MEÂLİ:
52- Allahʹın hoşnutluğunu dileyerek sabah-akşam Rablerine duâ edip (kulluk görevlerini yerine getirmeye) çalışanları (huzurundan ya da meclisinde bulunmaktan) kovma; onların hesabından sana bir şey yok; senin hesabından da onlara bir şey yok ki, onları kovup haksızlıkta bulunanlardan olasın..
53- Böylece onlardan kimini kimiyle deneyip fitneye soktuk, tâ ki, «Aramızdan bunlara mı Allah nîmet verip lûtufta bulunmuştur? » desinler. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?
54- Âyetlerimize inananlar sana geldiklerinde, de ki: «Selâm size, Rabbiniz kendine rahmeti gerekli kılmıştır. Şüphesiz ki sizden kim bilmiyerek bir kötülük (ve günah) işler, sonra da tevbe edip kendini düzeltirse, Allah şüphesiz ki çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir. »
55- İşte böylece âyetlerimizi bir bir açıklıyoruz ki, suçluların yolu belli olup seçilsin.
İNİŞ SEBEBİ
52, 53. Âyetler, Habbab b. Eret ve arkadaşları hakkında inmiştir. Şöyle ki, kalbleri daha yeni İslâm’a ısınan kabile başkanlarından AKRAʹ b. Hâbis et-Temîmî ve UYEYNE b. Hısnüʹl-Fezarî, bir gün Peygamber (A. S. ) Efendimizi ziyarete geldiklerinde Onu, Suheyb, Bilâl, Ammar, Habbab ve benzeri fakir ve kölelerle oturup sohbet eder bir halde buldular. Onlara göre, bu yadırganacak bir davranıştı. Bunun için şöyle dediler: «Ey Peygamber! Eğer geçip meclisin baş kısmında oturur ve şu adamları da, beden ve elbiselerinden gelen kokuları da uzaklaştırırsan, o takdirde meclisinde oturur ve senden bir şeyler öğreniriz. »
Terbiye ve nezaketin doruğunda bulunan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz çok nazik bir anlatımla onları uyararak: «Ben, bana gelen mü’minleri kovan bir kimse değilim ve böyle de yapamam.. » buyurdu. Onlar bu defa şu öneriyi ileri sürdüler: «O halde Arapların şeref ve itibarımızı tanıyıp bilmeleri için bize özel bir meclis hazırla. Çünkü Arap kabilelerinin heyetleri sana geliyor; onların bizi bu kölelerle birlikte oturduğumuzu görmelerinden utanırız. Sana geldiğimizde, şu fakir ve köle tabakası meclisi terketsinler, biz gidince istersen onları huzuruna alabilirsin, » diyerek ricada bulundular. Peygamber (A. S. ) Efendimiz onları İslâmʹa ve Kurʹân terbiyesine daha iyi ısındırıp alıştırmak için önerilerini olumlu karşılıyacak bir havaya girer gibi oldu. Onlar da, «bu hususta bize yazılı bir belge ver ki Arap ileri gelenlerine gösterip onların da sana rahatlıkla gelmelerini sağlıyalım» diyerek ikinci bir öneride bulundular. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A. S. ) bir kâğıt istedi ve Hz. Aliʹyi çağırtıp yazmasını emredeceği sırada Melek Cebrâil (A. S. ) yukarıdaki âyetleri indirdi. Peygamber de kâğıdın yazılmayıp kaldırılmasını emretti ve sözü edilen müʹmin köle ve fakirleri çağırıp, «Selâm size, Rabbiniz kendine rahmeti gerekli kıldı» diyerek İlâhî buyruğu yerine getirdi. (Esbâb-ı Nüzul - Lübabü’t-Te’vîl - İbn Kesîr - Kurtubî)
Kelbî bu konuda diyor ki:
Kureyş ileri gelenleri Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek, «fakir ve köleler için ayrı bir gün, bizim için de ayrı bir gün ayır»diye ricada bulundular. Peygamberimiz (A. S. ), «Hayır, öyle yapamam.. » diye cevap verince, onlar, «O halde biz meclisinize geldiğimizde hiç olmazsa yüzünüzü bize döndür, sadece bizimle ilgilen» diye teklîfte bulundular. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.
