MEÂLİ:
56- De ki: Allahʹtan başka ilâh diye iddiâ ettiklerinizi çağırın; (göreceksiniz ki) ne sizden sıkıntıyı giderebilirler, ne de onu değiştirebilirler.
57- İşte onların yalvarıp durduklarından Rablerine hangisi daha yakınsa, onunla (yaklaşmak için) vesîle ararlar; onun rahmetini umarlar, azâbından korkarlar. Çünkü Rabbin azâbı korkulup sakınılmaya elverir.
58- Hiçbir şehir-kasaba yoktur ki, biz onu Kıyâmet’ten önce yok etmiyelim veya şiddetli bir azâba uğratmıyalım. Bu, o kitap (Levh-i Mahfuzca yazılı bulunuyor.
59- Bizi âyetler (muʹcizeler ve açık belgeler) göndermekten alıkoyan, ancak öncekilerin o âyetleri yalanlamasıdır. (Meselâ) Semûd kavmine deveyi gözle görülür biçimde verdik, ona zulmettiler. Halbuki biz o âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.
60- Hani biz sana, Rabbin gerçekten bütün insanları (ilmiyle, kudretiyle, saltanatıyla, tedbir ve tasarrufuyla) kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz görüntüyü (ya da rüyayı) ve Kurʹânʹda lânetlenmiş ağacı sadece insanlara bir fitne (imtihan) kıldık ve onları (böylece) korkuturuz; bu da onlarda büyük bir taşkınlık ve azgınlıktan başka bir şey artırmaz.
İNİŞ SEBEBİ
Mekkeʹde şiddetli bir kuraklık ve kıtlık başgösterdi. O kadar ki, halk açlıktan kedi ve köpekleri yiyecek duruma geldi. Çoğu bunalıp ne yapacağını şaşırdı. Bu arada Hz. Muhammed’in (A. S. ) duâsının makbul olduğunu bildikleri için ona gelip hallerini anlatmak zorunda kaldılar. Sıkıntılarının giderilmesi için duâ etmesini istediler.
Bunun üzerine 56. âyet indi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/167)
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«Mekke halkından bir grup insan toplanıp Peygamber (A. S. ) efendimize geldiler ve «Safa tepesini altın yap ve Mekke’yi kuşatan şu dağları kaldırıp ziraate elverişli arazi meydana getir! » diyerek birtakım yersiz ve anlamsız tekliflerde bulundular. O sebeple 59. âyet indirildi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/168- İbn Kesîr - Nesâî - Müsned-i Ahmed - Kurtubî)
Ebû Cehl, «Muhammed, taşları bile yakacak bir ateşle bizi korkutuyor ve sonra da o ateşin içinde zakkum ağacı yeşerdiğini söylüyor. Oysa zakkum sadece hurma ve üstündeki kaymaktır» dedi ve sonra câriyesine seslenerek: «Ey Cariyem! Bana biraz zakkum getir de yiyeyim» diyerek Kurʹân ile alay etti. Bunun üzerine cariyesi ona bir miktar hurma ve hurma kaymağı getirdi. Ebû Cehl, arkadaşlarına «haydi zakkumlanın. Çünkü Muhammed sizi bununla korkutuyor» dedi. O sebeple 60. âyet indirildi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/169- İbn Kesîr - Nesâî - Müsned-i Ahmed - Kurtubî)
ALLAH’A YAKLAŞMAK İÇİN VESÎLE
«İşte onların yalvarıp durduklarından Rablarına hangisi daha yakınsa, onunla (yaklaşmak için) vesîle ararlar.. »
Kur’ân ilgili âyetlerle, «ilâhlar» diye tapılan putların hiçbir şeye güçlerinin yetmediğini, âciz cisimler olduklarını açıkladıktan sonra, putperestlerin çoğunun Allah’a yakın olmak için putlarını aracı kabul ettiklerini konu ediniyor. Bunun sebebi gayet açıktır. Şöyle ki: Peygamberlerin bile insanları doğru yola iletme yetkilerinin bulunmadığı, kimlere azâp edileceğine, kimlerin de İlâhî rahmete lâyık bulunduklarına karar verme salâhiyetini hâiz olmadıkları bildirilerek, Allah ile peygamber arasına konulan sınır belirlenmektedir. Gerçek bu olunca da putların, bâtıl ilâhların hiçbir zaman vesîle olamıyacakları kesindir. İşte ilgili âyetle bilhassa bu hassas noktaya parmak basılarak insanlar uyarılıyor.
