Nisa Suresi 60-63. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًا فَكَيْفَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيهِمْ ثُمَّ جَٓاؤُ۫كَ يَحْلِفُونَ بِاللّٰهِ اِنْ اَرَدْنَٓا اِلَّٓا اِحْسَانًا وَتَوْفِيقًا اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ يَعْلَمُ اللّٰهُ مَا فِي قُلُوبِهِمْ فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ وَعِظْهُمْ وَقُلْ لَهُمْ فِي اَنْفُسِهِمْ قَوْلًا بَلِيغًا

60.

(Ey Muhammed!) Sana indirilen Kur'an'a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağut'u tanımamaları kendilerine emrolunduğu halde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.

Diyanet İşleri

61.

Münafıklara, "Allah'ın indirdiğine (Kur'an'a) ve Peygambere gelin" dendiği zaman, onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.

62.

Kendi işledikleri yüzünden başlarına bir musibet geldiği, sonra da "Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istememiştik" diye Allah'a yemin ederek sana geldikleri zaman halleri nasıl olur?

63.

Onlar, Allah'ın kalplerindekini bildiği kimselerdir. Öyleyse onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve onlara, kendileri hakkında etkili ve güzel söz söyle.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

60- Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Bâtılı temsîl edenin önünde muhakeme olmak is­terler; halbuki onu tanımamak (reddedip uymamak)la emrolunmuşlardı. Şeytan onları çok uzak bir sapıklıkla saptırmak ister.

61- Onlara, Allahʹın indirdiğine ve Peygamberʹe gelin, denildiği za­man, münafıkların senden hep uzak kaldığını görürsün.

62- İşlediklerinin karşılığı olarak kendilerine bir musibet dokununca nasıl da çok geçmeden sana gelip, iyilik etmekten ve ara bulmaktan başka bir şey istemedik, diye Allah ile yemin ederler.

63- İşte bunlar öyle kimselerdir ki, Allah kalblerinde olanı çok iyi bilir. Onlardan yüzçevir, onlara öğüt ver, onlara kendileriyle ilgili çok te­sirli açık-seçik söz söyle.

İNİŞ SEBEBİ

Biri münafık, diğeri Yahudi iki adam arasında ihtilaf vardı. Yahudi, rüşvet olmıyacağını bildiği için Hz. Muhammed’in (A. S. ) huzurunda mu­hakeme olmalarını, münafık ise Yahudilerden bir hakimin yanında muha­keme olmalarını istiyordu. Sonunda anlaşamadılar ve Cüheyne kabilesin­deki kâhine gitmeye karar verdiler.

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - Kurtubî - İbn Cerîr Taberî)

İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyette ise şöyle deniliyor:

Biri Yahudi, diğeri münafık iki kişi arasında dâva konusu bir mesele vardı. Yahudi davanın çözümü için Hz. Muhammed’e (A. S. ) gidelim dedi­ği halde münafık, hayır Yahudilerin ileri gelenlerinden Kâb bin Eşrefʹe gi­delim, diye diretiyordu. Yahudinin ısrarı üzerine münafık istemiye istemiye Peygamber’e (A. S. ) müracaat ettiler. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz iki tarafı dinledikten sonra Yahudiyi haklı buldu ve hükmünü verdi. Münafık bu kez Hz. Ömerʹe (R. A. ) gidelim diye tutturdu. Ömer’e (R. A. ) gittiklerin­de, o, «Peygamber Efendimize gitmediniz mi? » diye sordu. Yahudi, «git­tik ama davalı olan şu adam onun verdiği hükme razı olmuyor. Beni iste­mediğim halde size getirdi. » Ömer (R. A. ) durun, ben aranızdaki davayı halledeyim dedi ve odaya girip kılıcını alarak münafıkın üzerine yürüdü. Öldüresiye bir dayak attı, bazı rivâyetlere göre onu öldürdü, Yahudi kor­kusundan ortadan toz oldu. Ömer (R. A. ) «Peygamber’in verdiği hükmü kabul etmiyen hakkında uygulanacak hüküm budur! » diyerek gerekeni yaptı.