İbn Mesʹud (R. A. ) diyor ki:
Kureyş kabilesinden bir heyet Peygamber (A. S. ) Efendimize uğradıklarında, yanında Suheyb, Ammar, Bilâl, Habbab ve benzeri fakirleri gördüler. Bunu fazlasıyla yadırgadılar, «Aramızdan Allahʹın kendilerine lütuf ve keremiyle nîmet verdiği kişiler bunlar mıdır? Biz bunlara mı uyacağız?! Bunları meclisinden kovarsan, o takdirde gelip sana uyarız» diye bir takım yersiz teklîflerde bulundular. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul-Lübabü’t-Te’vîl-İbn Kesîr)
İLGİLİ HADÎSLER
«Şüphesiz ki Allah sizin şekillerinize, renklerinize bakmaz; ama kalblerinize ve amellerinize bakar. » (Müsned-i Ahmed: 2/285, 539)
«Allahım! Beni (dünyalıktan yana) fakir olarak yaşat, fakir olarak canımı al ve beni fakirler zümresiyle birlikte haşreyle. Şüphesiz ki bedbahtlığın en kötüsü, bir kimsenin kendi üzerinde dünya fakirliğini (aç gözlülük ve ihtiras), âhiret azabını bir araya getirmesidir. » (İbn Asâkir: Ebû Saîd (R. A. )den sahîh senetle)
«Allah mahlûkatı yaratıp bu husustaki hükmünü yerine getirdiğinde, Arşʹın üzerinde kendi katındaki bir Kitabʹa şunu yazdı: «Şüphesiz ki rahmetim gazabıma üstünlük sağlamıştır. » (Buharî/tevhîd: 55, 15, 22, 28 - halk: 1 - Müslim/tevbe: 14, 16 - İbn Mace/zühd: 35 - Ahmed: 2/242, 258, 260, 313, 358, 381, 397, 433, 466)
Peygamber (A. S. ) Efendimiz, Muaz b. Cebelʹe şöyle buyurdu:
«Allahʹın kulları üzerindeki hakkı nedir, bilir misin? Kullarının Ona tapıp ibâdet etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı nedir bilir misin? Onlar kulluk görevini yerine getirdikleri takdirde Allahʹın onlara azâp etmemesidir. » (Buharî/libas: 101, cihâd: 46, isti’zan: 30, rikak: 37, tevhîd: 1 - Müslim/imân: 48, 51 - Tirmizî/iman: 18 - İbn Mace/zühd: 35 - Ahmed: 2/309, 525, 535 - 3/260, 261)
«Şüphesiz ki Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, ama sizin kalblerinize ve amellerinize bakar. » (Müslim/birr: 32 - İbn Mace/zühd: 9)
İSLÂM, İNSANIN KALBİNE VE AMELİNE DEĞER VERİR
«Allahʹın hoşnutluğunu dileyerek sabah-akşam Rablarına duâ edenleri kovma! »
İslâmʹın cihan dini ve insanlık dini olduğunu söylemeğe gerek yoktur. Kur’ân, insan unsuruna lâyık olduğu yeri verirken, onun bu husustaki asıl değer ölçüsünü, anatomik ve fiziksel yapısı, kıyafet ve serveti, makam ve rütbesi ile değil, kalbindeki imân ve bunun tabii meyveleri sayılan amelleriyle belirler.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin 23 yıllık dâveti, insanlarla olan teması, toplantıları, cami’lerde oluşturduğu safları hep bu ölçü ve kıstasa göre olmuştur. Onun için efendilerince, kabile reislerince, kral ve çevrelerince aşağılanan fakirler, zayıflar ve köleler, insan olmanın mâna ve ölçüsünü ancak Peygamber (A. S. ) Efendimizin mübarek huzurunda ve mutlu meclisinde bulabilmişlerdir. Mescid-i Saadetin bitişiğindeki Suffeʹde toplanan ve sayıları sık sık değişen Ashabın çoğu fakirler ve kölelerden oluşuyordu. Peygamberimiz günün mutlaka birkaç saatini onlarla geçirir ve çok şefkatli bir arkadaş gibi davranır, kendisine hediye olarak sunulan bir tas sütü önce onlara takdim etme nezaketini gösterirdi.
