MEÂLİ:
52- (Bunların tutum ve gidişi) Firʹavn ve ondan öncekilerin tutum ve gidişi gibidir. Allahʹın âyetlerini inkâr ettiler, bu yüzden Allah onları -günahlarına karşılık- yakaladı. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, cezâsı çok şiddetlidir.
53- Bu böyledir. Çünkü Allah bir millete verdiği nîmeti, onlar kendilerindeki (huy, yaşayış ve davranışları)nı değiştirmedikçe, değiştirici değildir ve şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
54- (Bunların tutumu ve gidişi) Firʹavnʹın ve onlardan öncekilerin tutum ve gidişi gibidir. Rablarının âyetlerini yalan saydılar, o sebeple onları günahları karşılığında yok ettik; Fir’avn taraftarını (denizde) boğduk. Onların hepsi zâlimler idi.
İLGİLİ HADÎSLER
«Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, zâlime, yakalayıp (cezalandırıncaya) kadar mühlet verir. Yakalayınca da artık onu salıvermez. » (Buharî/tefsîr: 11- Müslim/birr: 62- İbn Mâce/fiten: 22)
TARİH, OLAYLARIN TEKRARLANDIĞI BİR SAHNEDİR
«(Bunların tutum ve gidişi) Fir’âvn ve ondan öncekilerin tutum ve gidişi gibidir... »
Kur’ân ilgili âyetle tarihin tekerrür ettiğine ve edeceğine işâret etmektedir. Mekkeli müşriklerin Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ve Allah’ın indirdiği âyetlere karşı çıkmalarını; inkâr, inat ve azgınlıklarını artırıp her çeşit şer yoluna başvurmalarını anlatırken, bunların da küfür ve tuğyan vâdisinde Fir’avn ve öncekilerin açmış oldukları çığırda yürüdüklerini, o bakımdan da tutum, gidiş ve amellerinin birbirine benzediğini açıklıyor; benzetme sebep ve illetini de bir cümleyle özetleyip gözler önüne seriyor; öyle ki, ikisi de Allah’ın âyetlerini inkâr edip yalan saymışlar ve kendilerine gönderilen peygamberleri yurtlarından çıkartmışlardır.
Fir’avn, kendini ilâhlaştırıp putperestliğin bir başka şeklini ortaya koyduktan sonra, Hak adına ne varsa her şeyi inkâr etmede hiç tereddüt göstermemiş ve Musa Peygamberi yalancılıkla, sihirbazlıkla itham ederek Allah’ın âyetlerini inat ve tuğyanla reddetmişti. Bununla da yetinmiyerek, Allah’a imân edenleri topyekûn imhaya karar vermişti.
Mekke müşrikleri de aynı doğrultuda aynı şeylere başvurup, her geçen gün küfür ve azgınlıklarını, mü’minlere işkence ve zulümlerini artırmış, sonunda Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in mübarek vücudunu ortadan kaldırmayı plânlamışlardı.
Fir’avn, mevcut bütün nîmetlerin kıymetini bilmeyerek dünya ve âhiretini saadete garkedecek Musa Peygambere ve ona uyanlara haksızlığın en çirkinini reva gördüğünden, Allah da o azgınlar hakkındaki hükmünü değiştirmiş, câri sünneti gereği tuğyan eden o milleti imha etmişti. Mekke müşriklerinin de âkibeti buna yakın bir sonuçla noktalanmış, hiç sevmedikleri mü’minlerin önünde başeğmek zorunda kalmışlardı.
Böylece tarih ve cereyan eden olaylar tekerrür etmiş, İlâhî adâlet ve hikmet hükmünü yürütmüştür.
