İsra Suresi 53-55. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقُلْ لِعِبَادِي يَقُولُوا الَّتِي هِيَ اَحْسَنُ اِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوًّا مُبِينًا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِكُمْ اِنْ يَشَأْ يَرْحَمْكُمْ اَوْ اِنْ يَشَأْ يُعَذِّبْكُمْ وَمَا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ وَكِيلًا وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيِّنَ عَلٰى بَعْضٍ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُورًا

54.

Kullarıma söyle: (İnsanlara karşı) en güzel sözü söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan insanın apaçık bir düşmanıdır.

Diyanet İşleri

54.

Rabbiniz sizi daha iyi bilir. (Durumunuza göre) dilerse size merhamet eder, dilerse azap eder. Seni de onlara vekil olarak göndermedik.

55.

Hem Rabbin göklerde ve yerde kim varsa daha iyi bilir. Andolsun, peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Davud'a da Zebur'u verdik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

53- Kullarıma de ki: Sözün en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan aralarını bozmaya çalışır. Şüpheniz olmasın ki, Şeytan insanın açık bir düş­manı olarak bulunuyor.

54- Rabbiniz sizi daha iyi bilir. Dilerse size merhamet eder, dilerse size azâp eder. Biz seni onlara vekîl olarak göndermedik.

55- Ve Rabbin göktekileri ve yerde olan kimseleri daha iyi bilir. And olsun ki, peygamberlerin bir kısmını bir kısmından üstün kıldık; Dâvudʹa da Zebûrʹu verdik.

İNİŞ SEBEBİ

Araplardan yontulmadık bir adam, Hz. Ömer’e (R. A. ) sövüp saydı. Ömer (R. A. ) karşılık vermedi. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzûl-Lübabu’t-te’vîl: 3/167)

Diğer bir rivâyet :

Putperest müşrikler, Müslümanlara sözlü ve eylemli eziyette bulunu­yorlardı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetlerin indiği söylenir. Böylece mü’minlerin müşriklere karşı da olsa sözün en güzelini söylemeleri emredil­di. (Lübabu’t-te’vîl: 3/167)

Yahudiler Musa (A. S. )dan sonra peygamber, Tevrat’tan sonra da kut­sal kitap olmadığını, olamıyacağını iddia edip duruyorlardı. Bunun üzerine Allah onların yalancı olduklarını bildirerek Musa’dan (A. S. ) sonra Dâvud Peygamber’e, hem peygamberlik, hem de hükümdarlık verdiğini, ayrıca Ze­bur’un ona indirildiğini hatırlatarak yukarıdaki âyetleri indirdi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/167)

İLGİLİ HADÎSLER

«Sizden hiç kimse silahıyla din kardeşine işârette bulunmasın. Çünkü farkında olmadan şeytan onu onun elinde ifsat eder de (o yüzden) Cehen­nem çukuruna yuvarlanmış olur. » (Buharî/fiten: 7- Müslim/birr: 126- Nesâî/tahrîm: 29)

«Müslüman müslümanın kardeşidir; ne ona haksızlık eder, ne de onu alçaltıp rezil eder. Takvâ buradadır, (buyurarak eliyle kalbine işârette bu­lundu). » (Buharî/mezalim: 3, İkrah: 7- Müslim/birr: 32, 58- Ebû Dâvud/eyman: 7, imaret: 36, edeb: 38- Tirmizî/hudud: 3, birr: 18, tefsîr: 9- İbn Mâce/ticarat: 45, keffaret: 14- Ahmed: 2/6, 8, 91, 277, 311, 360- 3/481- 4/66- 5/24)

«Peygamberler arasında (şu şundan daha üstündür diye) tafdîlde bu­lunmayın. (Şu sizin peygamberdir, bu da bizim peygamberimizdir. Bizimki sizinkinden daha üstündür demeyin). » (Buharî/enbiyâ: 35- Müslim/fezâil: 159)

«Dâvud Peygambere (A. S. ) kutsal kitabı okumak hafifletilmişti. Hay­vanı eyerlemeyi emreder, henüz eyerleme işi bitmeden o okumasını ta­mamlardı. » (Buharî/enbiyâ: 37, tefsîr: 17- Ahmed: 2/314)

SÖZÜN EN GÜZELİNİ SÖYLEMEK

«Kullarıma de ki: Sözün en güzelini söylesinler.. »

Kur’ân’ın eğitici vasıflarından ve yönlendirici metotlarından biri de, karşısındaki insana -ne olursa olsun- sözün en güzeliyle hitap etmeyi tel­kîn etmesidir. Çünkü İslâm bütünüyle Hakkʹa teslimiyeti emreden ve in­sana insan olduğu için değer vermeyi tavsiyede bulunan son dindir. Ger­çek müslüman ise, İslâm’ı yaşayan ve yaşatan kimsedir. O bakımdan İs­lâm’ın getirdiği İlâhî sistemin dışında kalıp onu savunmak gereksiz ve an­lamsızdır.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in ahlâkından soran kimseye, Hz. Âişe (R. A. ) validemizin, «Onun ahlâkı Kur’ân idi. Siz Kur’ân okumuyor musu­nuz? » diye cevap vermesi bize bu âyeti daha açık şekilde tefsîr etmektedir. Peygamberimiz (A. S. ) hayatı boyunca Kur’ân ahlâkının dışına çıkmamış, İslâm’a gönül verip gelenleri de o kitabın potasında şekillendirerek İslâm’a kazandırmayı aslâ ihmal etmemiştir.

