MEÂLİ:
54- And olsun ki biz bu Kurʹânʹda insanlara (bilgiler, ibretler ve öğütler alınacak) her türlü misâli birer birer, tekrar tekrar açıkladık. İnsan her şeyden çok tartışıp durandır.
55- Kendilerine doğru yolu (gösteren) geldiği halde insanları imân etmekten ve Rablarından bağışlanmalarını dilemekten alıkoyan şey, kendilerine de öncekiler hakkında uygulanan (ilâhî) sünnetin gelmesini veya azâbın kendilerine yönelip gelmesini(ni beklemeleri)dir.
56- Biz peygamberleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Küfredenler ise, hakkı bâtıla yerinden kaydırıp çürütmek için uğraşıp dururlar. Âyetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarıları alay konusu edinirler.
57- Rabbinin âyetleri kendisine öğüt yollu hatırlatıldığı halde ondan yüzçevirenden ve ellerinin önce işleyip öne sürdüklerini unutandan daha zâlim kim vardır? Şüphesiz ki biz onların kalpleri üzerine anlamalarını engelleyecek perdeler gerdik ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Onları doğru yola çağırsan, yine de doğru yolu aslâ bulamazlar.
58- Rabbin rahmet sâhibi olup bağışlayandır. Eğer onları kazanıp elde ettiklerinden dolayı yakalayıp (hesaba çekseydi) herhalde onlara azâbı acele ederdi. Ama onlar için vaʹdedilen bir vakit vardır; (o vakit gelince artık) ondan kaçıp sığınılacak hiçbir yer bulamıyacaklardır.
59- İşte zulmettikleri zaman yok ettiğimiz kasabalar(ın kalıntıları ortada)! Onların da yok edilmelerine bir süre belirlemiştik.
İLGİLİ HADÎS
Hz. Ali (R. A. ) anlatıyor:
- Bir gece saatinde Resûlüllâh (A. S. ) kapımıza geldi. Benle Fatıma uyuyorduk. «Kalkıp namaz kılmaz mısınız? » diye seslendi. Ben de: «Ya Resûlellah! canlarımız Allahʹın kudret elinde bulunuyor. O dilediği zaman bizi kaldırır» dedim. Peygamber (A. S. ) Efendimiz benim bu sözüm üzerine bir şey demeden ayrılıp gitti. Sonra işittim ki, Efendimiz (A. S. ) giderken elini dizine vurup, «Şu insanlar her şeyden daha çok tartışıp çekişirler! » buyurmuştur. (Buharî/teheccüd: 5, tefsîr: 18, i’tisam: 18, tevhîd: 31- Müslim/müsafirin: 206- Ahmed: 1/112)
KURʹÂNʹDA TEKRARLANAN VE AÇIKLANAN HUSUSLAR
«And olsun ki biz bu Kurʹânʹda insanlara (bilgiler, ibretler ve öğütler alınacak) her türlü misali birer birer, tekrar tekrar açıkladık.. »
Kurʹân, insanın sayısız ihtiyaçlarını karşılayacak zenginlikte indirilmiş; beşer hayatını düzende tutacak hükümler, öğütler, ibretler, vaʹdler ve vaîdlerle donatılmış ve bilimsel araştırmaya imkân yermek için ana fikirler, temel bilgiler getirmiştir.
Bazı hükümler, va’dler, vaîdler, misal ve öğütler yer yer tekrarlanır. Aslında bunlar birer tekrar değildir. Çünkü her biri bulunduğu cümle içinde, bağlı bulunduğu konu çerçevesinde farklı mana ve hükümler taşır. İlk bakışta tekrar gibi görünmesi, konuya karşı insan idrâkini uyanık tutmak içindir, aynı zamanda hafızada bıraktığı izi derinleştirmek gibi bir amaca yöneliktir. Nitekim yer yer bunun açıklamasını misallerle yapmış bulunuyoruz.
