İsra Suresi 56-60. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِهِ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْوِيلًا اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى رَبِّهِمُ الْوَسِيلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا وَاِنْ مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ اَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَدِيدًا كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا وَمَا مَنَعَنَا اَنْ نُرْسِلَ بِالْاٰيَاتِ اِلَّٓا اَنْ كَذَّبَ بِهَا الْاَوَّلُونَ وَاٰتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَا وَمَا نُرْسِلُ بِالْاٰيَاتِ اِلَّا تَخْوِيفًا وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّتِي اَرَيْنَاكَ اِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْاٰنِۜ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَزِيدُهُمْ اِلَّا طُغْيَانًا كَبِيرًا

56.

De ki: "Onu bırakıp da ilah diye ileri sürdüklerinizi çağırın. Onlar, başınızdaki sıkıntıyı ne kaldırabilirler ne de değiştirebilirler."

Diyanet İşleri

57.

Onların yalvardıkları bu varlıklar, "hangimiz daha yakın olacağız" diye Rablerine vesile ararlar. O'nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten korkunçtur.

58.

Ne kadar memleket varsa hepsini kıyamet gününden önce ya helak edeceğiz, ya da şiddetli bir azapla cezalandıracağız. İşte bu, Kitap'ta (Levh-i Mahfuz'da) yazılmış bulunuyor.

59.

Bizi, (Kureyş'in istediği) mucizeleri göndermekten, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu. (Nitekim) Semud kavmine o dişi deveyi açık bir mucize olarak verdik de onlar bu yüzden zalim oldular. Oysa biz mucizeleri sırf korkutmak için göndeririz.

60.

Hani sana, "Muhakkak Rabbin, insanları çepeçevre kuşatmıştır" demiştik. Sana gösterdiğimiz o rüyayı da, Kur'an'da lanetlenmiş bulunan o ağacı da sırf insanları sınamak için vesile yaptık. Biz onları korkutuyoruz. Fakat bu, sadece onların büyük azgınlıklarını (daha da) artırdı.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

56- De ki: Allahʹtan başka ilâh diye iddiâ ettiklerinizi çağırın; (gö­receksiniz ki) ne sizden sıkıntıyı giderebilirler, ne de onu değiştirebilirler.

57- İşte onların yalvarıp durduklarından Rablerine hangisi daha yakınsa, onunla (yaklaşmak için) vesîle ararlar; onun rahmetini umarlar, azâ­bından korkarlar. Çünkü Rabbin azâbı korkulup sakınılmaya elverir.

58- Hiçbir şehir-kasaba yoktur ki, biz onu Kıyâmet’ten önce yok etmiyelim veya şiddetli bir azâba uğratmıyalım. Bu, o kitap (Levh-i Mahfuzca yazılı bulunuyor.

59- Bizi âyetler (muʹcizeler ve açık belgeler) göndermekten alıko­yan, ancak öncekilerin o âyetleri yalanlamasıdır. (Meselâ) Semûd kavmine deveyi gözle görülür biçimde verdik, ona zulmettiler. Halbuki biz o âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.

60- Hani biz sana, Rabbin gerçekten bütün insanları (ilmiyle, kud­retiyle, saltanatıyla, tedbir ve tasarrufuyla) kuşatmıştır, demiştik. Sana gös­terdiğimiz görüntüyü (ya da rüyayı) ve Kurʹânʹda lânetlenmiş ağacı sadece insanlara bir fitne (imtihan) kıldık ve onları (böylece) korkuturuz; bu da onlarda büyük bir taşkınlık ve azgınlıktan başka bir şey artırmaz.

İNİŞ SEBEBİ

Mekkeʹde şiddetli bir kuraklık ve kıtlık başgösterdi. O kadar ki, halk açlıktan kedi ve köpekleri yiyecek duruma geldi. Çoğu bunalıp ne yapa­cağını şaşırdı. Bu arada Hz. Muhammed’in (A. S. ) duâsının makbul olduğu­nu bildikleri için ona gelip hallerini anlatmak zorunda kaldılar. Sıkıntıları­nın giderilmesi için duâ etmesini istediler.

