MEÂLİ:
58 - Ve hatırlayın ki, bu şehre (Beytüʹl-Makdisʹe) girin, dilediğiniz yerde ondan (onun nimetlerinden) refah içinde bol bol yeyin. Kapısından da secde ederek (eğilip saygı göstererek veya yere baş koyup Hakkʹa arz-ı şükrânda bulunarak) girin ve «dileğimiz, günahlarımızın dökülmesidir» deyin. Biz de kusur ve suçlarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere (Allah’ı görürcesine davrananlara nimetlerimizi) daha da artıracağız, demiştik.
59 - Kendilerine zulmedenler, söylenenleri başka bir sözle değiştirdiler. Bu yüzden o zulmedenler üzerine -ilâhî buyrukların dışına çıkmalarına karşılık- gökten kötü bir azâb indirdik.
İLGİLİ HADÎSLER
İsrâîloğullarıʹna denildi ki: Kapıdan secde ederek girin ve «Hıtta = dileğimiz, günahlarımızın bağışlanmasıdır» deyin. Onlar (böyle yapmadılar, bilâkis) gerileri üzerine yürüdüler, kıçları üzerine girdiler ve «Habbetün fi-şaaretin» dediler. (Nesâî: Ebû Hüreyre (R. A. )den).
Ebû Saîd el-Hudrî (R. A. ) dedi ki: Resûlüllâh (A. S. ) ile birlikte yolculuk yapıyorduk. Gecenin sonuna doğru Zatüʹl-hanzel adlı dar bir geçitten geçerken, buyurdu ki: «Bu geçit Allah’ın İsrâîloğulları’na (kapısından secde ederek girin) âyetiyle hatırlattığı kapıya benzer. (İbn Kesîr).
«Tâûn (vebâ ve kolera gibi öldürücü salgın hastalık) kötü bir azabdır ki sizden öncekiler onunla azâblandırılmıştır. » (Nesâî).
«Bir yerde tâûn olduğunu duyarsanız, oraya girmeyiniz. » (Buharî: Habîb b. Ebî Sâib’den).
TARİHÎ YÖNÜ:
Âyette geçen «Karye», Suddî, Rabî’ b. Enes, Katade ve Ebû Müslim Isfehâniyʹye göre «Beytü’l-Makdis»dir. İsrâîloğulları Mısır’dan geldiklerinde atalarından kendilerine mirâs olarak kalan Beytü’l- Makdis’e girmek ve orayı işgal eden Amâlikalıʹlarla savaşmakla emrolunmuşlardı. Fakat onlar bu emri yerine getiremedikleri için Tîh çölüne düşmüşler ve bu yüzden kötü bir âkibete, farelerin istilasına ve bunun neticesi vebâ salgınına duçar olmuşlardı. Mâide Sûresi, 21, 22. âyetlerde buna temas edilerek deniliyor ki: Musa, kavmine şöyle seslenmişti: «Ey kavmim! Allahʹın size yazıp takdir ettiği Arz-ı Mukaddes (kutsal yer)e girin; gerisin geri arkanıza dönmeyin, sonra zarara uğramış olarak dönersiniz. Ey Mûsa! dediler, doğrusu orada zorba bir millet vardır; onlar oradan çıkmadıkça elbette biz giremiyeceğiz; eğer oradan çıkarlarsa, o zaman biz gerçekten girebiliriz. »
Netice, bütün ısrarlara rağmen cesaret edip girememişler; bu konuda çoğu hakikî bir iman celâdeti gösterememişlerdi. Hazıra konmak, yorulmadan, savaş yapmadan Beytü’l-Makdisʹe yerleşmek istiyorlardı. Hazret-i Mûsâ’ya: Ya Mûsâ! Artık sen Rabbin ile beraber git de savaş. Bizler burada oturacağız, diye diretmişlerdi.
Tevrat’ta da Sayılar kısmında şu kayıtlara rastlamaktayız: «Ve İsrâîl Şittimʹde oturdu ve kavim Moab kızlarıyla zina etmeğe başladı. » Şiftim, Erîha’ya yakın Moab civarındadır. Bu yüzden vebâ hastalığıyle mübtelâ oldukları ve yirmi dört bin kişinin öldüğü söylenir.