Bu böyledir. Çünkü Allah bir millete verdiği nîmeti, onlar kendi durumlarını; huy, yaşayış ve davranışlarını değiştirmedikçe, değiştirmez. Nîmete ihânet edip nankörlükte bulunan bir millet hakkında, Allah, sünnetullahı gereği hükmünü değiştirir, şöyle ki:
a) Saltanat, aşağılanmaya ve hakirliğe,
b) Emir ve kumanda, esaret ve köleliğe,
c) Huzur ve sükûn, dert ve ıstıraplara,
d) Rahat ve neşe, elem ve üzüntülere,
e) Bol nîmet, açlık ve sefalete,
f) Hürriyet ve bağımsızlık, istilâ ve boyunduruk altına girmeye,
g) Tatlı hayat, ölüm ve işkenceye dönüşür.
Bu husustaki âyetten çıkan özet şudur: «Ey insanlar! siz inkâr ve azgınlığa dönerseniz, biz de sünnetimiz gereği size azâbımızla döneriz, amelinize uygun gelen hükmümüzü harekete geçirip uygularız. » İşte, bu Allah’ın yakalayıp kahretmesi demektir. Şüphesiz ki, zâlim bir toplum veya milletin sonu hüsran ve felâkettir.
Tarihin akışı içinde bu tür olaylar sık sık meydana gelir; ambalaj bakımından farklı görünseler de esas ve mahiyet itibariyle pek değişik sayılmazlar. O halde geçen olaylardan ibret ve öğüt almak, geleceği ona göre hazırlamak için tarihi ve tarih felsefesini çok iyi bilmek gerekir. Şüphesiz ki Kur’ân-ı Kerîm’de bazı milletlerin hayatından, cereyan eden önemli olaylardan söz edilip yer yer yeni olaylarla karşılaştırıp benzetmelerde bulunulurken tarih okumamız tavsiye edilmektedir.
İnsan fıtratında özü ve mayası mevcut olan din ve Allah duygusunu aksi yöne çevirip onu amaç ve hikmetinden uzaklaştırmak, Allahʹın insan hakkındaki hükmünün değişmesine sebep olur. Tarihte bunun birçok örnekleri vardır.
Mekkeli putperestlerin ve onlara benzeyen inkârcıların tutum ve gidişi, Fir’avn ve daha öncekilerin gidişine benzetilerek, ardarda iki yerde konu edilmektedir. İkincisi, önemi itibariyle birincisini te’yid etmektedir. Şöyle ki: Birincisiyle onların inkâr ve tuğyanı, İkincisiyle hakkı yalan sayıp inkârda inat etmeleri belirtilmektedir.
ONLARIN HEPSİ DE ZALİMLER İDİ
«Onların hepsi zâlimler idi. »
Meâlindeki cümle bize önemli bir hususu açıklıyor: Önce Allah kimseye zulmetmez. O, zulmü kendine haram kıldığı gibi, insanlar arasında da haram kılmıştır. O halde tarih sahnesinden günahları sebebiyle silinen insanların «zâlimler» diye anılması, onların kâinat plânında insanoğluna ayrılan yerin sınırını aşmaları ve yaratıldıkları amacın dışına çıkıp denge ve düzeni bozmaları ile yorumlanır. Böylece inkâr ve azgınlıkta ısrar, aynı zamanda insanın kendine karşı işlediği en büyük zulümdür ki, ilgili âyetle bu noktaya parmak basılıyor.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, tarih sahnesinden silinen milletlere dikkatler çekilerek onların kendi kendilerine büyük bir haksızlıkta bulundukları, yaratıldıkları gaye ve hikmetin dışına çıktıkları belirtildi. Misal olarak da Fir’avn ve yandaşlarının, onlardan önceki kâfirlerin tutum ve gidişi verilerek tarihin hep tekerrür ettiğine işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerine zulüm eden inkârcı sapıkların, gerçekte insanlık vasfını kaybettikleri, o bakımdan canlıların en kötüsü durumuna düştükleri belirtiliyor. Sonra da sözü edilen inkârcı sapık kavimlerle yapılan andlaşmalar konu ediliyor ve imansız ahlâksızlara hiçbir zaman güven olmayacağı işlenerek mü’minlerin bu hususta da çok duyarlı ve temkinli olmaları hatırlatılıyor.