İnsan kafasının ürünü olup onun kaleminden çıkan ve bazı konuları, misalleri ve görüşleri yer yer tekrarlayan her kitap bıkkınlık verir. Hatta aynı paragrafta aynı cümle, ya da kelimenin iki, üç defa tekrar edilmesi, onun akıcılığını, çekiciliğini düşürür; okuyucusundan iyi bir not almaz. Çünkü insan, yaptığı tekrarı ayrı hükümlere veya öğütlere yöneltip değişik manalar verecek, muhatabının kafasında farklı bilgiler doğuracak güçte değildir.
İşte Kur’ân’ı diğer bütün kitaplardan ayıran özelliklerinden biri de budur. Nitekim yukarıda da değindiğim gibi, biz tefsirimizde onun bu özelliğinin inceliğini ve hikmetinin zerafetini zaman zaman işleyip açıklamaya çalıştık.
Kuru ve kısır bir meâli veya İlmî değeri olmayan bir tefsîri okuyan kişilerin Kurʹân hakkında bazan hayal kırıklığına uğradıklarını duymaktayız. Bunun sebeplerinden biri, Kurʹânʹdaki yücelik ve inceliği, İlâhî hikmet ve metodu idrâk edememelerindendir. Buna tam olmasa bile, yakın bir örnek vermek istersek, yüksek seviyede hukukçuların hazırladığı bir anayasayı gösterebiliriz. Hukukî bilgisi olmayan, yasanın gerekçesini bilmeyen bir kişinin onu okuyup anlaması ne derece doyurucu olur? Kur’ân ise, kıyas ölçüsüne girmeyecek bir güç ve kudrette hazırlanıp indirilmiştir. O bütün çağlara, sosyal gelişmelere, gelişen ilimlere ve milletlere seslenmektedir. Alanı bu kadar geniş olan bir kitabı dosdoğru anlayabilmek için mutlaka uzman kalemlerden çıkan kapsamlı, plânlı ve proğramlı tefsîre ihtiyaç vardır.
HER UZMAN, KURʹÂNʹDA KENDİNE AİT BİR ŞEYLER BULABİLİR
Kur’ân çok yönlü, çok kapsamlı bir kitaptır. Bütünüyle İlâhîdir. Her sınıf insana rehber olacak, yol gösterecek yüksek anlamda bir kudrettir. O bakımdan bilgi ve kültür seviyesi ne olursa olsun, herkes uzmanlığı, kültürü, bilgisi, zekâsı ve idrâki nisbetinde Kurʹân’dan nasibini alabilir.
Şüphesiz ki, bu dediklerimiz boş bir övgü, delilsiz ve dayanaksız bir abartma, ya da Kurʹân’ın yüceliğini yansıtma babında edebî bir yakıştırma değil, gerçeğin kendisidir. Buna birkaç misal vermek suretiyle meraklıları aydınlatmaya çalışalım:
a) Yüksek düzeyde bir fizik âlimi, yerkürenin iki ayrı hareketi, bulutların elektrik üretmesi, yer ile gökteki cisimlerin önceleri tek bir parça halinde olduğu, zira ikisinde aynı elementlere rastlandığı hakkında ana fikirler, temel bilgiler bulabilir.
b) Uzman bir biyolog, insanın yaratılışı, hücrelerinin taşıdıkları canlılık vasıfları, sperma ve dölyatağı, ceninin ana rahmindeki gelişme safhaları hakkında temel bilgiler görebilir.
c) Bir hukukçu, ahkâm-ı şahsiyye, aile hukuku, devletler hukuku, kamu hukuku ve hukukun diğer dallarıyla ilgili birçok hükümleri, ana fikirleri bulup çıkarabilir.
d) Eğitimci, uzman pedagog lüzumu kadar malzeme toplayabilir.
e) İş adamı, iş ahlâkının bütün inceliklerine rastlayabilir.
f) Devlet adamı, halkı idâre etme sanatının ana hatlarını, idare edenle, idâre edilenler arasındaki münasebetin kural ve prensiplerini bulup tesbit edebilir.
g) Uzman bir iktisatçı, İktisadî konularda kendine göre, bölümler, fikirler, temalar bulabilir.
h) Yine uzman bir psikolog, insan ruhunun birçok yanlarını, inceliklerini seçip lüzumlu malzemeyi toplayabilir.
