Ahzab Suresi 59-62. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابِيبِهِنَّ ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَحِيمًا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ لَنُغْرِيَنَّكَ بِهِمْ ثُمَّ لَا يُجَاوِرُونَكَ فِيهَا اِلَّا قَلِيلًا مَلْعُونِينَ اَيْنَمَا ثُقِفُوا اُخِذُوا وَقُتِّلُوا تَقْتِيلًا سُنَّةَ اللّٰهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْدِيلًا

60.

Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle, bedenlerini örtecek elbiselerini giysinler. Bu, onların tanınıp incitilmemelerine de daha uygundur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Diyanet İşleri

60-61.

(60-61) Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine'de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lanete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler.

62.

Daha önce gelip geçenler hakkında da Allah'ın kanunu böyledir. Allah'ın kanununda asla değişme bulamazsın.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

59- Ey Peygamber! Kendi eşlerine, kızlarına ve Müslüman kadınları­na de ki: Dış elbiselerini (sokak kıyafetlerini) üzerlerine alıp örtünsünler. Bu onların (iffetli) tanınmalarına, eziyet edilmemelerine daha uygun olanı­dır. Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

60- Münâfıklar, kalplerinde (fitne ve fesât gibi) hastalık bulunanlar ve Medîneʹde olmadık fena haberleri yayanlar, eğer bu huylarından vaz­geçmezlerse, and olsun ki, seni üzerlerine caydırıcı olarak göndeririz, son­ra da Medîneʹde senin komşuluğunda pek az bir süre kalabilirler.

61- Lânete uğramışlardır. Nerede bulunurlarsa yakalanıp öldürülür­ler de öldürülürler.

62- (Bu), Allah’ın daha önceleri de gelip geçenler hakkında uygulanagelen sünnetidir. Ve sen, elbette Allah’ın Sünnetiʹnde bir değişiklik bula­mazsın.

İNİŞ SEBEBİ

Asr-ı Saadet’in ilk yıllarında Arap kadınları pek örtünmezlerdi. Kimi gerdanını açık tutar, kimi yandan yırtmaçlı entari giyerek bacak ve baldı­rını teşhîr ederdi. Kadının annelik vakarını koruyan ciddi tesettür yok gi­biydi.

Aynı zamanda helâlar evlerden uzak yerlerde bulundurulurdu; o ba­kımdan kadınlar akşam karanlığı çökünce tabii ihtiyaçlarını gidermek üze­re helâya yönelirlerdi. Dışarı çıkan kadınların hür ve câriye olduğu tefrîk edilmediğinden yolda sarkıntılık yapanlar eksik olmaz; o yüzden birtakım çirkin olaylar meydana gelirdi.

Nûr Sûresi 31. âyetle kadınların boyun ve gerdanlarını, kulak ve saç­larını kaplayıp örtecek şekilde başörtüsü kullanmaları emredilirken, konu­muzu oluşturan âyette, «cilbab» denilen ve hür kadını cariyeden ayıran sokak kıyafeti giyinmeleri emredildi. Böylece İslâmî anlamda tesettürün ölçü ve kapsamı belirlenmiş oldu.

HIMAR VE CİLBAB

«Ey Peygamber! Kendi eşlerine, kızlarına ve Müslüman kadınlarına de ki: Dış elbiselerini (sokak kıyafetlerini) üzerlerine alıp örtünsünler.. »

Kurʹân-ı Kerîmʹde kadınların örtünmesiyle ilgili iki ayrı kavram üze­rinde durulmuştur: hımar ve cilbab..

Hımar: Başörtüsü demektir. Cenâb-ı Hak bunun örtünme şekil ve kap­samını da belirlemiş bulunuyor. Şöyle ki: «Mü’min kadınlara de ki: (Bakıl­ması haram olan şeylerden) gözlerini sakınsınlar; iffet ve namuslarını ko­rusunlar; süs yerlerini -görünen kısımlar dışında- açmasınlar; başörtüleri­ni yakaları üzerine (gelecek şekilde) örtünüp salıversinler.. »

Müfessir Kurtubîʹnin de sahîh tesbitine göre: Bu âyet inmeden ön­ce Müslüman kadınlar başörtülerini sadece başlarını ve enselerini örte­cek şekilde örtünür; kulaklarını, boğaz ve gerdanlarını açık tutarlardı. 31. âyet inince artık bu saydıklarımız yerlerini de örtecek şekilde başörtüleri­ni örtündüler.

Böylece «hımar» kelimesi, sözlük anlamını aşarak âyette ifadesini bul­duğu şekilde başörtüsü anlamında bir terim hüviyetine girdi.

Cilbab: Baş örtüsünden daha büyük, bedenin önemli kısmını kaplar şekilde dış kıyafettir. İbn Abbas’a ve İbn Mesʹûdʹa (Allah ikisinden de razı olsun) göre, Rıda’, yani ferace demektir. Ferace, bilindiği gibi kadınların sokakta giydikleri çarşaf veya pelerine benzer bol ve yakasının arka kıs­mı çok defa eteklere kadar uzanan üst giysidir. Kınaʹ ise, daha çok başı ve omuzları örten büyükçe bir örtüdür. Kurtubî bu konuda en sahîh yorum olarak «cilbab» yüz ve eller dışında bedenin tamamını örten bir sokak elbisesidir, diyerek ilim adamlarının görüşünü belirtmiştir.

Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz ise, bu konuda şu bilgiyi vermiştir: «Sözü edilen cilbab âyeti inince Allah rahmet etsin Ansar kadınları futalarını ya­rıp onunla başlarını örterek Hz. Peygamber’in (A. S. ) arkasında öylece na­maz kıldılar. O durumda sanki başlarının üstünde kargalar tünemiş gibiy­di. »

Bu bakımdan diyebiliriz ki, İslâm Dini cihanşümul esas ve prensipleri doğrultusunda ve ahlâkî kuralları çerçevesinde kadınlarla ilgili kendine has örtünme ve kıyafet sistemi getirmek suretiyle Cahiliye devrinin bu husus­taki bütün kötü âdet ve geleneklerini kökünden yıkmıştır.

KADININ ÖRTÜNMESİ FARZ MIDIR?

Kadının belirtilen ölçü ve şekilde örtünmesine «tesettür» denilmekte­dir. Gerek Nûr Sûresi 31. âyette «başörtülerini yakaları üzerine (gelecek şekilde) örtünüp salıversinler» emri; gerekse konumuzu oluşturan Ahzâb Sûresi 59. âyette «dış elbiselerini üzerlerine alıp örtünsünler» emri vücup mu, yoksa tavsiye ve nedb mi ifade ediyor? Usûl âlimlerinin birtakım fark­lı görüşleri olmuşsa da, her iki âyeti sahîh hadîslerle ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile dört halîfesi devrindeki uygulamayla karşılaştırıp tefsîr etti­ğimizde vücup, yani farziyet ifade ettiği rahatlıkla anlaşılmaktadır.

ÖRTÜNMENİN YARARI

Kurʹân-ı Kerîm örtünmeyi emrederken, günün şartlarına göre bunun yarar ve hikmetini de kısmen açıklamakta ve öylece bize bu konuda bir kıstas vermektedir:

a) İffetsiz, ahlâksız kadınlardan seçilip toplumda saygı görmelerini sağlamak,

b) Sokaklarda, yollarda kırıtıp dolaşan seviyesiz kadınlara sarkıntılık yapanların sataşma ve incitmelerinden güvende kalmalarına yardımcı ol­mak ve çıkacak birtakım kötülükleri önlemek,

c) Kadının hiçbir zaman süs eşyası olmadığını göstermek.

Hz. Peygamber (A. S. )ın risâlet göreviyle işe başladığı asırda Arap ka­dınlarının çoğu örtünmediği, mahrem yerlerini teşhîr ettikleri, cadde ve so­kaklarda kırıtarak yürüdükleri için peşlerine takılan gençlerin sarkıntılığı­na uğrarlardı. İslâm Dini, hem toplumda otokontrolü sağlamaya yöneldi, hem de kadının iffet ve namusunu, vakar ve saygınlığını kötü nazarlardan, kirli emellerden ve niyetlerden korumayı plânladı ve kısa zamanda her iki konuda da istenilen olumlu sonucu elde ederek topluma huzur ve güven getirdi.

Diğer yandan İslâmiyet yepyeni bir sistem olarak sahneye çıkarken birçok konularını eğitim yoluyla çözmüş ve irşat ile teblîğe ağırlık vererek toplumu yönlendirmiştir.

Günümüzde süs yerlerini, mahrem taraflarını açıp sokak ve caddeler­de kırıtarak gezip dolaşan kadınların çoğu saygınlığını kaybetmiştir. Aynı zamanda kötü nazarlara hedef olmaktan da kurtulamamıştır.

İSLÂMʹA GÖRE KADIN NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Önce kadının ne olduğunu belirtmek, sonra da ona yakışanı emretmek gerekir. Kadın bir süs eşyası mıdır, yoksa erkeklerin gönül eğlencesi midir? Şüphesiz kadına bu nazarla bakmak, en hafif tabiriyle ona hakarettir ve saygısızlıktır. Aklı başında, ileriyi gören, toplumdaki yerini ve saygınlığını bilen hiçbir kadın kendini belirtilen çizgiye getirerek alçaltmaz, şunun bu­nun seks oyuncağı olmaktan nefret edip anneliğine yakışanı yapar.

Kadın, toplumun kopmaz bir parçası, âilenin temel yapısı; huzur, sü­kûn ve güvenin değişmeyen kaynağı; edep ve terbiyenin, nezaket ve nezahetin simgesidir.

İşte İslâm Dini kadını böyle tanır ve tanıtır; onu bu düzeyde tutmanın en ölçülü kurallarını taşır.