Böylece ilgili âyetle, genel anlamda insanlara hitap adâbı öğretiliyor, aynı zamanda İslâmiyetin her yönüyle edep, terbiye, nezaket, saygı ve me­deniyet olduğu yansıtılıyor.

Diyebiliriz ki, bu âyet, Kur’ânʹdaki ahlâkî kuralların bir özeti anlamın­dadır. Her bakımdan İblîsʹe ve o tinettekilere fitne, fesat, kabalık ve küs­tahlıkta bulunma fırsatı vermeyen mükemmel bir yol ve yöntemi beraberin­de taşımaktadır. Uygulandığı takdirde hem ferde, hem aileye, hem de top­luma rahmet, güven ve huzur havası estirir.

Yunus Emre ne güzel söylemiştir:

«Söz var kılur kayguyu şad

Söz var kılur bilişi yad

Eğer horlık eğer izzet

Her kişiye sözden gelir

Söz ola kese başı

Söz ola bitire savaşı

Söz ola ağulı aşı

Bal ile yağ ide bir söz»

Şüphesiz güzel söz hakkında çok şeyler söylenmiş ve çok şeyler ya­zılmıştır. Çünkü tecrübeler göstermiştir ki, tatlı sözler, şiddetli bir öfkeye karşı en tesirli ilâç olmuştur. O bakımdan hitabet hem zevkli, hem de çok geniş ve güç bir sanattır. Aynı zamanda söz işin gölgesi, kişinin sıfatıdır. Fatih Sultan Mehmet’in şu sözü tarihe geçmiştir: «Yerinde söz söyleme­sini bilen, özür dilemek zorunda kalmaz. » Firdevsî de şu vecizeyi bizlere bırakmıştır: «Tatlı söz söyleyen, hiç kimseden kötü söz işitmez. » Öyle de­ğil midir? Tatlı sözler genellikle tatlı yankılar meydana getirirler.

PEYGAMBER VEKİL OLARAK GÖNDERİLMEMİŞTİR

«Biz seni onlara vekîl olarak göndermedik. »

V e k î I: Sıfat anlamında bir kelimedir. Arapçada biri hukukî, diğeri tefsiri olmak üzere iki ayrı manaya delâlet eder. Hukukta, kendisine veri­len işi, davayı, vekâlet verenin çıkarlarına ve haklılığına uygun olarak ye­rine getirmekle yükümlü bulunan kimse demektir.

Tefsîrde ise, daha çok Allah hakkında kullanılır ve mü’minlerin duru­munu gözetip onlara sahiplik etmek, meşru işlerini yürütüp başarıya eriş­tirmek, koruyup yönlendirmek gibi mânalara delâlet eder.

Peygamber (A. S. ) Efendimiz bir müjdeci ve uyarıcı olup Allah’tan inen vahyi Allahʹın kullarına kusursuz şekilde teblîğ etmekle görevli bir resûldür. İnsanları imân ve İslâm’a zorlayan bir vekîl değildir. Aynı zamanda Allah’ın kullarını her bakımdan koruyup gözeten, onlara sahip olup âhi­rette onları savunan, dünyada küfre kayanların elinden tutup çeken, ön­lerine engel koyup kötülüklere gitmelerini durduran bir bekçi veya polis de değildir. Çünkü bu saydığımız hususlar, onun görev sınırının dışında kalmakta, İlâhî inâyet ve sünnet sınırına girmektedir. Peygamber (A. S. ) insanları Cennet ve Cehennemʹe sokma karar ve yetkisine de sahip de­ğildir. O ancak Allahʹın irâdesini bildiren vahye göre konuşur.

Tekrar edelim ki, Peygamber (A. S. )ın asıl görevi, insanları doğru yo­la irşat etmek, yani her vesileyle onlara doğru yolu göstermektir. Doğru yola eriştirmek ise Allah’a aittir. O bakımdan da Peygamberin (A. S. ) in­sanlar üzerine bir vekîl kılınmadığı Kur’ânʹın yedi yerinde anılmıştır.