İşte ilgili âyetle Kurʹân’ın bu çok yönlülüğüne işâret edilerek ilgimiz uyandırılmak istenmektedir: «And olsun ki, biz bu Kurʹân’da insanlara (bilgi, ibret ve öğüt) olacak her türlü misali (konuyu) birer birer, tekrar tekrar açıklamışızdır. »
İNSAN EN ÇOK TARTIŞAN BİR CANLIDIR
«İnsan her şeyden çok tartışıp durandır. »
Tartışma duygusu insanda yaratılıştan mevcuttur. Sonra doğup büyüdüğü çevre ya bunu geliştirir, ya da köreltir; ya meşru sınırlar içine alıp insaf ölçülerine döndürür, ya da başı boş bırakıp onu mütecaviz, kırıcı, saygısız yapar. Bilindiği gibi, tartışma; benzerleriyle yarışa çıkıp üstün gelme isteğinden kaynaklanır. Ancak bu istek ve doğurduğu tartışmanın temelinde cehalet ve bencillik varsa, kötü ve tehlikeli sonuçlar doğurur veya doğurabilir. Bunun aksine temelinde ilim, irfan, hakkaniyet ve sağlam imân varsa, çok yararlı sonuçların meydana çıkmasını sağlamaya vesîle olur. Nitekim İmam Şâfiî diyor ki: «Ne kadar bir ilim adamıyla bir konu üzerinde görüş alış-verişinde bulundumsa, mutlaka hakkın onun dilince tecelli etmesini Allahʹtan diledim, onun mahçup olmamasına özen gösterdim.. » diyerek tartışmayı bencillik duygusunun dışında tutmayı, ahlâk ve fazîlet çerçevesine almayı ve insanları mahçup etmek için en küçük bir girişimde bulunmamayı tavsiye etmiştir.
Kurʹân-ı Kerîm insanın psikolojik yapısında yer alan bu duyguyu, küfür ve cehaletle birleştiği için yermekte, fakat insanın bu duygu ile doğduğuna işâret ederek yararlı bir seviyeye getirilmesini, meşru sınırlar içinde tutulmasını öğütlemektedir.
FELÂKET GELİNCE UYANMAK
«Kendilerine doğru yolu (gösteren) geldiği halde insanları imân etmekten ve Rablarından bağışlanmalarını dilemekten alıkoyan şey, kendilerine de öncekiler hakkında uygulanan (İlâhî) sünnetin gelmesini veya azâbın kendilerine yönelip gelmesi(ni beklemeleri)dir. »
İnsanlardan bir çoğu felâket ve musîbet kamçısını âdeta bekler durur. Bunun için ne peygamberi, ne de din mürşitlerini dinlerler. Kulakları hakka karşı tıkalı, gözleri kör, kalpleri ters dönmüştür. Daha çok duygularının esiridirler. Ancak gözleriyle gördüklerine inanırlar. O yüzden akıllarının alanını iyice daraltırlar, daha doğrusu akıllarını duygularının emrine verip nefislerinin hevesleri peşine takılırlar.
Bir kısmı da kendilerini duygusallığın dar çerçevesinden çıkarıp akıllarını ilimle birleştirerek görüş ufuklarını hayli genişletirler. Bununla beraber kâinattaki denge ve düzende ilâhı damgaya dikkat etmedikleri için yaratanı dosdoğru tanımazlar. O bakımdan kitap, peygamber, kabir, âhiret, hesap, cezâ, mükâfat ve ebedî hayat hakkında hep şüpheci davranırlar.
