ve hizmetçi mânalarında da kullanılmıştır. Müfessirlerimizin çoğuna göre, bu, Yuşa’ b. Nunʹdur ki, Yusuf Peygamber’in (A. S. ) torunlarındandır. Bu genç, Musa Peygamberʹe hem hizmet eder, hem de ondan dinî hüküm­leri öğrenirdi. Sonradan kendisine peygamberlik verildiği de rivâyetler ara­sında yer alır. Zayıf da olsa bazı hadîslerde Yuşaʹdan ve onun peygamber olduğundan bahsedilir.

3- İki denizin birleştiği yer hakkında farklı yorumlar ve birtakım ih­timaller ortaya çıkmıştır. Onları özetleyip şöyle maddeleştirebiliriz:

a) Kızıldeniz ile Akdenizʹin birleştiği yer. Bugünkü Süveyş Kanalı.

b) Kızıldeniz ile Umman denizinin birleştiği el-Şâtıb kesimi.

c) İran körfeziyle Umman körfezinin birleştiği yer.

d) Hartum yöresinde Nil’in iki kolunun birleştiği yer.

e) Mısırʹın kuzeyinde Nil’in iki kola ayrıldığı yer.

Musa Peygamber ister Mısırʹda bulunduğu dönemde, ister Filistin’e gelip yerleştikten sonraki dönemde, isterse bu iki dönemden önceki bir zamanda olsun, Hızır ile birleştiği yer, ya Kızıldenizin Akdeniz ile birleştiği bugünkü Süveyş Kanalıdır, ya da Mısırʹın kuzeyinde Gize ile Tanta arasın­da Nil’in iki kola ayrıldığı yerdir. Çünkü bu iki yer de hem Mısır’a, hem Fi­listinʹe en yakın olan «Mecmaaʹl-Bahreyn = İki denizin veya iki ırmağın birleştiği» yerlerdir. Allah daha iyisini bilir.

4- Musa Peygamber’in (A. S. ), iki denizin veya iki ırmağın birleştiği yerde görüştüğü zatın Hızır olup olmadığı da tartışma konusu olmuşsa da Buharîʹnin Saîd b. Cübeyr tankıyla İbn Abbas (R. A. )dan, onun da Ubey b. Kâbʹden (R. A. ) yaptığı rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, o zatın Hızır olduğunu açıklamıştır. Buna yakın bir rivâyeti Müslim kendi Sahîh’inde, Tirmizî kendi Sünen’inde, Ahmed b. Hanbel kendi Müsnedʹinde rivâyet et­mişlerdir. (Bilgi için bak: Buharî/ilim: 44, tefsîr: 2/18, 3/18, 4/18, enbiyâ 27- Müslim/fezâil: 170- Tirmizî/tefsîr: 18- Ahmed: 5/118, 120)

Ancak İbn Abbas (R. A. )dan bununla ilgili yapılan rivâyette, Musa Peygamberin İsrâil oğullarıʹnı yeniden alıp Mısır’a getirerek yerleştirdikten sonra bu olayın meydana geldiği belirtilir. (Tefsîr-i Kurtubî: 11/10) Ne var ki Musa Peygamber (A. S. ) Mısır’dan hicret edip Sina çölüne ve oradan da Filistin’e gelip yer­leştikten sonra hiçbir tarih onun tekrar İsrâil oğullarıʹnı alıp Mısır’a döndü­ğünü ve kavmini oraya yerleştirdiğini belgeliyememiştir. Zira Musa Pey­gamber (A. S. ) İsrâil oğullarıʹnı Arz-ı Mev’ud’a getirip yerleştirdikten son­ra daha çok iç İslahat ile ve ülkenin düzeniyle meşgul olmuş ve bir süre sonra da vefat etmiştir.

5- Hızır peygamber midir ve hâlen hayatta mıdır?

a) Hızır’ın peygamber olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır. İlim adam­larının çoğuna göre, Allah’ın sâlih ve velî kullarından biridir. Geniş çapta İlâhî iltifat ve inâyete mazhar kılınmış ve ledünnî ilimle donatılmıştır. Asıl adının Belyâ b. Melkân olduğu; oturduğu, bastığı yerler yeşillendiği için sonradan Hızır ismiyle anıldığı söylenir.

b) Bir kısım ilim adamlarına göre, peygamberdir. Çünkü Kur’ân’da «Kendi tarafımızdan kendisine rahmet verdiğimiz.. » deniliyor ki, bu rah­met peygamberlik payesi olabilir. Ayrıca, «Kendi katımızdan ona bir ilim öğrettik.. » meâlindeki âyet de bu manayı kuvvetlendirmektedir. Sonra Mu­sa Peygamberʹin (A. S. ) ona uyması da, onun peygamber olduğuna bir başka delil sayılmıştır. Çünkü bir peygamber ancak başka bir peygambere uyabilir.

Nitekim müfessir Kurtubîʹnin tesbitine göre, Musa (A. S. ), Hızır (A. S. ) ile birleştiklerinde, Hızır (A. S. ) ona şöyle söylemiştir:

«Sen, Allah’ın sana öğrettiği bir ilim üzere bulunuyorsun ki, ben onu bilmiyorum. Ben de, Allah’ın bana öğrettiği bir ilim üzere bulunuyorum ki, sen onu bilmiyorsun. » (Tefsîr-i Kurtubî: 11/10)

6- Hızır (A. S. ) sağ mıdır?

