En'am Suresi 63-65. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ مَنْ يُنَجِّيكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِهِ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِرِينَ قُلِ اللّٰهُ يُنَجِّيكُمْ مِنْهَا وَمِنْ كُلِّ كَرْبٍ ثُمَّ اَنْتُمْ تُشْرِكُونَ قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعًا وَيُذِيقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ

63.

De ki: "Sizler, açıktan ve gizlice O'na 'Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız' diye dua ederken, sizi karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) kim kurtarır?"

Diyanet İşleri

64.

De ki: "Onlardan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır. Ama siz yine de O'na ortak koşuyorsunuz."

65.

De ki: "O, size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeğe, ya da sizi grup grup birbirinize düşürmeğe ve kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya gücü yetendir." Bak, anlasınlar diye, ayetleri değişik biçimlerde nasıl açıklıyoruz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

63- De ki: Sizi kara ve denizin karanlıklarından kim kurtarır? Yalvara yalvara gizlice Allahʹa duâ edersiniz de, eğer bizi bundan kurtarır­sa herhalde şükredenlerden oluruz, (dersiniz).

64- De ki: Allah sizi ondan da ve her sıkıntıdan da kurtarır; sonra da (kurtulunca) siz (Oʹna) ortak koşarsınız!

65- De ki: Oʹnun, üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azâp göndermeğe veya sizi birbirinize katıp taraflara ayırmaya ve kiminize kimi­nizin hıncını tattırmaya elbette gücü yeter.

Âyetleri nasıl ayrı ayrı anlatımla açıklıyoruz, bir bak! Ola ki anlarlar.

İNİŞ SEBEBİ

Müslümanların güçlenip ekonomik yönden de rahatladıkları zaman Allahʹı unutmamaları, bir tehlikeyle burunburuna geldiklerinde Oʹnu daha çok anmaları ve tehlikeyi atlattıktan sonra Allahʹa gönülden şükredip da­ha çok kulluk görevlerini yerine getirmeleri gerektiğine işâret edilirken, inkârcıların tutumları düşündürücü bir misal olarak veriliyor. Böylece bu tür olaylar karşısında müʹminlerin idrâkini daha uyanık tutmak için yuka­rıdaki âyetler indiriliyor.

İLGİLİ HADÎSLER

«Onun üstünüzden bir azâp göndermeye elbette gücü yeter» âyeti indiğinde, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Allahım! bundan Zât-i Kibriyâna sığınırım» diye niyaz ve ilticada bulundu. «Ayaklarınızın altından da bir azâp göndermeğe gücü yeter» âyetine gelince, «Allahım! bundan da Zât-i Kibriyana sığınırım» diye niyazda bulundu. «Kiminize kiminizin hıncını tat­tırmağa kadirdir. » âyetine gelince, «Bu diğerlerine nisbetle biraz daha ko­laydır» buyurdu. (Buharî: Câbir b. Abdullah (R. A. )dan)

Saʹd b. Ebî Vakkas (R. A. ) anlatıyor:

Bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Âliye yöresinden hareketle Beni Muâviye mescidine uğradı. İçeri girip iki rekât namaz kıldı; biz de Onun­la beraber namaz kıldık. Sonra Rabbine uzun bir duâda bulundu. Sonra da bize dönüp şöyle buyurdu:

«Rabbimden üç şey istedim; ikisini bana verdi, birisini vermedi. Rab­bimden ümmetimi açlık ve kıtlık ile helâk etmemesini istedim, bunu ver­di. Rabbimden ümmetimin tufan ve benzeri bir felâketle boğulup helâk ol­mamasını diledim, onu da verdi ve Rabbimden ümmetimin birbirlerine hınçlarının ve şiddetlerinin aralarında bir vuruşma sebebine dönüşmeme­sini istedim, beni bu isteğimden menʹetti. » (Müslim - Tirmizî/fiten: 14)

«Ümmetim hakkında ben ancak saptırıcı, dalâlete düşürücü hüküm­dar ve liderlerden korkarım. Ümmetimin arasına kılıç konulunca bir daha kıyâmete kadar kaldırılmaz. » (İbn Mâce/fiten: 9- İbn Murdeveyh: İsnâd-ı ceyyid ile)

«Benden sonra kılıç ile birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak dö­nüş yapmayın. » (Buharî/ilim: 43, hac: 132, mağazî: 77, edeb: 95, hudud: 9, fiten: 8- Müslim/imân: 118, fiten: 50- Ebû Dâvud/sünnet: 15- Tirmizî/fiten: 28- Nesâî/ tahrîm: 29- İbn Mâce/fiten: 5- Ahmed: 1/230 - 2/85, 87, 104 - 3/477 - 4/76, 351)

«Benim ümmetim de ileride yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bir fırka dı­şında hepsi de cehennemdedir. » (Ebû Dâvud/sünnet: 1 - Dâremî/siyer: 74 - Deylemî: 75)

SEBEPLERİN UCU OʹNUN ELİNDEDİR

«De ki; sizi kara ve denizin karanlıklarından kim kurtarır. »

Kara ve denizin karanlıkları ister hissî, ister mânevî olsun her biri bir sebebe, her birinin faaliyeti belli bir Sünnetullahʹa göre var olmakta ve varlığını sürdürmektedir. Sebepleri oluşturan, belli kanunları koyan kim­dir? Sebepler kendiliğinden oluşuyor, düzeni sağlayan fiziksel kanunları tesadüfler meydana getiriyor, dersek, o zaman bir hareket, bir faaliyet ve bir düzen var, fakat harekete geçiren, faaliyetin başlangıç ve bitişini sağlayan ve mutlak düzeni koruyan yoktur, diye kabul etmemiz gerekir. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Nerede bir hareket, bir faaliyet varsa, mutlaka bir harekete geçiren de vardır. Nerede bilinçli bir düzen varsa, mutlaka onu sağlayan bir düzenleyici vardır.