Bunun sebebi açıktır:
Duygunun alanı dar ve çoğu zaman karanlıktır. Akılla birleşip onun rehberliğini kabul ederse, hareket alanı genişler ve önünü görmeğe başlar. Bu kadarı da yeterli değildir. O halde aklın da bir güce, yönlendirici bir kudrete ihtiyacı vardır, o da ilim ve irfandır. Bu birleşme ile aklın da görüş ve tesbit alanı hayli genişler, bilgi ve görgüsü artar. Ama bu düzeyde olan kişi her zaman, içinde bir boşluğun varlığını, ruhundan yükselen bir sesin, bu boşluğu bir an önce doldurmasını istediğini duyar. Böylece çok ilerisini karanlık görmeğe başlar ve ümitsizlik bir kâbus gibi sık sık üzerine çöküp ağırlık yapar. Bu kâbustan kurtulmak için bilgisini, aklıyla birlikte harekete geçirip arayışa başlar; kâh inkâra, kâh ikrara yönelir. Derken bir bocalama havasına girmiş olur.
Bu durumda olan kimse, akılla birleşen ilmini din ve imânla birleştirip bütünleştirirse, ufku genişler, yolundaki engeller bir bir kalkar, içini kemirip sıkan umutsuzluk yerini umut ve güvene terkeder. Böylece ruhundaki boşluğu en uygun şekilde doldurur ve buna ne kadar çok muhtaç bulunduğunu daha iyi anlamaya başlar. Sonra da kendisine doğru yolu gösteren Cenâb-ı Hakkʹın önünde eğilerek teslimiyet gösterir.
ALLAH DÜNYADA HESABI DA, AZÂBI DA ACELE ETMEZ
«Rabbin rahmet sâhibi olup bağışlayandır. Eğer onları kazanıp elde ettiklerinden dolayı yakalayıp (hesaba çekseydi) elbette onlara azâbı acele ederdi. Ama onlar için va’dedilen bir vakit vardır; (o vakit gelince artık) ondan kaçıp sığınacak hiçbir yer bulamıyacaklardır. »
Dünya olgunlaşma, hayatın anlamını anlama, zevkini alma, çilesini çekme, nîmetin külfet karşılığında gerçekleşeceğini idrâk etme yeridir. Âhiret ise, hesap, mükâfat ve cezâ yeridir. Bu öyle bir sünnet, yani İlâhî kanundur ki değişmez. Eğer dünya işlenilen iyilik ve kötülüklerin, sevap ve günahların Allah tarafından hemen uygulanacak hesap, cezâ ve mükâfat yeri olsaydı, düzen bozulur, âhiretin anlam ve hikmeti kalkardı ve o takdirde dünyada ölümsüz bir hayatın sürmesi gerekirdi. Öyle olunca da dünya insanlara çok dar gelir, büsbütün bir çıkmaza düşülür ve denge diye bir şey kalmazdı. Ayrıca kötülük işleyene Allah tarafından hemen azâp verilme kanunu câri olsaydı, insanlar ister istemez kötülükten kaçınacaklar, benimsemedikleri halde iyi görünmeğe çalışacaklardı. O zaman da aklın, idrâkin, irfanım ölçü ve değeri olmaz, insan bir robot misali dar bir çerçeve içinde kalmaya mahkûm olurdu.
İşte bu ve benzeri mahzurlar ortaya çıkmasın diye Cenâb-ı Hak dünya hayatını ezelde hazırladığı mükemmel bir plâna ve düzenlediği kusursuz bir proğrama bağlamış ve insanların birbirlerini denetlemesini emretmiştir. Artık ne kimsenin iyiliklerinden, ne de inkârcıların kötülüklerinden dolayı o plân ve proğramını değiştirmez, kurulan hayat düzeni hedefine doğru ağır adımlarla ilerler. Bunun için «Dünya âhiretin tarlasıdır. İyi ve kötü ameller bu tarlaya atılır, âhirette filizlenip ürünleri harman edilir» denilmiştir.