İlgili âyetten çıkarılan hükümler:
1- Peygamberlerin görevi, açık teblîğdir. Doğru yola iletmek ve eriştirmek ise, Allah’a aittir.
2- Peygamber ne koruyucu bir bekçi, ne gözetip denetleyici bir murakıptır. Aynı zamanda kimilerini Cennet’e sokmak, kimilerini de Cehennem’e lâyık görme vekâletini taşıyan bir vekîl de değildir; sadece İlâhî rahmetin ve ebedî saadetin müjdecisi, dünya ve âhiret azâbına karşı korkutan bir habercidir.
3- Peygamber (A. S. ) Efendimiz ekmel mertebede bulunduğu halde, yukarıda belirtilen birtakım yetkileri ve ilgili sıfatları kendinde taşımadığına göre, onun ümmetinden de hiçbir mürşit ve âlimin o sıfat ve yetkilere sahip olamıyacağı kendiliğinden ortaya çıkar.
4- Allah ile kulları arasında vesîle yoktur; İlâhî buyrukları dosdoğru insanlara teblîğ eden, onları hakka irşat eden, dünya ve âhiret huzur ve güvenini sağlamaya çağıranlar vardır.
5- Kâmil mürşitler vesîle olmadıklarına göre taştan, ağaçtan yapılan putlar vesîle olabilirler mi?
6- Putperestlerin çoğunun fahiş yanılgı ve derin gafletleri şudur: Allahʹı az-çok bildikleri, O’nun rahmetini umup azâbından belli bir ölçüye göre korktukları halde, O’na yakın olmak arzusuyla putları aracı kabul etmelerine dair ellerinde inandırıcı hiçbir belgenin ve bilginin olmadığı kesindir. Ne var ki, baba ve dedelerinin yoluna körü körüne uymaları onları böylesine bir çıkmaza sokmuştur.
HER MEDENİYET, ÖNCEKİ MEDENİYETLERİN ENKAZI ÜZERİNE KURULUR
Zaman her şeyi törpüleyip tüketmektedir. Öyle ki, doğan ölüyor, yeni eskiyor, çıkan iniyor, kalkan düşüyor. Her yükselişin mutlaka bir inişi oluyor. Oluşta olduğu gibi duran bir şey yok. Hayat çizgisinde ölmezlik söz konusu değildir. Şu dünyada sonsuz ikbal peşinde koşanlardan ciddi bir iz yok.
Endülüslü şair Salih b. Şerîfʹin dediği gibi:
«Zaman değişmek bilmez kesin ölçülü ve hükümlüdür.
Zaman bu, ona ne kılıç kını dayanır, ne de meşhur kalelerin sultanları.. »
«Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemenʹin?
De bana, onların taçlar içinde taç olan taçları ne oldu? »
«Şeddadʹın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem;
Sasanilerin ebedî sandığı devleti ne oldu?
«Altınları yığdı yığdı bir dağ yaptı Karun.
Hani Âd, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nîmetlerinin köpüren yurdu? »
«Reddi mümkün olmayan bir hale uğradılar;
Bir masal oldu onlar. Bir varmış bir yokmuş.
Bir toz toprak bulutu... »
İşte böyle İlâhî sünnet hep işleyip durmaktadır. Medeniyetler yıkılır, ülkeler yok olur. Mağrurların başları yerlere eğilir. Taht ve taç uğruna kan döküp kan içenler birer masal olur.
Sünnetullahın kudretli eli, eskiyen ülkeleri yıkıp yerlerine yenilerini koydurur. Hiç bir millet sonsuza dek yaşama şansına sahip olmaz. Azıp sapıtan, hakları çiğneyip kutsal değerleri yok eden ülkelerin ise, zevalleri çok daha çabuk olur. Ne var ki, bütün bu ibretli olaylar, kaptanların seyir defterlerinde yer alan korkunç olaylar gibi kâğıt üzerinde kalır..
Cenâb-ı Hakk’ın andı vardır: Her medeniyet yıkılıp yok olacak, ya da şiddetli bir azâba uğrayıp ilk durumuna gelecek. Kıyâmet gelmeden her ülke mutlaka bu iki âkibetten birini görüp tadacak..
Çünkü her millet kendi kaderini çizmektedir. İnsanoğlu bu, çok bulunca şımarıp tuğyan eder. Kaybedince ye’se kapılıp umutsuzlanır. İlâhî takdîr bütün bu olayları önceden tesbit edip yazar ve yazdığı gibi de ortaya çıkar..