MÜNAFIKLARLA YAHUDİLERE SON UYARI

«Münafıklar, kalp­lerinde (fitne ve fesat gibi) hastalık bulunanlar ve Medineʹde olmadık fe­na haberleri yayanlar, eğer bu huylarından vazgeçmezlerse, and olsun ki, seni üzerlerine caydırıcı olarak göndeririz, sonra da Medine’de senin kom­şuluğunda pek az bir süre kalabilirler. »

Medine’de bir yandan Yahudîler, diğer yandan münafıklar her olayı İslâm ve Hz. Muhammed (A. S. ) aleyhine çevirip yorumluyor; durmadan şe­hirde kötü haberler, üzücü yalanlar yayıyor ve bir sürü entrikalar çevirip ortalığı karıştırıyorlardı. Kurʹân-ı Kerîm onları üç grupta toplayıp tanıtmak­tadır:

1- İçi dışına uymayan ikiyüzlü dönek münafıklar,

2- Kalplerinde İslâm’a karşı besledikleri kin ve intikam duygusunun tedavisi zor bir hastalık halini almasıyla kendilerini İslâm aleyhine frenleyemiyen nankörler,

3- Medine çevresinde ortalığı velveleye vermek için olmadık haber­leri uydurup yayan ve Mekke müşrikleriyle gizli görüşmeler yapan Yahu­dîler..

İkrime’ye göre, kalplerinde hastalık bulunanlar, şehvetperest zinakârlardır. Olmadık haberleri uydurup yayanlar ise, İslâm’a baş kaldıran kabîleleri tenkîle gönderilen müfrezelerin hezimete uğradığını veya öldü­rüldüklerini uyduran münafıklardır.

Kur’ân-ı Kerîm bu üç gruptan, daha çok İslâm için büyük bir tehlike oluşturacak olan ve her gün birtakım sinsi faaliyetler içinde bulunan Ya­hudilere dikkatleri çekmekte ve tutumlarından vazgeçmedikleri takdirde yurtlarından kovulacakları tehdîdinde bulunmaktadır. Şüphesiz ki Kur’ân’ın bu tehdidi, onlara karşı son bir ültimatom anlamında idi. Nitekim Yahu­dîler buna rağmen uslanmadılar ve o yüzden yurtlarından çıkartılıp kovul­dular.

ALLAHʹIN UYGULANAGELEN SÜNNETİ

«(Bu, ) Allahʹın daha önceleri de gelip geçenler hakkında uygulanagelen sünnetidir. Ve sen elbette Allahʹın Sünnetiʹnde bir değişiklik bulamazsın. »

İslâmiyetin gelişmesine engel olmaya çalışan iç düşmanların ve özel­likle Medine ve çevresinde yaşayan Yahudilerin hakka karşı bu nankör­lükleri ve mü’minleri rahatsız eden tutumları sebebiyle Allah’ın lânetine çarpıldıkları; o yüzden dönüş yapmadıkları takdirde öldürülmelerinin mu­bah sayılacağı açıklandıktan sonra, böyle bir hükmün vakti saati gelince -sünnetullah gereği- mutlaka ineceği haber verilmektedir.

Şüphesiz hakka karşı cephe alıp hem ondan yana görünen, hem de onu içinden çökertmeye yönelik olmadık haberler uyduran, entrikalar çe­viren ve bu suretle müʹminleri tedirgin edip kargaşalığa iten iç düşmanlar, uslanmadıkları takdirde, haktan yana olan müʹminlerin onları yurtlarından çıkarıp sürmeleri, değilse imhaları cihetine gitmeleri Allahʹın uygulanagelen sünnetlerinden biridir. O’nun sünneti ve o sünnetin gereği olan hük­mü zamanı gelince gerçekleşir. Nitekim Peygamber (A. S. ) bir gün geldi Medine ve çevresindeki Yahudileri yurt dışına sürmek ve Allahʹın sünne­tini yerine getirmek zorunda kaldı.

Unutmamak gerekir ki, Sünnetullah’ın uygulanma vakti gelince oluşan sebepler de son kertesine gelip dayanmış olur ve ortam buna hazır duru­ma gelmiş bulunur. Ahzâb Savaşı’ndan sonra Yahudîler aleyhine oluşan sebepler öylece son kertesine gelmiş bulunuyordu.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, mü’min kadınların dış kıyafeti ve örtünmeleri ko­nu edildi. Sonra da müʹminleri durmadan rahatsız edip fitne ve fesat çıkar­maya çalışan, olmadık haberler yayan münafıklarla, yerli Yahudîler üze­rinde durularak, İslâmiyet aleyhine serptikleri fitne ve yalan tohumlarına son vermedikleri takdirde ya yurtlarından kovulacakları, ya da imhâ edi­lecekleri haber verilerek İlâhî sünnetin gereği bir ültimatom mahiyetinde ilân edilmiş oldu.

Aşağıdaki âyetlerle, sık sık âhiret azâbıyla tehdît edilen inkârcı sapık­ların kıyâmet olayının ne zaman meydana geleceğinden sormaları konu ediliyor. Sonra da ilâhî lânete çarpılan o inkârcı sapıklar için âhirette ha­zırlanan azâp tablosundan bir bölüm tasvîr edilerek İlâhî uyarı yapılıyor.