Peygamberlerin de görevi, bu iki hayatı bütün özellikleriyle, hikmet ve amaçlarıyla anlatıp insanları irşat etmektir.
HAK VE BÂTIL KAVRAMLARI
Dünyanın kuruluş düzeninde bu iki kavrama yer verilmiştir. O bakımdan hak ile bâtılın sürtüşme ve tartışması ilk insanla başlamış ve insanoğlunun son bulmasıyla son bulacaktır. Neden bu iki zıt kavram? Çünkü biri diğeriyle hem daha iyi bilinmekte, hem de daha ölçülü ve anlamlı gelişme imkânı bulabilmektedir. Zaten dünya hayatı zıtların cirit attığı, sürtüşüp tartıştığı, çarpışıp vuruştuğu bir ortam özelliğindedir. Dünya olmasının da anlam ve hikmeti budur. Böyle olmasaydı, insanın dünyaya getirilmesine gerek kalmazdı. Çünkü hayatın tadını, ölçüsünü almanın, çilesini çekmenin gerçek yüzünü, zıtların sürtüşmesi ve tartışması tanıtıp öğretir. Toplumu bu duygu harekete geçirir, fertler böyle bir ortam içinde durmadan çalışıp mücadele etme ihtiyacını duyarlar.
Öylece insanlar bulundukları yöre ve çevreye, yer aldıkları sosyal muhite göre bu iki zıt kavramdan birine sahip çıkarlar. O nedenle fikirler müsademeye yönelir, araştırma ve incelemeler yapılır; eğitim ve öğretim proğramları düzenlenir. Derken çeşitli alanlarda yarışmalar başgösterir.
Bâtıldan yana olanlar ise, hakkı yerinden kaydırıp çürütme çabasında bulunurlar. Çünkü yetişme tarzları, eğilimleri, aldıkları bilgi ve edindikleri fikir birikimi sebebiyle hakka ters düşmüşlerdir. O bakımdan kendilerini için için rahatsız eden bu kavramdan kurtulmak için onu çürütüp belirsiz hale sokmak gerekir. Bunun için de ardı-arkası kesilmeyen mücadeleye girişirler, nefisleri hep önde yürür. Bâtılı ideolojik kalıba döküp çekici hale getirme gayretleri sürüp gider. Kutsal değerlere inanmazlar, İlâhî âyetleri alay konusu edinirler. Dinin afyon olduğunu savunurlar. Kur’ân için «çöl kanunu» veya «ilkel insanlara göre düzenlenmiş bir kitap» diye birtakım gerçek dışı yakıştırmalarda bulunurlar. Hürriyeti tek taraflı kabul ederler. Şirretlik, şarlatanlık ise değişmeyen sanatlarıdır.
Hak ise, hiçbir zaman şarlatan ve şirret değildir ve olamaz da.. O hep ağır başlıdır, temkinli adımlarla ilerler. Hoşgörü onun mizacı, sabır onun kalkanı, imân değişmeyen temeli, fazîlet mayasıdır. Güzel ahlâk onun rengi, terbiye onun karakteridir. İlim rehberi, sağduyu yardımcısı, akıl destekçisidir. Hak haklılığını isbat edinceye kadar bu vasıflarını eksiltmez, bilakis artırır. Demagoji yapmaz. Gerçek ortaya çıkınca tereddüt etmeden kabul eder.
O halde hakkın üstün gelmesinin bazı şartları söz konusudur ki, onlara kısmen işârette bulunduk. Hakkı temsil eden, ya da savunanlar, o şartlar ve sıfatlarla kendilerini behemahal donatmalıdırlar. Şüphesiz bu da bir eğitim ve öğretim işidir.