Bunun üzerine 56. âyet indi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/167)

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Mekke halkından bir grup insan toplanıp Peygamber (A. S. ) efendimize geldiler ve «Safa tepesini altın yap ve Mekke’yi kuşatan şu dağları kaldırıp ziraate elverişli arazi meydana getir! » diyerek birtakım yersiz ve anlamsız tekliflerde bulundular. O sebeple 59. âyet indirildi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/168- İbn Kesîr - Nesâî - Müsned-i Ahmed - Kurtubî)

Ebû Cehl, «Muhammed, taşları bile yakacak bir ateşle bizi korkutu­yor ve sonra da o ateşin içinde zakkum ağacı yeşerdiğini söylüyor. Oysa zakkum sadece hurma ve üstündeki kaymaktır» dedi ve sonra câriyesine seslenerek: «Ey Cariyem! Bana biraz zakkum getir de yiyeyim» diyerek Kurʹân ile alay etti. Bunun üzerine cariyesi ona bir miktar hurma ve hurma kaymağı getirdi. Ebû Cehl, arkadaşlarına «haydi zakkumlanın. Çünkü Mu­hammed sizi bununla korkutuyor» dedi. O sebeple 60. âyet indirildi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/169- İbn Kesîr - Nesâî - Müsned-i Ahmed - Kurtubî)

ALLAH’A YAKLAŞMAK İÇİN VESÎLE

«İşte onların yalvarıp durduklarından Rablarına hangisi daha yakınsa, onunla (yaklaşmak için) vesîle ararlar.. »

Kur’ân ilgili âyetlerle, «ilâhlar» diye tapılan putların hiçbir şeye güç­lerinin yetmediğini, âciz cisimler olduklarını açıkladıktan sonra, putperest­lerin çoğunun Allah’a yakın olmak için putlarını aracı kabul ettiklerini konu ediniyor. Bunun sebebi gayet açıktır. Şöyle ki: Peygamberlerin bile insan­ları doğru yola iletme yetkilerinin bulunmadığı, kimlere azâp edileceğine, kimlerin de İlâhî rahmete lâyık bulunduklarına karar verme salâhiyetini hâiz olmadıkları bildirilerek, Allah ile peygamber arasına konulan sınır belirlenmektedir. Gerçek bu olunca da putların, bâtıl ilâhların hiçbir za­man vesîle olamıyacakları kesindir. İşte ilgili âyetle bilhassa bu hassas noktaya parmak basılarak insanlar uyarılıyor.

İlgili âyetten çıkarılan hükümler:

1- Peygamberlerin görevi, açık teblîğdir. Doğru yola iletmek ve eriş­tirmek ise, Allah’a aittir.

2- Peygamber ne koruyucu bir bekçi, ne gözetip denetleyici bir mu­rakıptır. Aynı zamanda kimilerini Cennet’e sokmak, kimilerini de Cehen­nem’e lâyık görme vekâletini taşıyan bir vekîl de değildir; sadece İlâhî rahmetin ve ebedî saadetin müjdecisi, dünya ve âhiret azâbına karşı kor­kutan bir habercidir.

3- Peygamber (A. S. ) Efendimiz ekmel mertebede bulunduğu halde, yukarıda belirtilen birtakım yetkileri ve ilgili sıfatları kendinde taşımadığı­na göre, onun ümmetinden de hiçbir mürşit ve âlimin o sıfat ve yetkilere sahip olamıyacağı kendiliğinden ortaya çıkar.

4- Allah ile kulları arasında vesîle yoktur; İlâhî buyrukları dosdoğru insanlara teblîğ eden, onları hakka irşat eden, dünya ve âhiret huzur ve güvenini sağlamaya çağıranlar vardır.

5- Kâmil mürşitler vesîle olmadıklarına göre taştan, ağaçtan yapı­lan putlar vesîle olabilirler mi?

