İsra Suresi 61-65. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُوا اِلَّٓا اِبْلِيسَ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ طِينًا قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذِي كَرَّمْتَ عَلَيَّ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُ اِلَّا قَلِيلًا قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَاِنَّ جَهَنَّمَ جَزَاؤُكُمْ جَزَاءً مَوْفُورًا وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَاَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ وَعِدْهُمْ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُورًا اِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَكِيلًا

65.

Hani meleklere, "Adem için saygı ile eğilin" demiştik, onlar da saygı ile eğilmişlerdi. Yalnız İblis saygı ile eğilmemiş, "Hiç ben, çamur halinde yarattığın kimse için saygı ile eğilir miyim?" demişti.

Diyanet İşleri

62.

Yine demişti ki: "Benden üstün tuttuğun kişi bu mu, söyler misin? Andolsun eğer beni kıyamete kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, (azdırarak) kontrolüm altına alacağım."

63.

Allah, şöyle dedi: "Çekil, git." Onlardan kim sana uyarsa, kuşkusuz cehennem tam bir karşılık olarak hepinizin cezası olacaktır."

64.

"(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yürü. Onların mallarına ve evlatlarına ortak ol. Onlara vaadlerde bulun." Halbuki şeytan onlara aldatmadan başka bir şey va'detmez.

65.

"Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!"

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

61- Hani bir vakitler meleklere, «Âdemʹe secde edin! » diye emret­miştik; anlar da hemen secde etmişlerdi. Ancak İblis secde etmedi ve, «ça­murdan yarattığın kimseye secde mi ederim! » dedi.

62- «Baksana benden üstün ve şerefli kıldığın bu da kim? Eğer be­ni Kıyâmet gününe kadar geciktirirsen, and olsun ki pek azı dışında onun soyunu emir ve kumandam altına alacağım» diye ilâve etti.

63- Allah ona: «Yıkıl da git, artık onlardan kim sana uyarsa, Ce­hennem hepinizin cezâsıdır, hem de eksiksiz bir cezâ.. » buyurdu.

64- «Hem onlardan gücün yettiğini sesinle yerinden oynat, süvarin­le piyadenle üzerlerine yürü; mallarına ve çocuklarına ortak ol ve onlara vaʹdlerde bulun; -ama Şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaʹdetmez-».

65- «Şüphesiz ki benim (gerçek mü’min) kullarım üzerinde senin hiçbir sultan olamaz. Vekil olarak Rabbin yeter.

İLGİLİ HADÎSLER

«Aziz ve Celîl olan Allah buyuruyor: Şüphesiz ki ben kullarımı bâtıl­dan uzak, hakka yönelik olarak yarattım. Sonra şeytanlar gelip onları din­lerinden uzaklaştırdılar. Benim onlara helâl kıldıklarımı haram kıldılar. » (Müslim/cennet: 63- Ahmed: 4/162)

«Sizden biriniz eşiyle cinsel temasta bulunmak istediği zaman, «Bis­millah, Allahım, bizi şeytandan uzak bulundur, şeytanı da bize vereceğin nimetten uzak bulundur» derse, eğer o temasta aralarında bir çocuk ol­ma mukadderse, şeytan ona ebediyen zarar veremez. » (Buharî/bed-i halk: 11, vüdû’: 8, nikâh: 66, daavat: 45, tevhîd: 13- Müslim/talâk: 6- Ebû Dâvud/nikâh: 45- Tirmizî/nikâh: 6- İbn Mâce/nikâh: 27- Ah­med: 1/217, 220, 234, 283- Dâremî/nikâh: 29)

«Şüphesiz ki mü’min, sizden biriniz devesini yolculukta zayıflatıp sıs­kalaştırdığı gibi, şeytanları öylece halsiz ve mecalsiz bırakır. » (Ahmed: 2/380)