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi ve Cebrail, hakla bâtılı birbi­rinden ayıran Ömer’e, FARUK ismini verdi. (Lübabü’t-Te’vîl - Esbâb-ı Nüzul - Tefsîr-i Kurtubî)

İSLÂMÎ HÜKÜMLERİ BEĞENMEMEK

«Bâtılı temsîl edenin önünde muha­keme olmak isterler. »

İslâm kendine has bir dünya görüşü, bir hayat nizamı getirmiş ve ona göre İdarî, hukukî, ekonomik, sosyal ve kültürel organlarını kurmuş; bü­tün esas ve prensiplerini insanlığın hayrına, mutluluğuna ve huzuruna yö­neltmiş, bütün sistemlerini adâlet, ahlâk ve fazîletle birleştirip bütünleştirmiştir.

Bu bakımdan İslâm’ın koymuş olduğu her hükmü, geliştirdiği her müesseseyi onun bütünlüğü içinde ele alıp değerlendirmek gerekir. Aksi hal­de yanlış bir yargıya varılır. Bunu birkaç misalle açıklıyalım: Faiz sistemi­ni ele alıp İslâm’ın sadece fâizi haram kılan, faizsiz ödünç vermeyi teşvik eden hükmüyle karşılaştırdığımızda pek sıhhatli bir sonuca varamayız. Çünkü bu konuda İslâm’ın diğer bütün sistemlerini, ulaşmak istediği so­nuçları bilmek gerek. Meseleleri münferit ele alıp bir takım kıyaslamalar yapmak bizi yanıltabilir. Sebep malûm; ortada sağlıklı bir karşılaştırma mevcut değildir. Faizi haram kılan hükümleri, İslâm’ın en azından âile, sosyal, ekonomik, ahlakî ve idarî yönleriyle değerlendirmek şarttır. Ancak o zaman faizin neden haram kılındığını kavrayabilir ve onu mubah sayan bir görüşle karşılaştırıp susturucu cevap verebiliriz. Mal ve hayat sigortası ve benzeri dayanışmaya yönelik kurumların mutlak surette yararlı olduğu­nu savunup bu tür kurumlan İslâm’a uygun görmek veya İslâm’ı bunlara uydurmaya çalışmak yine bizi sağlıklı bir sonuca götürmez. Çünkü İslâm’ı sosyal anlamda yardımlaşma açısından ele alınca onu bütün sosyal ve uhrevî yönleriyle, ahlâkî ve hukukî görüşleriyle, devlet ve vergi sistemiyle bir bütünlük içinde gözden geçirmemiz gerekir. O takdirde sözü edilen sosyal anlamdaki yardımlaşma kurumlarının yeri ve ölçüsü belirlenebilir.

İşte Kurʹân’da konumuzla ilgili âyetlerle, İslâmʹı bütün yönleriyle de­ğil sadece bir yönüyle ele alıp günlük olaylar karşısında gayr-i İslâmî sis­temlerle yorumlamak isteyenlerin tutum ve anlayışı kınanıyor ve o gibiler münafıklıkla vasıflandırılıyor. Çünkü münafık, İslâm’a ya kelimeyle, ya da şeklen bağlı bulunan, içi dışına, kültürü imânına, imânı yaşayışına uyma­yan ikiyüzlü kimse demektir. Oysa bir meseleyi münferit biçimde değerlen­dirmek ve mutlaka gayr-i İslâmî görüş veya sisteme uydurmaya çalışmak isteyen kimse, çoğu zaman İslâmiyet hakkında doğru bir yargıya sahip olamaz. Olamıyacağı için de hem Müslüman geçinir, hem onun hayat ni­zamiyle koymuş olduğu bazı esas ve prensipleri beğenmez veya Batı âleminin kendi yapısına uygun hazırladığı düzene kıyasla onu hafife alma basiretsizliğini gösterir. Bu, insanı sadece münafıklığa değil, küfre kadar götürür.