6- Putperestlerin çoğunun fahiş yanılgı ve derin gafletleri şudur: Allahʹı az-çok bildikleri, O’nun rahmetini umup azâbından belli bir ölçüye göre korktukları halde, O’na yakın olmak arzusuyla putları aracı kabul et­melerine dair ellerinde inandırıcı hiçbir belgenin ve bilginin olmadığı kesin­dir. Ne var ki, baba ve dedelerinin yoluna körü körüne uymaları onları böy­lesine bir çıkmaza sokmuştur.

HER MEDENİYET, ÖNCEKİ MEDENİYETLERİN ENKAZI ÜZERİNE KURULUR

Zaman her şeyi törpüleyip tüketmektedir. Öyle ki, doğan ölüyor, yeni eskiyor, çıkan iniyor, kalkan düşüyor. Her yükselişin mutlaka bir inişi olu­yor. Oluşta olduğu gibi duran bir şey yok. Hayat çizgisinde ölmezlik söz konusu değildir. Şu dünyada sonsuz ikbal peşinde koşanlardan ciddi bir iz yok.

Endülüslü şair Salih b. Şerîfʹin dediği gibi:

«Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür.

Zaman bu, ona ne kılıç kını dayanır, ne de meşhur kalelerin sultanları.. »

«Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemenʹin?

De bana, onların taçlar içinde taç olan taçları ne oldu? »

«Şeddadʹın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem;

Sasanilerin ebedî sandığı devleti ne oldu?

«Altınları yığdı yığdı bir dağ yaptı Karun.

Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nîmetlerinin köpüren yurdu? »

«Reddi mümkün olmayan bir hale uğradılar;

Bir masal oldu onlar. Bir varmış bir yokmuş.

Bir toz toprak bulutu... »

İşte böyle İlâhî sünnet hep işleyip durmaktadır. Medeniyetler yıkılır, ülkeler yok olur. Mağrurların başları yerlere eğilir. Taht ve taç uğruna kan döküp kan içenler birer masal olur.

Sünnetullahın kudretli eli, eskiyen ülkeleri yıkıp yerlerine yenilerini koydurur. Hiç bir millet sonsuza dek yaşama şansına sahip olmaz. Azıp sapıtan, hakları çiğneyip kutsal değerleri yok eden ülkelerin ise, zevalleri çok daha çabuk olur. Ne var ki, bütün bu ibretli olaylar, kaptanların seyir defterlerinde yer alan korkunç olaylar gibi kâğıt üzerinde kalır..

Cenâb-ı Hakk’ın andı vardır: Her medeniyet yıkılıp yok olacak, ya da şiddetli bir azâba uğrayıp ilk durumuna gelecek. Kıyâmet gelmeden her ülke mutlaka bu iki âkibetten birini görüp tadacak..

Çünkü her millet kendi kaderini çizmektedir. İnsanoğlu bu, çok bulun­ca şımarıp tuğyan eder. Kaybedince ye’se kapılıp umutsuzlanır. İlâhî tak­dîr bütün bu olayları önceden tesbit edip yazar ve yazdığı gibi de ortaya çıkar..

AÇIK ÂYETLERE RAĞMEN İNKÂR DEVAM EDERSE, NE OLUR?

«Bizi âyetler (muʹcizeler ve açık belgeler) göndermekten alıkoyan, ancak öncekilerin o âyetleri ya­lanlamasıdır.. »

Allah’ın câri kanunlarından biri de şudur: Azıp sapıtan, zulüm ve az­gınlığı artıran bir milleti uyarmak için -peygamberler döneminde- açık mu’­cizeler, kesinlik arzeden belgeler gönderir. Diğer dönemlerde ise, uslandırıcı, uyarıcı olayları arka arkaya sıralar. Tabii bu âyetlerin ve ardarda gelen uyarıların belirlenmiş birer sınırı vardır. Oraya gelip dayandıkları hal­de gafletten uyanmazlarsa, artık o milleti, sonradan gelenlere kalıcı bir misâl olacak şekilde İlâhî sünnet yok eder veya şiddetli bir azaba uğratıp perişan eder. Bunun reddi artık mümkün olmaz, inen azâbı geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.

