MEÂLİ:
63- De ki: Sizi kara ve denizin karanlıklarından kim kurtarır? Yalvara yalvara gizlice Allahʹa duâ edersiniz de, eğer bizi bundan kurtarırsa herhalde şükredenlerden oluruz, (dersiniz).
64- De ki: Allah sizi ondan da ve her sıkıntıdan da kurtarır; sonra da (kurtulunca) siz (Oʹna) ortak koşarsınız!
65- De ki: Oʹnun, üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azâp göndermeğe veya sizi birbirinize katıp taraflara ayırmaya ve kiminize kiminizin hıncını tattırmaya elbette gücü yeter.
Âyetleri nasıl ayrı ayrı anlatımla açıklıyoruz, bir bak! Ola ki anlarlar.
İNİŞ SEBEBİ
Müslümanların güçlenip ekonomik yönden de rahatladıkları zaman Allahʹı unutmamaları, bir tehlikeyle burunburuna geldiklerinde Oʹnu daha çok anmaları ve tehlikeyi atlattıktan sonra Allahʹa gönülden şükredip daha çok kulluk görevlerini yerine getirmeleri gerektiğine işâret edilirken, inkârcıların tutumları düşündürücü bir misal olarak veriliyor. Böylece bu tür olaylar karşısında müʹminlerin idrâkini daha uyanık tutmak için yukarıdaki âyetler indiriliyor.
İLGİLİ HADÎSLER
«Onun üstünüzden bir azâp göndermeye elbette gücü yeter» âyeti indiğinde, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Allahım! bundan Zât-i Kibriyâna sığınırım» diye niyaz ve ilticada bulundu. «Ayaklarınızın altından da bir azâp göndermeğe gücü yeter» âyetine gelince, «Allahım! bundan da Zât-i Kibriyana sığınırım» diye niyazda bulundu. «Kiminize kiminizin hıncını tattırmağa kadirdir. » âyetine gelince, «Bu diğerlerine nisbetle biraz daha kolaydır» buyurdu. (Buharî: Câbir b. Abdullah (R. A. )dan)
Saʹd b. Ebî Vakkas (R. A. ) anlatıyor:
Bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Âliye yöresinden hareketle Beni Muâviye mescidine uğradı. İçeri girip iki rekât namaz kıldı; biz de Onunla beraber namaz kıldık. Sonra Rabbine uzun bir duâda bulundu. Sonra da bize dönüp şöyle buyurdu:
«Rabbimden üç şey istedim; ikisini bana verdi, birisini vermedi. Rabbimden ümmetimi açlık ve kıtlık ile helâk etmemesini istedim, bunu verdi. Rabbimden ümmetimin tufan ve benzeri bir felâketle boğulup helâk olmamasını diledim, onu da verdi ve Rabbimden ümmetimin birbirlerine hınçlarının ve şiddetlerinin aralarında bir vuruşma sebebine dönüşmemesini istedim, beni bu isteğimden menʹetti. » (Müslim - Tirmizî/fiten: 14)
«Ümmetim hakkında ben ancak saptırıcı, dalâlete düşürücü hükümdar ve liderlerden korkarım. Ümmetimin arasına kılıç konulunca bir daha kıyâmete kadar kaldırılmaz. » (İbn Mâce/fiten: 9- İbn Murdeveyh: İsnâd-ı ceyyid ile)
«Benden sonra kılıç ile birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak dönüş yapmayın. » (Buharî/ilim: 43, hac: 132, mağazî: 77, edeb: 95, hudud: 9, fiten: 8- Müslim/imân: 118, fiten: 50- Ebû Dâvud/sünnet: 15- Tirmizî/fiten: 28- Nesâî/ tahrîm: 29- İbn Mâce/fiten: 5- Ahmed: 1/230 - 2/85, 87, 104 - 3/477 - 4/76, 351)
«Benim ümmetim de ileride yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bir fırka dışında hepsi de cehennemdedir. » (Ebû Dâvud/sünnet: 1 - Dâremî/siyer: 74 - Deylemî: 75)
SEBEPLERİN UCU OʹNUN ELİNDEDİR
«De ki; sizi kara ve denizin karanlıklarından kim kurtarır. »
Kara ve denizin karanlıkları ister hissî, ister mânevî olsun her biri bir sebebe, her birinin faaliyeti belli bir Sünnetullahʹa göre var olmakta ve varlığını sürdürmektedir. Sebepleri oluşturan, belli kanunları koyan kimdir? Sebepler kendiliğinden oluşuyor, düzeni sağlayan fiziksel kanunları tesadüfler meydana getiriyor, dersek, o zaman bir hareket, bir faaliyet ve bir düzen var, fakat harekete geçiren, faaliyetin başlangıç ve bitişini sağlayan ve mutlak düzeni koruyan yoktur, diye kabul etmemiz gerekir. Oysa gerçek hiç de öyle değildir. Nerede bir hareket, bir faaliyet varsa, mutlaka bir harekete geçiren de vardır. Nerede bilinçli bir düzen varsa, mutlaka onu sağlayan bir düzenleyici vardır.