Birçok çağlarda ciddî biçimde dinî kültür almayan, gelenek ve göre­nek düzeyinde Müslüman geçinenlerden bir kısmının durumu, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz devrindeki münafıklardan farksızdır. Onlar tağutun (bâtıl ve inkâr) önünde meselelerini halletmeye çalışırlardı. İsimleri değişik, mak­sat ve amaçları aynı idi. «Halbuki (hepsi de) bâtılı tanımamakla emrolunmuşlardı. »

«Onlara, Allahʹın indirdiğine ve Peygamberʹe gelin, denildiği zaman, münafıkların senden hep uzak kaldığını görürsün.. » Evet dün de böyle idi, bugün de...

DİNDARLIĞIN BU TÜRÜ DERT VE MUSÎBET GETİRİR

«İşlediklerinin karşılığı olarak kendilerine bir musibet dokununca na­sıl da çok geçmeden sana gelip, iyilik etmekten ve ara bulmaktan başka bir şey istemedik, diye Allah ile yemin ederler.. »

İslâm kültürünü ciddi biçimde alamıyan bazı Müslümanların yanlış tu­tumları, bilgisizce davranışları İslâmʹın hayat nizamının kerpiçlerini bir bir düşüre düşüre onu tanınmaz hale getirmiştir. Bereket versin ki Cenâb-ı Hak insanların hayrına sunduğu son dinin koruma işini kendi üzerine al­mıştır. Bu bakımdan bilgisiz çevrelerde İslâm belirsiz hale gelse de onu ayakta tutmak için çırpınanlar, Allah’ın yardımıyla onun muhteşem sara­yını yer yer ayakta tutmaya muvaffak olmuşlardır.

Kerpiçleri bilerek veya bilmiyerek bir bir çekip İslâm’ın hayat niza­mını tanınmaz hale getirenlerden bir kısmı namaz kılar, ama zekât ver­mez. Çünkü namaz parasız bir ibâdettir. Her ihtimale karşı kıyâmette ye­niden dirilip kalkmak gerçekleşirse bu bir te’minat ve tutamak olur, dü­şüncesiyle şeklen yerine getirilir. Bunlardan bir kısmı da namaz kılar, hacca gider fakat faizi mubah sayar. Gayr-i meşru yolda maddecilere uyup küfürle imân arasında bocalayıp durur. Bir kısmı da İslâmʹın pek önemsemediği veya üzerinde durmadığı basit konularla, kıyafet ve nâfilelerle uğraşıp koyu bir dindarlık gösterdikleri halde, kısa yoldan zengin olmanın yollarını açarken hiç de bu hassasiyeti ve koyu dindarlığı gös­termezler. Fahiş fiatla mal satmak, ihtikâr yapmak başlıca sanatları ara­sında bulunur. Böylece kendi bünyesinde ve çevresinde bu yanlış tutu­muyla İslâm’ın hayat damarlarını kestiğinin farkında bile değildir. Bir kıs­mı da Müslüman din âlimlerinde kusur ve günah bulmaya çalışır. Peygam­berlerden başka diğer bütün insanların kendi derece ve irfanlarına göre bir takım kusur ve günahlarının bulunabileceğini hatırından bile geçirmez; böylece din adına nasıl cinayetler işlediğinin farkında bile değildir. Büyük bir çoğunluk da anti-İslâmî kuruluş ve sistemlerin durmadan dinlenme­den metotlu çalıştıklarını, İslâm’ı mefluç hale getirmek için milyarları har­camaktan kaçınmadıklarını yana-yakıla anlatır, fakat İslâm cevherinin gö­nüllere işlenmesinde, Peygamber (A. S. ) Efendimizin koymuş olduğu me­tot ve en sağlam ölçülerin uygulanması için hiçbir fedakârlıkta bulunmaz.