Mekkeliler, inen bunca âyet ve mu’cizelere rağmen her geçen gün az­gınlıklarını artırıyor ve Safa tepesinin altın olmasını istiyecek kadar ölçü­süzlük sergiliyorlardı. Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) onların bu isteklerini Rabbına arzedince, kendisine verilen cevap şöyle oldu: «Peygamberim! dediğini yerine getireyim, ama onlar buna rağmen inkâr ve inatlarında ıs­rar ederlerse, sünnetim gereği onları şiddetli bir azâba uğratırım. » Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ), insanlara olan sevgi ve sıcak ilgisi se­bebiyle isteğinden vazgeçti. Böylece Kur’ân ilgili âyetle, Semud kavmine, istekleri üzerine gönderilen mu’cize deveyi hatırlatarak, onların, gönderi­len muʹcizeye rağmen inkâr ve azgınlıklarında ısrar etmeleri sebebiyle yok edildiklerini misâl veriyor.

Zira indirilen âyet ve tecelli eden muʹcizeden maksadın ciddi bir uyarı olduğu, doğru yola dâvet için son bir şans anlam ve hikmetini taşıdığı ke­sindir.

PEYGAMBERʹE (A. S. ) GÖSTERİLEN GERÇEK

«Hani biz sana, Rabbin gerçekten insanları (ilmiyle, kudretiyle, saltanatıyla, tedbir ve tasarrufuyla) kuşatmış­tır, demiştik... »

Miʹrac gecesi Peygamber (A. S. ) Efendimize temsilî ve gayr-i temsilî birçok hakikatler gösterilmiş ve bu büyük olay insanlar için ciddi bir imti­han, ayıklanma ve süzülme olmuştu. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mi’rac’ı ve gördüğü esrar ve hikmetlerin bir kısmını haber verince, doğru yoldan sapmış inkârcıların inkârını; inanmışların ise, imân ve irfanını artır­mıştı. Yukarıdaki âyetin son kısmında buna işâret edilerek, «Sana göster­diğimiz görüntüyü (ya da rüyayı) ve lânetlenmiş ağacı sadece insanlara bir fitne (imtihan) kıldık.. » buyurulmaktadır.

KURʹÂNʹDA LÂNETLENMİŞ AĞAÇ

«Ve Kurʹânʹda lânetlenmiş ağacı insanla­ra bir fitne (imtihan) kıldık.. »

Bu, Saffat Sûresi 62., Duhan Sûresi 43., Vakıâ Sûresi 51. âyetlerde sö­zü edilen Zakkum ağacıdır. Meâlleri ise şöyledir:

«Nasıl, böyle bir nîmete konmak mı daha hayırlıdır, yoksa Zakkum ağa­cı mı? Şüphesiz ki biz o ağacı zâlimler için bir fitne (bir dert ve kaygı) kıl­dık. O bir ağaçtır ki Cehennemʹin tâ dibinden çıkar. Tomurcukları (veya meyvaları) şeytanların başlarına benzer. Onlar (Cehennemʹdekiler) mutla­ka ondan yiyecekler de karınlarını onunla dolduracaklar. »

«Hakikat, Zakkum ağacı, günah ve vebâl taşıyanın yiyeceğidir. Pota misali, kaynar su gibi karınlarında kaynar. »

«Sonra siz, ey şaşkın sapıklar, (hakkı) yalan sayanlar! Şüpheniz olma­sın ki, Zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracak­sınız. »

Putperest müşrikler, Cehennem’in dibinden çıkan zakkum ağacıyla ilgili âyeti duyunca, onu alay konusu edindiler. «Ateşin içinde ağaç yeşeriyormuş! » diyerek kalpleri ve kafaları bulandırmaya çalıştılar. Aslında kendileri ne kıyâmete, ne Cennet ve Cehennemʹe, ne de bu tür haberlere inanırlardı. Ne var ki bu âyet, onların büsbütün küfür ve taşkınlarını, mü’minlerin de imân ve irfanını artırmaya yaradı. Böylece her iki taraf da çe­tin bir sınav vermiş oldu. Allah’a dosdoğru imân edenler kazandı; maddeci inkârcılar ise, kaybetti.