BÂTILI SAVUNANLARIN KALPLERİ KILIFLIDIR
«Şüphesiz ki biz onların kalpleri üzerine, anlamalarını engelleyecek perdeler gerdik ve kulaklarına da bir ağırlık koyduk.. »
Bâtılı savunanların içlerindeki katmerleşmiş inkâr, kalbin yüce âleme açılmasına, ya da yüce âlemden inen feyiz ve rahmet havasını almasına engel teşkil eder. Bu mânevî bir perde, ya da kılıftır ki, kalbi bütünüyle kuşatır. O bakımdan tesiri kalpten kulağa vurup sağduyuyu mefluç hale getirir ve artık öylesinin Hakk’ın sesini işitmesi zorlaşır ve bazan da imkânsız hale gelir.
İşte Allahʹın inkârcıların kalpleri üzerine perde germesinin ve kulaklarına bir ağırlık koymasının yorumu budur. Fiillerin Allah’a nisbet edilmesi, suçlu günahkârların Oʹnun sünnetine ters bir yol tutmalarını düşünmemize yönelik bir anlatım tarzıdır.
İnsanın iç âleminde öyle cereyanlar, değişmeler, tıkanmalar, duygusuzluklar dönüp dolaşır ki onları görmek, ya da dıştan bakıp hemen anlamak mümkün değildir. Kalp nasıl kılıflanır, ya da İlâhî feyiz ve inâyeti almaya nasıl hazır duruma gelir? Bunu anlayabilmek için küfrün ve karşıtı olan imânın ruh iklimi üzerindeki tesirlerini bilmemiz gerekmektedir. Ruh üzerindeki bilimsel araştırmalar henüz bu incelikleri anlayamamış ve anlayamadığı için de tatminkâr bir çözüm getirememiştir. Bu konuya en doyurucu yaklaşımı, Kur’ân ve hadîslerin ışığı altında İslâm tasavvufu sağlamıştır.
Kalbin hakiki imân cevherinden mahrum kalması, ruha sıkıntı ve bunalım verir. Bu sıkıntı sinir sistemine sirayet eder; derken inkarcının büsbütün inat ve sapıklığını, körlük ve sağırlığını artırır. İnkâr genellikle ümit ve güven veren bir amaca yönelmediği için, ruhun yüce âlemle olan irtibatını dumura uğratır. Böylece her geçen gün hak ile aralarındaki mesafe açılır ve ona karşı amansız bir hasım kesilir.
Şüphesiz bu hal, ruhî ve kalbı bir marazdır ki, tedavisi çok zordur Meğer ki Cenâb-ı Hak hidâyet vermiş ola..
O bakımdan ilgili âyetle «Onları doğru yola çağırsan elbette doğru yola gelmezler.. » buyurularak, bu marazın ne kadar müzminleştiğine işârette bulunulmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’da insan için luzumlu olan konuların bir bir açıklandığı belirtildi. İnkârda ısrar eden sapıkların dönüp geçmişte o yüzden meydana gelen elim olaylara bakmaları hatırlatıldı. Peygamberlerin insan aklını ve düşüncesini doğruya yönlendirme göreviyle gönderildiklerine işâret edildi. İlâhî teblîğ ve irşattan yüz çevirenlerin kendilerine nasıl haksızlık ettikleri konu edilerek Allahʹın geniş rahmet ve mağfiret sâhibi bulunduğu, plânı gereği azâp etmekte aceleci olmadığı anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Musa Peygamber ile Allah’ın salih kullarından bir kul (Hızır) arasında geçen ve bize bilmediğimiz çok şeyler öğreten tarihî kıssanın önemli safhaları, ibretli yanları anlatılıyor. Böylece ledünnî ilmin farklı ölçüde tecelli ettiği, bir peygambere verilen bilgi ile, sâlih bir kula, büyük bir veliye verilen bilgi arasında birtakım farklı yanların olduğu izah ediliyor.