Konuyu bu açıdan incelersek, ilgili âyetin asıl delâlet ettiği mânayı anlayabiliriz: Olaylar sebeplere bağlanıyor; sebeplerin ucu Allahʹın kud­ret elinde bulunuyor, çünkü sebepleri belli kanunlara göre meydana ge­tirip amacına yönelten Oʹdur. Gecenin karanlığında denizde fırtınaya tu­tulan bir gemi içindeki tayfaları ve yolcuları o anda ne hissederler? Her insanın doğuştan özünde ve mayasında ezelî ilim ve kudretle enjekte edil­miş Allah ve din duygusu harekete geçer; ölüm korkusu, yaşama arzusu ruhtaki güç ve düşünceleri açığa çıkarır; bu durumda dinsizi de, putpe­resti de, materyalisti de ister istemez o anlarda içlerinden gelen ve önü alınmayan bir duyguyla, O en yüce kudrete sığınma ihtiyacını hisseder ve yardım bekler. O kudret ise çok merhametlidir; dilerse sebepleri değiş­tirir, gemiyi batırmıyacak ölçüdeki sebepleri harekete geçirir. O halde fır­tınanın şiddeti nasıl bir takım sebeplere dayanıyorsa, dinmesi de bir ta­kım sebeplere dayanır, ama her iki yönlü sebepleri yaratıp belli kanunlar­la organize eden Allah’tır; sebepler boşlukta, başıboş değildir, yani ken­diliğinden oluşmazlar.

İşte böylece insan 50, 60, 70 yıllık bir ömür devresi içinde buna ben­zer birçok sınavlardan geçer; çok tehlikeli anlarda Allah’ı hatırlayıp ken­dine gelir, bir daha inkâra ve nankörlüğe sapmıyacağını için için düşünür ve kendi kendine söz verir. Kurtulup selâmete erişince, her şeyi unutur. Bu döneklik ve nankörlük birbirlerini izler, dururken kıtlık, deprem, savaş ve benzeri kahredici olaylar meydana gelir, yaş-kuru ne varsa alıp götü­rür. Sonra herkes kendi inanç ve niyetine göre hesap verir ve karşılık gö­rür.

Bütün bunlar neye?. Neden bunca meşakkat, tehlike ve üzüntü?. Zıt kuvvetlerin durmadan sürtüşüp tartıştığı bir dünyada kendi içinde de kar­şıt iki ayrı kuvveti taşıyan, insan denilen canlının hayat kanunudur. Aynı za­manda yaratılışındaki özelliğinin tabii sonucudur. Böyle yaratılmasaydı, melek tabiatlı, uysal, hakkına razı, aza kanaat edip hiç günah işlemiyen bir kıvamda bulunsaydı, o zaman onu yaratmanın bir anlamı kalmaz, hikmet-i ilâhiyeye ters düşerdi. Çünkü bu özelliği daha mükemmel anlamda kendin­de bulunduran melekler var ve sayılarını ancak Allah bilir.

Ayrıca insan hayatını hareketli tutmak, aklı ve diğer bütün yetenek­leri işler duruma getirmek için böylesine zikzaklı, çetin ve yorucu bir ha­yat sistemine ihtiyaç vardır. Aksi halde hareket ve canlılık kalmaz, İlmî araştırmalar olmaz, bir bakıma hayat kör ve sağır kalırdı. Bu da insana yönelik hilkat kanununa ve onunla ilgili İlâhî hikmete ters düşer.

Olayların diğer bir yönü, yaratanı tanıtmaya yöneliktir. Her olay bir uyarı niteliğindedir. Kıyâmet günü, «aklımı harekete geçiren, yaradan hak­kında düşünmeme imkân hazırlayan bir olayla karşılaşmadım» diye iti­razlara kapı açmamayı da amaçlar.

Netice, insanın mutluluğa erişmesi için fırsat ve imkânlar peşpeşe sı­ralanmaktadır. İlâhî âyetlerle insan aklına ve hissine seslenilmekte, her olaydan hissesini almaya çağrılmaktadır. Bunun için çok değişik, çok renkli belgeler, uyarılar indirilmiştir: Kimi hisse, kimi akla, kimi vicdana hitap eder, kimi fizik ötesinden haber verir ve Yaratan ile yaratılan ara­sındaki engelleri kaldırmayı plânlar. Önemli olan, Allah’ın rahmet dolu bu hikmetini ve gözlerimizin önüne serdiği o muhteşem plânını görebil­mek ve anlayabilmektir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, doğuştan insanın ruhuna zerkedilen Allah duygusunun çok tehlikeli anlarda kendini hissettirmeğe başladığı hatırla­tılıyor. Sonra da inkârcı nankörlerin tehlikeyi atlatınca döneklik yaptıkları­na dokunularak hayat yolundaki tehlikelerin bitmiyeceği, sırası gelince karşılarına çıkacağı açıklanıyor.

Aşağıdaki âyetlerle, Kurʹânʹın -inkârcılarla nankörler beğenmese de- hak olduğu belirtiliyor. Uyarı anlamında verilen haberlerin vakti saati ge­lince ortaya çıkıp gerçekleşeceğinde şüphe edilmemesine dikkatler çeki­liyor. Allahʹın âyetleriyle alay eden inkârcılarla beraber oturulmaması em­rediliyor.