CEHENNEM’DE YEŞEREN AĞAÇ

Bilindiği gibi, Cehennem, genel anlamda biri ısı derecesi çok yüksek, biri de çok düşük olmak üzere iki ayrı bölümden ibarettir. Bu iki yerde bir ağacın filizlenip yetişmesi, yetişip yeşermesi mümkün müdür? Dünyadaki mevcut hayat şartlarına göre, elbette mümkün değildir. Ama oranın yani Âhiret âleminin ölçü ve şartlarına göre elbetteki mümkündür. Bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz ve birtakım olumlu sonuçlar çıkarabilmemiz için, âhiret âlemindeki diğer şartları düşünmemiz gerekir, şöyle ki: Yeniden di­riltilip kabirlerinden kaldırılan insanların bedenleri oradaki hayat şartları­na göre organize edilir. Sindirim sistemi tamamıyla değişik olmakla bera­ber, kemikleri kaplayan et ve sinirler de Cehennem ateşinde yanıp kül ol­mayacak bir nitelik arzeder. Sadece et üzerindeki deri tabakası ve o yü­zeydeki sinir uçları ateşten müteessir olurlar. Bu bize neyi öğretiyor veya hatırlatıyor? İnsan vücudunu ateşe karşı son derece dayanıklı yaratan O Yüce Kudret, ateşe mukavemet edecek ağaç neden yaratamasın. Ona kadir olan, buna da kadirdir.

Denizin dibinde tuzlu suyla devamlı temas halinde belli şartlar içinde birtakım bitkileri vücuda getiren Allah’ın bizim henüz bilemediğimiz bir­takım şartlara göre ateşin içinde mahiyetini tesbit edemediğimiz bir bitki vücuda getirmesi pekâlâ mümkündür.

Zakkum ağacının lânetlenmesi konusuna gelince: Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, Cehennem’de bu ağacın meyvasından yiyenlerin hemen hepsi İlâhî rahmetten kovuldukları için bir bakıma lânetlenmiş sayılırlar. Lânetlenen adamlara verilen zakkum ağacında ve meyvasında da rahmet ve âfiyet yoktur. O yönüyle ağaç da bir bakıma lânetlenmiş demektir. İkin­cisi, ağacın meyvası, yiyenleri rahatsız etmekten, midelerini anormal şişir­mekten ve ıstıraplarını artırmaktan başka bir şeye yaramadığı için onda İlâhî feyiz, şifa ve selâmet vasıfları yoktur. O bakımdan da lânetlenmiş bir ağaç sayılır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Allah’a ortak koşmak, Oʹnu inkâr edip birtakım eşyayı ilâhlaştırmak kınandı. Bu gibi sakat inançların insanın hılkatındaki azizliğe ve yüce hikmete ters düşeceğine işâret edildi. Sonra da milletle­rin hayatı konu edildi, yıkılıp yok olanların yıkılış sebepleri üzerinde dur­mamız istenildi ve arkasından muʹcizelerin tecelli nedenleri üzerinde du­ruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, milletleri azdırıp saptıran şeytan konu ediliyor. Âdem’e secde etmediği ve kendine göre haklılığını belirtmek için çok yan­lış bir kıyasta bulunduğu anlatılıyor. Şeytanın kıyâmete kadar bu ve ben­zeri kötülükleri insanların kalp ve kafalarına fısıldamaya devam edeceği, ancak hakikî mü’minler üzerinde sultası olamıyacağı açıklanarak kendi­mizi aklımızın ve imânımızın kontrolünde tutmamız ilhâm ediliyor.