İlim adamlarından bir kısmı Buharî’de Abdullah b. Ömer (R. A. )dan ri­vâyet edilen : «Size bildireyim ki, bu gecenizden itibaren yüz yılın sonuna kadar yeryüzünde yaşayanlardan hiçbir kimse sağ kalmayacaktır. » (Buharî/ilim: 41, mevakıyt-i salât: 40- Ahmed: 2/121) meâlindeki hadîse dayanarak Hızırʹın da öldüğünü İstidlâl etmişlerdir. Mü­fessir Alûsî de aynı görüştedir. Çünkü bunun aksini isbat veya beyân eden sahîh bir hadîs vârit olmamıştır.

Şeyh Muhyiddîn Arabî, Sadruddin el-Kunevî, ünlü Faslı velî Abdülaziz ed-Debbağ (Allah hepsinden razı olsun) ve benzeri ehl-i keşfe göre, Hızır (A. S. ) hâlen hayattadır. Ancak bu hayat, bedenin ruha dönüşmesiyle nef­sanî ve şehevî istek ve ihtiyaçların iptal edilmesiyle yorumlanır ki, gerçek olan da budur.

Hemen ifade edelim ki, Hızır (A. S. ) olayı, başlı başına bir araştırma konusudur. Zira bu hususta çok şeyler söylenmiş ve çok şeyler yazılmıştır. Ancak tefsirimizin hacmi buna müsait olmadığından konunun detayına in­mek istemedik.

Yukarıda ismini andığımız Abdülaziz ed-Debbağ (K. S. )dan nakledilip Ahmed el-Mübarek tarafından yazılan el-İbrizʹde konuya geniş yer veril­miştir. Meraklılara tavsiye ederim. (el-İbriz tarafımdan 1979 yılında iki cilt halinde tercüme edilerek Demir Yayınevi tarafından basılmıştır.)

Musa ve Hızır kıssasının bir başka yönü:

Yahudilerden önemli bir kısmının, özellikle çok müteassıp din adam­larının Musâ Peygamberʹden daha bilgili, daha büyük bir peygamber ne gelmiştir, ne de gelecektir, şeklinde birtakım iddiaları olmuştu. İlâhî üs­lûp gereği, önce biri bağ ve bahçesi olan zengin, diğeri mal ve servetçe ondan hayli aşağı iki adamın anlayış, inanış ve tutumları değerlendirilerek nefis bir misal verildi. Onunla hem Mekkeli mağrur müşrikler, hem de çev­redeki Yahudîler uyarıldı ve mü’minlere gelecek günlerin çok parlak ol­duğu müjdesi verildi. Arkasından Musa (A. S. ) ile Hızır (A. S. ) kıssası ele alındı ve her peygamberin birtakım özelliklerine göre farklı bilgileri bulun­duğu; Musaʹnın (A. S. ) bildiğinin çoğunu Hızırʹın (A. S. ); Hızırʹın da bildik­lerinin çoğunu Musa’nın (A. S. ) bilmediği konu edilerek, İlâhî ilmin sınırsız olduğu belirtildi ve bu durumun bir peygamber için nakise teşkil etmiyece­ğine işaret edildi. Aynı zamanda Yahudi din adamlarının birtakım boş ve anlamsız iddialarda bulunmamalarının çok isabetli olacağı hatırlatıldı. Sonra da günün şartlarına, olayların cereyan tarzlarına, geçici ihtişam, makam ve böbürlenmelere bakıp ona göre bir değerlendirme yapmanın; bunların altında ne gibi hikmetlerin yattığı incelenmeden, nasıl bir neti­ce vereceği hesaba katılmadan ahkâm çıkarmanın pek isabetli olmayacağına atıf yapılıyor. Böylece Mekke’de dış görünüşü itibariyle zayıf ve yardımsız sayılan mü’minlerin geleceğinin hiç de müşriklerin ve yahudilerin sandığı gibi olmayacağı, çok geçmeden bu vakarlı gidişin zaferle so­nuçlanacağı ilham ediliyor. Hızır (A. S. )ın da ortaya koyduğu üç olay dış görünüşü itibariyle üzücü bir manzara arzediyordu. Ama hakikat hiç de dıştan görüldüğü ve anlaşıldığı gibi değildi. Mekkeʹdeki barbar zorbaların, azgın ileri gelenlerin o günkü üstünlüğü ve ihtişamı da öyle idi. Dış gö­rünüşüyle yıldırıcı, korkutucu ve müʹminleri ümitsizliğe itici idi. Ama iç yüzüyle hiç de öyle değildi. Çok geçmeden baş aşağı geleceklerine delâlet eden birçok işâretler ve deliller söz konusuydu. Ne var ki bu gerçeği gö­recek gözleri, idrâk edecek kalpleri yoktu.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, İlâhî ilmin sınırsızlığına işâret edildi. Musa Peygamber ile Hızır (A. S. ) kıssası düşündürücü, yönlendirici ve müʹminlere parlak bir geleceği vaʹdedici anlamda anlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli müşriklerin Yahudilerden aldıkları bilgi ve talimat doğrultusunda Peygamber (A. S. ) Efendimizʹden sordukları Zülkarneyn kıssasının öğüt alınacak ibretli safhaları anlatılıyor. Böylece hak­tan yana olanların eninde sonunda üstün gelecekleri ve her yerde onların yapıcı olup yıkıcı olmadıkları hatırlatılıyor.