Konuyu bu açıdan incelersek, ilgili âyetin asıl delâlet ettiği mânayı anlayabiliriz: Olaylar sebeplere bağlanıyor; sebeplerin ucu Allahʹın kudret elinde bulunuyor, çünkü sebepleri belli kanunlara göre meydana getirip amacına yönelten Oʹdur. Gecenin karanlığında denizde fırtınaya tutulan bir gemi içindeki tayfaları ve yolcuları o anda ne hissederler? Her insanın doğuştan özünde ve mayasında ezelî ilim ve kudretle enjekte edilmiş Allah ve din duygusu harekete geçer; ölüm korkusu, yaşama arzusu ruhtaki güç ve düşünceleri açığa çıkarır; bu durumda dinsizi de, putperesti de, materyalisti de ister istemez o anlarda içlerinden gelen ve önü alınmayan bir duyguyla, O en yüce kudrete sığınma ihtiyacını hisseder ve yardım bekler. O kudret ise çok merhametlidir; dilerse sebepleri değiştirir, gemiyi batırmıyacak ölçüdeki sebepleri harekete geçirir. O halde fırtınanın şiddeti nasıl bir takım sebeplere dayanıyorsa, dinmesi de bir takım sebeplere dayanır, ama her iki yönlü sebepleri yaratıp belli kanunlarla organize eden Allah’tır; sebepler boşlukta, başıboş değildir, yani kendiliğinden oluşmazlar.
İşte böylece insan 50, 60, 70 yıllık bir ömür devresi içinde buna benzer birçok sınavlardan geçer; çok tehlikeli anlarda Allah’ı hatırlayıp kendine gelir, bir daha inkâra ve nankörlüğe sapmıyacağını için için düşünür ve kendi kendine söz verir. Kurtulup selâmete erişince, her şeyi unutur. Bu döneklik ve nankörlük birbirlerini izler, dururken kıtlık, deprem, savaş ve benzeri kahredici olaylar meydana gelir, yaş-kuru ne varsa alıp götürür. Sonra herkes kendi inanç ve niyetine göre hesap verir ve karşılık görür.
Bütün bunlar neye?. Neden bunca meşakkat, tehlike ve üzüntü?. Zıt kuvvetlerin durmadan sürtüşüp tartıştığı bir dünyada kendi içinde de karşıt iki ayrı kuvveti taşıyan, insan denilen canlının hayat kanunudur. Aynı zamanda yaratılışındaki özelliğinin tabii sonucudur. Böyle yaratılmasaydı, melek tabiatlı, uysal, hakkına razı, aza kanaat edip hiç günah işlemiyen bir kıvamda bulunsaydı, o zaman onu yaratmanın bir anlamı kalmaz, hikmet-i ilâhiyeye ters düşerdi. Çünkü bu özelliği daha mükemmel anlamda kendinde bulunduran melekler var ve sayılarını ancak Allah bilir.
Ayrıca insan hayatını hareketli tutmak, aklı ve diğer bütün yetenekleri işler duruma getirmek için böylesine zikzaklı, çetin ve yorucu bir hayat sistemine ihtiyaç vardır. Aksi halde hareket ve canlılık kalmaz, İlmî araştırmalar olmaz, bir bakıma hayat kör ve sağır kalırdı. Bu da insana yönelik hilkat kanununa ve onunla ilgili İlâhî hikmete ters düşer.
Olayların diğer bir yönü, yaratanı tanıtmaya yöneliktir. Her olay bir uyarı niteliğindedir. Kıyâmet günü, «aklımı harekete geçiren, yaradan hakkında düşünmeme imkân hazırlayan bir olayla karşılaşmadım» diye itirazlara kapı açmamayı da amaçlar.
Netice, insanın mutluluğa erişmesi için fırsat ve imkânlar peşpeşe sıralanmaktadır. İlâhî âyetlerle insan aklına ve hissine seslenilmekte, her olaydan hissesini almaya çağrılmaktadır. Bunun için çok değişik, çok renkli belgeler, uyarılar indirilmiştir: Kimi hisse, kimi akla, kimi vicdana hitap eder, kimi fizik ötesinden haber verir ve Yaratan ile yaratılan arasındaki engelleri kaldırmayı plânlar. Önemli olan, Allah’ın rahmet dolu bu hikmetini ve gözlerimizin önüne serdiği o muhteşem plânını görebilmek ve anlayabilmektir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, doğuştan insanın ruhuna zerkedilen Allah duygusunun çok tehlikeli anlarda kendini hissettirmeğe başladığı hatırlatılıyor. Sonra da inkârcı nankörlerin tehlikeyi atlatınca döneklik yaptıklarına dokunularak hayat yolundaki tehlikelerin bitmiyeceği, sırası gelince karşılarına çıkacağı açıklanıyor.
Aşağıdaki âyetlerle, Kurʹânʹın -inkârcılarla nankörler beğenmese de- hak olduğu belirtiliyor. Uyarı anlamında verilen haberlerin vakti saati gelince ortaya çıkıp gerçekleşeceğinde şüphe edilmemesine dikkatler çekiliyor. Allahʹın âyetleriyle alay eden inkârcılarla beraber oturulmaması emrediliyor.