ZITLARIN SÜRTÜŞECEĞİ ÂLEMİ OLUŞTURMAK

Yapışkan siyah balçıktan yaratılan Âdem (A. S. ), hem aşağı, hem de yukarı âlemlerle ilgili sıfat ve özellikleri kendinde taşıyordu. Çünkü çamur aşağı âlem olan dünyadan; ruh ve nefha-i ilâhî ise yüce âlemdendir. Böy­lece Âdem (A. S. ) ne yalnız yukarı âlemden olan melek, ne de yalnız aşağı âlemden olan hayvandır. Birbirine zıt sıfat ve özellikleri kendinde topla­yan apayrı bir varlıktır. O halde Âdem’in iki ayrı yapısına uygun iki ayrı âlemde bulunması, çok tabiidir. Ruhu ruhlar âleminde bulundu. Sonra aşa­ğı âlemden olan bedenine girip bir süre yukarı âlemden olan Cennet’te eyleştiler ve bu denemeden sonra bir süre kalıp hayatın anlam ve hikme­tini iyi kavramaları için dünyaya indiler. Cennette zıtların bulunup sürtüş­me ve tartışması diye bir konu yoktur. Melekler âlemi de öyle.. O bakımdan Âdem’in devamlı o âlemlerde kalması mümkün değildi.

Gerçek bu olunca, Âdem’in (A. S. ) yukarı âlemle ilgili sıfatını melekler, aşağı âlemle ilgili sıfatını şeytanlar desteklemeli ve böylece canlı, hare­ketli bir hayata yönelmeliydi. Cennet’te böyle bir hareketin olması düşü­nülemez. Çünkü orası ebedî zevk, eğlence ve dinlenme yeridir. Âdem’in (A. S. ) ineceği âlem de öylesine zıtların birbirini izleyip sürtüştüğü bir yer olması gerekiyordu.

Cenâb-ı Hak bu ayrı ve farklı özellikte yarattığı insanı, ayrı bir âleme indirmeyi murat etti. Önce iblîs’i onun karşısına çıkardı. Anlaşmaları, dost ve arkadaş olmaları mümkün değildi. Zira ikisinde de nefis ve şehvet ma­yası bulunuyordu. Hem toprakla ateş uyum halinde değildir. Böylece ilk adımda sürtüşme ve kıskanma başladı. Oysa Âdemʹle meleklerin uyum sağlaması çok kolay olmuştu. Çünkü meleklerde nefis ve şehvet maya ve duygusu yoktur. O bakımdan kıskanma, bencillik ve ihtiras gibi aşağıla­yıcı duygular da yoktur. Hem Âdem’in ruhu melekler âlemindendir. O ba­kımdan aralarında bir yakınlık söz konusudur.

Böylece Âdem ile İblîs aşağı âlem olan Dünyaʹya indirildiler. Araların­daki farklı durumlar, zıtların daha da çoğalıp karşı karşıya gelmeleri, so­nu gelmeyen bir mücadeleye neden oldu.

İBLİS, NEFİS VE ŞEHVETE SESLENİR

İblîs ateşten yaratıldığı için nefisten kaynaklanan şehvet ateşine yö­nelir, onun dozajını artırarak azdırıp saptırmaya çalışır. Onun için için şeh­veti tahrîk eden, nefsi kabartan her müstehcen çalgı İblisʹin nağmesi ola­rak vasıflandırılır. «Hem onlardan gücün yettiğini sesinle yerinden oynat.» meâlindeki âyet buna işârettir.

İblîs durmadan insanı günahlara, haramlara, Allah’tan alıkoyan şey­lere teşvîk eder; beynimize devamlı sinyaller gönderip bizi yönlendirmek ister. Karşısında sağlam imân ve onun oluşturduğu irfan ve idrâk kalesi yoksa, İblîs’in askerlerini durduracak başka bir engel olmaz. O takdirde istediği tahribatı ve yönlendirmeyi çok rahat yapar. Nefis vadisinde güçlü bir saltanat kurar; her çeşit azgınlık, sapıklık ve haklara tecavüz bu sal­tanatın direktifleriyle gerçekleşir. Böylece akıl nefse uyup onun kuman­dası altına girer.