AÇIK ÂYETLERE RAĞMEN İNKÂR DEVAM EDERSE, NE OLUR?
«Bizi âyetler (muʹcizeler ve açık belgeler) göndermekten alıkoyan, ancak öncekilerin o âyetleri yalanlamasıdır.. »
Allah’ın câri kanunlarından biri de şudur: Azıp sapıtan, zulüm ve azgınlığı artıran bir milleti uyarmak için -peygamberler döneminde- açık mu’cizeler, kesinlik arzeden belgeler gönderir. Diğer dönemlerde ise, uslandırıcı, uyarıcı olayları arka arkaya sıralar. Tabii bu âyetlerin ve ardarda gelen uyarıların belirlenmiş birer sınırı vardır. Oraya gelip dayandıkları halde gafletten uyanmazlarsa, artık o milleti, sonradan gelenlere kalıcı bir misâl olacak şekilde İlâhî sünnet yok eder veya şiddetli bir azaba uğratıp perişan eder. Bunun reddi artık mümkün olmaz, inen azâbı geri çevirecek bir kuvvet bulunmaz.
Mekkeliler, inen bunca âyet ve mu’cizelere rağmen her geçen gün azgınlıklarını artırıyor ve Safa tepesinin altın olmasını istiyecek kadar ölçüsüzlük sergiliyorlardı. Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) onların bu isteklerini Rabbına arzedince, kendisine verilen cevap şöyle oldu: «Peygamberim! dediğini yerine getireyim, ama onlar buna rağmen inkâr ve inatlarında ısrar ederlerse, sünnetim gereği onları şiddetli bir azâba uğratırım. » Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ), insanlara olan sevgi ve sıcak ilgisi sebebiyle isteğinden vazgeçti. Böylece Kur’ân ilgili âyetle, Semud kavmine, istekleri üzerine gönderilen mu’cize deveyi hatırlatarak, onların, gönderilen muʹcizeye rağmen inkâr ve azgınlıklarında ısrar etmeleri sebebiyle yok edildiklerini misâl veriyor.
Zira indirilen âyet ve tecelli eden muʹcizeden maksadın ciddi bir uyarı olduğu, doğru yola dâvet için son bir şans anlam ve hikmetini taşıdığı kesindir.
PEYGAMBERʹE (A. S. ) GÖSTERİLEN GERÇEK
«Hani biz sana, Rabbin gerçekten insanları (ilmiyle, kudretiyle, saltanatıyla, tedbir ve tasarrufuyla) kuşatmıştır, demiştik... »
Miʹrac gecesi Peygamber (A. S. ) Efendimize temsilî ve gayr-i temsilî birçok hakikatler gösterilmiş ve bu büyük olay insanlar için ciddi bir imtihan, ayıklanma ve süzülme olmuştu. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mi’rac’ı ve gördüğü esrar ve hikmetlerin bir kısmını haber verince, doğru yoldan sapmış inkârcıların inkârını; inanmışların ise, imân ve irfanını artırmıştı. Yukarıdaki âyetin son kısmında buna işâret edilerek, «Sana gösterdiğimiz görüntüyü (ya da rüyayı) ve lânetlenmiş ağacı sadece insanlara bir fitne (imtihan) kıldık.. » buyurulmaktadır.
KURʹÂNʹDA LÂNETLENMİŞ AĞAÇ
«Ve Kurʹânʹda lânetlenmiş ağacı insanlara bir fitne (imtihan) kıldık.. »
Bu, Saffat Sûresi 62., Duhan Sûresi 43., Vakıâ Sûresi 51. âyetlerde sözü edilen Zakkum ağacıdır. Meâlleri ise şöyledir:
«Nasıl, böyle bir nîmete konmak mı daha hayırlıdır, yoksa Zakkum ağacı mı? Şüphesiz ki biz o ağacı zâlimler için bir fitne (bir dert ve kaygı) kıldık. O bir ağaçtır ki Cehennemʹin tâ dibinden çıkar. Tomurcukları (veya meyvaları) şeytanların başlarına benzer. Onlar (Cehennemʹdekiler) mutlaka ondan yiyecekler de karınlarını onunla dolduracaklar. »
«Hakikat, Zakkum ağacı, günah ve vebâl taşıyanın yiyeceğidir. Pota misali, kaynar su gibi karınlarında kaynar. »
«Sonra siz, ey şaşkın sapıklar, (hakkı) yalan sayanlar! Şüpheniz olmasın ki, Zakkum ağacından yiyeceksiniz. Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. »
Putperest müşrikler, Cehennem’in dibinden çıkan zakkum ağacıyla ilgili âyeti duyunca, onu alay konusu edindiler. «Ateşin içinde ağaç yeşeriyormuş! » diyerek kalpleri ve kafaları bulandırmaya çalıştılar. Aslında kendileri ne kıyâmete, ne Cennet ve Cehennemʹe, ne de bu tür haberlere inanırlardı. Ne var ki bu âyet, onların büsbütün küfür ve taşkınlarını, mü’minlerin de imân ve irfanını artırmaya yaradı. Böylece her iki taraf da çetin bir sınav vermiş oldu. Allah’a dosdoğru imân edenler kazandı; maddeci inkârcılar ise, kaybetti.