ZEBÛR, DÂVUD PEYGAMBERE İNDİRİLMİŞTİR

«Davud’a da Zebûrʹu verdik.. »

Musa Peygamber (A. S. ), beş ulüʹl-azim (büyük azim ve irâde sahibi) olan peygamberden biridir. Dâvud Peygamber (A. S. ) derece bakımından ondan sonra gelir. Çünkü ona indirilen Zebûr’da dinî hükümler yoktur. Sa­dece birtakım öğütler ve İlâhîleri kapsamaktadır. Aynı zamanda Dâvud (A. S. ) peygamberlik ve hükümdarlık gibi birbiriyle zor bağdaşan, bağdaş­maları için üstün gayret ve geniş basîret isteyen iki görevi birarada yü­rütmekle yükümlü bulunuyordu. O bakımdan dinî hükümleri Tevrat’tan alıp teblîğ ederken kendisini üzecek, sabrını taşıracak saldırılarla karşılaşma­mıştır. Musa Peygamber ise, sadece Tevrat’ı hem teblîğ, hem de ondaki hü­kümlerin uygulanmasına ortam hazırlama göreviyle ortaya çıkmıştı. Firʹavn gibi, ilâhtık iddiasında bulunan azılı müşriklerle, hak bilmez, hukuk tanı­maz inkârcılarla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Bu nedenle de Musa Peygamber’in (A. S. ) derecesi ondan daha yüksek idi. Ama ikisi de hür­mete lâyık peygamberlerdir.

Yahudilerin durmadan Musa Peygamberi bütün peygamberlerden üs­tün saymaları, Dâvud Peygambere ayrı bir üstünlük atfetmeleri ve Musa’­dan sonra peygambere gerek kalmadığı, Tevrat’tan başka kutsal kitap indirilmediği iddiaları son derece çelişki arzediyordu. Çünkü Dâvud Pey­gamber, Musa Peygamberden sonra gönderilmiş ve Zebur da Tevrat’tan sonra indirilmiştir. Dâvud Peygamberden sonra da İsrail oğulları’na bir çok peygamberler gönderildiği de reddi mümkün olmayan tarihî gerçeklerdir.

Onun için Kurʹân ilgili âyetle Yahudilerin iddialarının gerçekten çok uzak olduğunu belirterek Dâvud Peygamber’den ve Zebûrʹdan söz ediyor.

Ayrıca Zebûr’da (ilk orijinal nüshasında) son peygamber Hz. Muham­med’in (A. S. ) geleceğinden, ümmetinin de ümmetlerin en hayırlısı olduğun­dan söz edildiği birçok tefsirlerde belirtilmektedir.

Kitab-ı Mukaddes’te Zebûr, «Mezmurlar» ismiyle anılır ve «Ne mutlu­dur o adam ki, kötülerin öğüdü ile yürümez» cümlesiyle başlar. «Bütün ne­fes sahipleri Rabbe hamd etsin. Rabbe hamd edin.. » sözleriyle biter. Ta­mamı 88 sahifedir.

PEYGAMBERLER DÜNYA İŞLERİNİ DE DÜZENE SOKMA GÖREVİNİ TAŞIYORLAR MIYDI?

İslâm Dinini iyi araştırmayan, Kurʹân ve Hadîsler üzerinde ciddi ince­lemede bulunmayan bazı kimselerin, «Peygamber sadece insanlara doğ­ru yolu gösterir ve ahlâkî kuralları teblîğ eder. Dünya işlerine karışmaz», şeklinde görüş beyân etmeleri sık sık duyulmaktadır. Mekkeli müşrikler ve Medineli Yahudilerden bir kısmı da buna benzer iddialar ortaya atarlardı. Cenâb-ı Hak, peygamberlerin, özellikle son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) insanların dünya ve âhiretlerini düzene sokacak, onları doğruya ir­şat edecek, aile ve toplum hayatlarını yönlendirecek birçok esaslarla gön­derildiğine işâret etmekte ve daha önce omuzlarında hem hükümdarlık, hem peygamberlik gibi iki ağır görevi birden taşıyan Dâvud Peygamberi misal göstermektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, insanlara hitap ederken sözün en güzelini söy­lememiz emredildi. İslâmiyetin edep, terbiye, nezaket ve medeniyet hava­sını getiren son din olduğuna işâretle mü’minlere dini teblîğ hususunda na­sıl hareket etmeleri gerektiği öğretildi. Sonra da peygamberlerin yalnız âhiret ve ahlâk konularını teblîğ ile sınırlı tutulmadıkları, dünya ve âhiret işlerini düzene koymakla görevli bulundukları konu edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹı bırakıp birtakım cisimleri ilâhlaştırmanın insana yakışmadığı anlatılıyor. Allah’a ibâdet edilirken başkalarını vesîle edinmenin doğru olmadığına işâretle mü’minlere en sağlam bilgi veriliyor. Sonra da Tevhîd İnancı çizgisinden sapıp Allah’ı unutan milletlere dikkat­ler çekiliyor. Sırası gelince mutlaka bu hatalarına ve sapıklıklarına karşı İlâhî te’dibin ineceği haber veriliyor. Sonra da mu’cizelerin tecelli sebebi üzerinde duruluyor ve Kur’ân’da lânetlenmiş ağaçtan söz ediliyor.