İbn Abbas, Abdurrahman b. Zeyd ve Hasan Basriy’e göre, karyeʹden maksat, Erîhaʹdır.
AHLÂKÎ YÖNÜ
Beklenilen günlerin gelmesi, arzulanan arza kavuşulması, çekilen çile ve meşakkatlerin sona ermesi, esaret zincirinin kırılması hürriyet havasının bol bol teneffüs edilmesi, müreffeh bir hayatın eşiğinden içeriye adım atılması v. s. gibi İlâhî lûtuflar, İsrâîloğullarıʹnın yaşama ümidini, birleşip güç bulma fikrini kuvvetlendirmişti. Hulâsa: «Meşakkat kolaylığı celbeder» kaaidesi gerçekleşmişti. Bundan sonra yapılacak tek şey, savaşarak şehre girmek, mülkün hakikî sâhibine yüzçevirmek, ihsanda bulunduğu nîmete karşı şükretmek ve kapıdan içeri girerken Hakk’a gönül bağlayıp saygı ifâde eder bir edâ ile teslîmiyet göstermek.
Fakat İsrâîloğulları hiç de öyle yapmadılar, bilâkis geçmiş günleri ve cereyân eden olayları çarçabuk unutarak İlâhî emirleri, peygamberin buyruklarını alaya aldılar. Bu yüzden üzerlerine kötü bir azâb indirildi, bir sürü meşakkat baş gösterdi. Binlerce insan vebâdan öldü.
Halbuki Resûlüllah (A. S. ) Efendimiz Mekke’yi fethettiği gün Seniyyetü’l-UIyâ’dan, saygı ve tazimle eğilerek zaferin şükrünü, Beytü’llah’a girmenin sürurunu secdeyle ifâde edip Hakk’a arz-i tahiyyatta bulunmuşlardı. Şehre tamamen hâkim olunca da sekiz rek’at şükür namazı kılmışlardı. Onun bu sünnetine uyularak birçok zaferlerde ayni hal tekrarlanmış; Sa’d b. Ebî Vakkas (R. A. ) Kisrâʹnın sarayına girince sekiz rek’at namaz kılmıştı. Beytü’l-Makdis’in önüne kadar yaklaşan İsrâîloğulları değil ibâdet etmek, en azından bir saygı bile göstermemişlerdi. Aksine işi alaya alıp kelime oyunuyla emre muhalefet etmişlerdi.
O halde Hakk’a teslimiyet ilk ve son çaredir. Başarılan işleri, kazanılan zaferleri, elde edilen çeşitli nîmetleri fânilere maletmek büyük bir saygısızlık ve İlâhî kudreti hiçe saymaktır. «Sâhibü’l-Harameyni’ş-Şerîfeyn = İki Harem-i Şerifin sâhibi» ibaresini hutbelerden sildirip yerine «Hâdimüʹl-Harameyni’ş-Şerîfeyn = İki Harem-i Şerifin hizmetçisi» cümlesini yazdıran Yavuz Selîm, zaferi Hakk’ın inâyet ve kudretine bağlayıp tam bir teslimiyet göstermiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
İsrâîloğulları’na kudret helvası ile bıldırcın ihsan edildikten sonra susuzluk başgösterdi. Hazret-i Mûsâʹnın duâsı bereketiyle Allah’ın onlara olan dokuzuncu nîmeti tecelli etti. Bu nîmet hem dünyevî, hem de dînî idi. Asâ taşa vuruldu, taş yarıldı, on iki pınar fışkırmaya başladı. Hz. Yâkub oğullarının oniki soyundan her birine su alınacak bir pınar tahsîs edildi. Hayat iksiri olan suyun bir mu’cizeyle taştan kaynaması, Allahʹın varlığına, birliğine, öncesiz ve sonsuz olduğuna büyük bir delîl idi. Görenler ve duyanların artık yeryüzünde İlâhî sınırı aşıp fesad çıkarmaması gerekirdi. Fakat bu hârikayı gözleriyle gören İsrâîloğulları yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan geri kalmadılar. Âyet-i kerîme onların bu şaşkın hâlinden bahsetmektedir.