İşte Kurʹân bu hakikati Peygamber diliyle dünyaya, dünya milletlerine şöyle duyuruyor:
«Allahʹın hoşnutluğunu dileyerek sabah-akşam Rablerine duâ edip (ibâdette bulunan, kulluk görevini yerine getirmeye) çalışanları (huzurundan ve meclisinde bulunmaktan) kovma! »
Onun için Peygamber diliyle deniliyor ki: «İnsanlığının gerçek ölçü ve değerini bulmak ve görmek istiyen herkes İslâmʹa gelsin, Ona yönelsin. Allah’ın sevgisine ve rızasına erişmek istiyenler İslâmʹa girsin. Allah katında itibarlı olmak istiyenler, camilerdeki saflara katılsın.. »
SINIFLAR BİRBİRİYLE ÇETİN BİR DENEMEYE TABİ TUTULURLAR
«Böylece onlardan kimini kimiyle deneyip fitneye soktuk... »
Kur’ân hem sınıf mücadelesine kapı açmaz, hem de insanların hasım sınıflara ayrılmasına cevâz vermez. Mevcut farklı sınıfların her birini toplum düzeninin birer kopmaz parçası sayar. Sosyal hayatı dengeli tutmak için onları bu hayatın birer lüzumlu organı olarak takdîm eder. Ayrıca Kurʹân bu konuda çok hassas bir noktaya dokunarak farklı sınıfları uyarır: Zenginler, soylular, makam sahipleri, fakirleri, güçsüzleri ve zayıfları küçümseyip aşağılar; fakir ve zayıflar da onlara sunulan geniş nimetlere nâil olmadıkları için İlâhî düzene saygısızlıkta bulunurlarsa, her iki taraf da sınavı kaybetmiş, İlâhî hikmetin inceliğini ve farklı sınıfların meydana getirilmesinin amacını anlayamadıkları için günaha girmiş olurlar.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz devrinde, fakirler, köleler ve güçsüzler İslâmʹa girince ve bu yüksek şerefe herkesten önce kalblerini ve kafalarını hazırlayınca, ileri gelenler, aristokratlar onlarla birlikte aynı mecliste oturmayı gururlarına yediremiyerek şirkte kalmayı tercih etmişlerdir. Böylece fakirlerin durumu onlar için çetin bir sınav dönemi olmuş ve bir kısmı bunu kaybetme bedbahtlığına uğrayarak, kendilerini fitneye sokmuşlardı.
İNANANLARI ALLAH SELÂMLIYOR
«Âyetlerimize inananlar sana geldiklerinde, de ki: Selâm size, Rabbiniz kendine rahmeti gerekli kılmıştır. »
İmân düzeyinde müʹminlik vasfına lâyık olanların Allah katındaki kıymeti, melekleri çok gerilerde bırakacak bir anlam taşır. Çünkü insan çok çetin mücadeleler verdikten sonra bu düzeye gelebiliyor ve hayli mesai sarfettikten sonra sözü edilen sıfata hak kazanabiliyor.
Müʹminlerin önünde birçok tuzaklar, engeller ve caydırıcı pürüzler vardır. Meleklerin önünde ise hiçbir engel yoktur.
Bunun için Cenâb-ı Hakk müʹminleri rahmet ve gufranla selâmlıyor ve Resûlüne şu direktifi veriyor: «Âyetlerimize inananlar sana geldiklerinde, de ki: Selâm size; Rabbiniz kendine rahmeti gerekli kılmıştır! »
İNSAN VE KÖTÜLÜK
İnsan iyilikle kötülük, sevap ile günah, hayır ile şer arasında bocalayıp durur. Peygamberler dışında hiç kimse kendini tamamen günah ve kusur işlemekten koruyup kurtaramaz. Çünkü içindeki hayvani sıfatlar, zaman zaman İblisin fısıltı ve dürtmesiyle, sınırı aşmasına neden olurlar. NEFS bu sıfatların ortak ismidir; aynı zamanda şehvetin, günahın ve aşırılığın asıl kaynağıdır. Bunu sağlam bir imân, gelişmiş bir irfan ile frenlemek ancak mümkündür.
İnsanın iç âleminde sürüp giden sürtüşme ve tartışma bundan dolayıdır. Galibiyet el değiştirir. Bunun için Cenâb-ı Hak, müʹminleri Peygamberinin diliyle selâmlarken rahmeti kendine gerekli kıldığını müjdeliyor ve sonra da şu geniş umut kapısını açık bulunduruyor:
«Şüphesiz ki, sizden kim bilmiyerek bir kötülük (veya günah) işledikten sonra tevbe edip kendini düzeltirse, Allah şüphesiz ki, çok bağışlayandır ve çok merhamet edendir. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle kendilerini Allah’a veren müʹminlerin Allah tarafından selâmlandığı hatırlatıldı. Bilmiyerek günah ve kötülük işledikten sonra tevbe edenlerin bağışlanacağı müjdelendi ve inananlarla inkârcılar arasındaki kıstasların belirlenmesinden maksadın, suçluların tuttukları yolun selâmete uzanmadığını ortaya koymaya yönelik bulunduğu açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle suçluların, inkârcı ve müşriklerin tercîh ettikleri yoldan gidilmemesi, onlara uyulmaması bildiriliyor. Allah’ın varlığını, kudret ve saltanatını yansıtan milyonlarca âyetin varlık âleminde sergilendiğine işâret edilerek son peygamberin çok açık belgelerle gönderildiğine dikkatler çekiliyor.