İblîs bir bakıma kazanılan mal ve servete ortak olur. Bunun anlamı çok açıktır: Haramdan, gayr-i meşru yollardan elde edilen ve yine harama sarfedilen her mal ve servette şeytanın katılma payı çok büyüktür.

Besmelesiz ana rahminde oluşan; ezan ve ikametsiz dünyaya gözleri­ni açan, haram ile beslenen çocuklara da ortaktır. Zira onların sapık ve ahlâksız yetiştirilmesinde İblîsʹin tesiri küçümsenmiyecek kadar çoktur.

İblîs bunlarla da yetinmez; inkâr ve sapıklığı artırmak için Kıyâmet, Cennet ve Cehennemi; Allahʹın varlığını ve birliğini inkâr etmenin yolla­rını ve çarelerini durmadan telkin eder. Bunun için de maddî saltanatı çok çekici olarak tanıtır ve bir sürü hayali va’dlerde bulunur.

ALLAHʹIN MÜ’MİN KULLARI

«Şüphesiz ki benim (gerçek mü’min) kullarım üzerinde senin hiçbir sultan olamaz. Vekîl olarak Rabbin yeter. »

İblîs’in tahrip etmediği, edemediği tek kale, temeli takvâ, yani Allah korkusu üzerine kurulan imân kalesidir. Çünkü böyle bir imâna sahip olan­lar, Allahʹın gerçek kulları ve sevdiği dostlarıdır. Melekî sıfatları güçlen­miş ve yüce âleme yönelik olan menfezlerin açılmasını sağlamıştır. Ne­fisten yana ilgileri zayıflamış, şeytanların fısıltılarına gönül kulakları ka­patılmıştır. Allahʹın himayesindedirler. Koruyup selâmet sahiline ulaştıran yegâne vekilleri Oʹdur.

Bunun bîr diğer sebebini şöyle belirtebiliriz:

İmân tamamıyla İlâhî hidâyet nurundan kaynaklanıp kalpte oluşan bir cevherdir. İblîs ateşten, nefis ise, süflî âlemdendir. Ateşin ve süflî âlem­le ilgili bir duygunun nur üzerinde olumsuz tesir icra etmesi pek düşünüle­mez. Yeter ki, imânın temelinde Allah korkusu, âhiretteki hesap endişesi yer alsın ve salih âmellerle o, meyvalı bir ağaç durumuna gelsin.

NAR VE NUR

İblîs Nar (ateş)dan yaratılmıştır. O bakımdan yakıcıdır, yıpratıcı ve tehli­ke arzedicidir. İnsan ruhu ise, yüce kudretten sunulan bir nefha, yüce âlem­den tecelli eden bir emirdir. İmân nuruyla dolunca, İblîsʹin sinyallerini ge­ri çevirir. Çünkü nur narın gayrıdır. Ruh bu nurdan mahrum edilip nefsanî kirlerle kararınca İblîs’in sultası altına girer. Çünkü ondan yana bütün kanallar açılıp işler duruma geçer. Hem narın kaynağı süflî âlem, nurun kaynağı ulvî âlemdir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, milletleri azdırıp saptıran; imân nurundan mah­rum kişiler üzerinde saltanat kuran İblîsʹten söz edildi. Gerçek mü’minler üzerinde hiçbir sultası olmıyacağı bildirilerek, ondan korunup kurtulma­nın asıl çaresi açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, insan aklına ışık tutan, düşünce ufkunu genişle­ten İlâhî damgayı taşıyan belgelere yer veriliyor. Sonra da insan karakte­rine parmak basılarak ruhuna yerleştirilen din ve Allah duygusuna dik­katler çekiliyor. Tehlikeli anlarda bu duygunun nasıl harekete geçip ka­bardığı hatırlatılarak üzerinde düşünmemiz isteniliyor.