CEHENNEM’DE YEŞEREN AĞAÇ
Bilindiği gibi, Cehennem, genel anlamda biri ısı derecesi çok yüksek, biri de çok düşük olmak üzere iki ayrı bölümden ibarettir. Bu iki yerde bir ağacın filizlenip yetişmesi, yetişip yeşermesi mümkün müdür? Dünyadaki mevcut hayat şartlarına göre, elbette mümkün değildir. Ama oranın yani Âhiret âleminin ölçü ve şartlarına göre elbetteki mümkündür. Bu konuyu daha iyi anlayabilmemiz ve birtakım olumlu sonuçlar çıkarabilmemiz için, âhiret âlemindeki diğer şartları düşünmemiz gerekir, şöyle ki: Yeniden diriltilip kabirlerinden kaldırılan insanların bedenleri oradaki hayat şartlarına göre organize edilir. Sindirim sistemi tamamıyla değişik olmakla beraber, kemikleri kaplayan et ve sinirler de Cehennem ateşinde yanıp kül olmayacak bir nitelik arzeder. Sadece et üzerindeki deri tabakası ve o yüzeydeki sinir uçları ateşten müteessir olurlar. Bu bize neyi öğretiyor veya hatırlatıyor? İnsan vücudunu ateşe karşı son derece dayanıklı yaratan O Yüce Kudret, ateşe mukavemet edecek ağaç neden yaratamasın. Ona kadir olan, buna da kadirdir.
Denizin dibinde tuzlu suyla devamlı temas halinde belli şartlar içinde birtakım bitkileri vücuda getiren Allah’ın bizim henüz bilemediğimiz birtakım şartlara göre ateşin içinde mahiyetini tesbit edemediğimiz bir bitki vücuda getirmesi pekâlâ mümkündür.
Zakkum ağacının lânetlenmesi konusuna gelince: Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, Cehennem’de bu ağacın meyvasından yiyenlerin hemen hepsi İlâhî rahmetten kovuldukları için bir bakıma lânetlenmiş sayılırlar. Lânetlenen adamlara verilen zakkum ağacında ve meyvasında da rahmet ve âfiyet yoktur. O yönüyle ağaç da bir bakıma lânetlenmiş demektir. İkincisi, ağacın meyvası, yiyenleri rahatsız etmekten, midelerini anormal şişirmekten ve ıstıraplarını artırmaktan başka bir şeye yaramadığı için onda İlâhî feyiz, şifa ve selâmet vasıfları yoktur. O bakımdan da lânetlenmiş bir ağaç sayılır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Allah’a ortak koşmak, Oʹnu inkâr edip birtakım eşyayı ilâhlaştırmak kınandı. Bu gibi sakat inançların insanın hılkatındaki azizliğe ve yüce hikmete ters düşeceğine işâret edildi. Sonra da milletlerin hayatı konu edildi, yıkılıp yok olanların yıkılış sebepleri üzerinde durmamız istenildi ve arkasından muʹcizelerin tecelli nedenleri üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, milletleri azdırıp saptıran şeytan konu ediliyor. Âdem’e secde etmediği ve kendine göre haklılığını belirtmek için çok yanlış bir kıyasta bulunduğu anlatılıyor. Şeytanın kıyâmete kadar bu ve benzeri kötülükleri insanların kalp ve kafalarına fısıldamaya devam edeceği, ancak hakikî mü’minler üzerinde sultası olamıyacağı açıklanarak kendimizi aklımızın ve imânımızın kontrolünde tutmamız ilhâm ediliyor.