Hal böyle olunca İslâm’da yer yer gedikler açılmış; ateizm ve mater­yalizm ile komünizm ve bunların giriş kapısı sayılan sosyalizm bu gedikle­ri genişleterek kaleyi içinden fethetmeyi plânlamış; Müslümanları, -yine İslâm’ın hayat dini olduğunu bilmiyenleri kullanarak- bölüp parçalamışlar­dır. İslâmʹa karşı olan akımlar birer akıntı halini alıp belli bir kanalda bir­leşince, sele dönüşmüş, bütün müslümanları tehdit eder bir görünüm ka­zanmıştır. Sözü edilen şuursuz dindarlar kısmen olsun işin nereye vardı­ğını az-çok anlamaya başlayınca, «Biz iyilik etmekten ve arabulmaktan başka bir şey arzu etmedik, » diyerek felâketin girdabında bocalayıp du­rurlar. Günümüzde komünizm ile anarşizm tarafdarlarının felâket haline dönüşmesi karşısında, sözü edilen Müslümanların mâsumane tavır takın­malarını örnek gösterebiliriz.

Kur’ân bilhassa bu doğrultuda bulunan dindarları, felâket gelip eşiğe dayanmadan, ateş bacayı sarmadan uyarmaya çalışıyor ve Peygamber (A. S. ) Efendimiz devrindeki durumu örnek olarak sunuyor.

İlim adamlarımıza düşen görev elbette ki çok büyüktür. İslâm kül­türünden yeterince nasîbini almamış olanları en tesirli sözlerle eğitmek, İslâmî hakikatleri toplumun kültür seviyesine göre anlatmak manevî bir görevdir.

İslâm’ı ilâhî yüceliğiyle ve insanlığa sunduğu güzel ahlâk ve rahmet dolu düzeniyle henüz kavrayamıyan ve daha çok şekil yönüyle dindar olan­lara İslâmî hakikatleri aşılamanın yolunu ve metodunu Kur’ân yukarıdaki âyetlerle üç madde halinde sunuyor :

1. Aşırı tenkitten kaçınmak, yanlış yolda olanların üzerlerine fazla varmamak,

2. Kalblerini yumuşatacak, ruhlarına serinlik, gönüllerine umut vere­cek, dinî duygularını kamçılıyacak öğütler vermek; kendini İslâmʹa ada­mış bahtiyarların hayatından yine ölçülü biçimde örnekler vermek,

3. Kültür seviyelerini, sosyal durumlarını ve bağlı bulundukları çevre­nin özelliklerini dikkate alarak İlmî açıdan en tesirli sözler söylemek, bu hususta konuşma tekniğine sahip güçlü ilim adamları ve hatipler yetiş­tirmek...

Açıklama:

TAĞUT: Hakk’ın karşısında olan her şey; put, kâhin, sihirbaz, büyü­cü, şeytan, demektir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

İslâm’ın yüceliğini, azizliğini gönüllerine henüz dosdoğru sindiremiyenler Peygamber (A. S. ) Efendimizin vereceği hükme pek yanaşmak iste­miyorlardı. Yukarıdaki âyetlerle bunlar yeriliyor ve Peygamberʹe itaatin farz olduğu belirtilerek İslâmʹın bütün müesseseleriyle bir bütün olduğu­na dikkatler çekiliyordu. Aşağıdaki âyetlerle Peygamberlerin ne maksatla gönderildiği, doğru yolu göstermekle görevli oldukları açıklanıyor. Pey­gambere yan çizenlerin dönüş yaptıkları, tevbe ve istiğfarda bulunduk­ları, Peygamberin de onlar hakkında bağışlanma dilediği takdirde Allah’ın tevbeleri çokça kabul eden olduğu belirtilerek hakka dâvetin en güzel şek­li yapılıyor.