MEÂLİ:
51- Ey imân edenler; Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar (gerektiğinde) birbirlerinin dostlarıdır. Sizden kim onları dost edinirse, doğrusu o da onlardandır. Şüphesiz ki Allah zalim topluluğu doğru yola eriştirmez.
52- Kalblerinde hastalık bulunanları, onlara doğru (dostluk kucağını açarak) koşuştuklarını görürsün ve: «Bize (devrin dönmesiyle onlardan) bir kötülük ve felâketin dokunmasından korkarız» derler. Umulur ki, Allah fetih veya kendi katından bir emirle gelir de (o kimseler) içlerinde gizleyip durduklarına pişman oluverirler.
53- İman edenler de, «Bunlar mıdır, olanca yeminleriyle Allahʹa yemin edip sizinle beraber olduklarını iddiâ edenler?! » derler. Amelleri boşa gitti de zarara uğrayanlar oldular.
İNİŞ SEBEBİ
Ashab-ı Kirâmdan Ubâde bin Sâmit (R. A. ) ile münafıkların başı Abdullah bin Ubey, Yahudîlerle dostluklarının devamı hakkında farklı görüş ortaya koyup iddialaştılar. Ubâde b. Sâmit (R. A. ), «Doğrusu benim Yahudîlerden birçok dostlarım vardır ve hepsi de nüfuzlu kişilerdir; ancak onların dostluğundan kopup kendimi Allahʹa ve Peygamberine verdim. Artık o dostluklardan beriyim.. » dedi. Abdullah b. Ubey ise şöyle dedi: «Doğrusu ben derim ki, gün gelir devir değişebilir, bu yüzden bir felaketle karşılaşabiliriz. Yahudîlerle dostluğumu devam ettirmem gerekli, çünkü buna ihtiyacım vardır ve olacaktır.. » diyerek fikrini açıkladı.
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzûl/Nisaburî - Lübabu’t-Te’vîl/Alaeddin Ali)
Diğer bir rivâyete göre:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Benî Kureyza Yahudîlerini muhasara edince, Ebû Lübabeʹyi onlara gönderdi. Yahudîler, Ebû Lübabe ile istişarede bulunma ihtiyacını hissettiler, dışarı çıkıp çıkmama hususunu sordular. O da, parmağını boğazına dokundurarak, «sizi boğazlarlar» diye uyarıda bulundu. Çünkü onunla Kureyza oğulları arasında ötedenberi dostluk bağları bulunuyordu. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzûl/Nisaburî)
YAHUDÎ VE HIRİSTİYANLARI DOST EDİNMEYİN
«Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin... »
«Dost» kelimesiyle çevirisini yaptığımız «evliyâ» tabirinin burada özel bir yeri ve anlamı vardır. Çünkü dost anlamına geldiği gibi, düşmana karşı yardımlaşma ve destekleşme anlaşması yapıp birbirlerine sahip çıkma mânasına da gelir. Tarihî olaylar konumuz doğrultusunda bize daha çok bu ikinci mânayı göstermiştir. Şöyle ki: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medîneʹye hicret edince inkârcılar üç gruba ayrıldılar: Müslümanlarla prensip olarak savaşmamak, onlarla savaşanlara yardımda bulunmamak üzere barış anlaşması yapanlar. Müslümanlara karşı açıktan düşmanlığını ortaya koyup her fırsatta savaşmaya hazır bekleyenler. Müslümanlarla sulh edişmedikleri gibi açıktan düşmanlık da göstermiyerek sonucu bekliyen ve ona göre bir karara varmak istiyenler.
Medine çevresindeki Yahudîlerin çoğu bu üçüncü gruba dahil bulunuyordu. Medîneʹnin içindeki Yahudîlerden bir kısmının da bu yolda olduğunu söyleyebiliriz. Bunlar Kaynuka oğulları, Nadîr oğulları ve Kureyza oğulları idi. Kaynuka oğulları Bedir Savaşından sonra düşmanlıklarını açığa vurup zulüm ve kinlerini artırdılar. Bunlardan altı ay kadar sonra Nadîr oğulları da yaptıkları anlaşmayı, verdikleri sözü bozdular ve Hendek Savaşında zehirlerini kusmaya başladılar. Böylece Yahudîlerden ismi geçen her grup Müslümanlarla savaştı. Ama Cenâb-ı Hak, haksızlardan yana değil, haklı ve doğrulardan yana olduğunu bir defa daha gösterdi, Müslümanlar üstün gelip İslâm’ın izzet ve şerefini korudular.
Tabii bu arada, onlarla öteden beri dost olup yapılan mevzii anlaşmalarla Yahudilere güvenen ve bir sıkıntı anında yardıma koşacaklarını uman saf Müslümanlar da eksik değildi. Bunlardan başka bir de münafıklar bulunuyordu. Cenâb-ı Hak önce olayları ortaya koydu, sonra da yukarıdaki âyetleri indirerek Yahudî ve Hıristiyanların gerçek dost olmadıklarını belirterek «Ey imân edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. » emrini indirdi.
Kafa ve kalblerinde din, ırk, inanç ve ideal farkı taşıyan iki ayrı grubun, diğer bir deyimle karşıt iki grubun anlaşıp birleşmesi çok zor, hattâ bazan imkânsızdır. Bugüne kadar tarihî olaylar hep bu sonucu ortaya çıkarmıştır.
İslâm’ı kabul etmemekle kalmayıp onu kendilerine, inançlarına hasım ve rakip gören bu iki milleti elbetteki memnun etmek mümkün değildir. Kur’ân’daki esneklik, yer yer yumuşak veya ılımlı bir havanın estirilmesi, Kitap Ehline ayrı bir ilgi duyulmasını amaçlar. Onlardan tamamen kopmamızın doğru olmayacağını hatırlatır. O halde bu iki milletle bir takım ilişkilerimizin bulunması ve devam etmesi normaldir; ancak bu ilişki onları candan dost ve yardımcı saymamız anlamına alınmamalıdır. Aksi halde çok yanlış bir yola girilmiş olur. Çünkü ancak Yahudîler birbirlerinin, Hıristiyanlar da birbirlerinin dostu ve yardımcılarıdır. Bu kural pek değişmez. Haçlı Seferleri bunun açık belgelerinden biridir.
Artık Müslümanlardan kim, kendi din kardeşini bırakıp onları dost edinir ve yardımlaşma hususunda onlara güven beslerse, o da onlardan kabul edilir; İslâmî sınırı çok gerilerde bırakıp Kitap Ehlinin safında yer almış sayılır. Tabii, ancak kalblerinde münafıklık illeti bulunanlar bu iki ayrı millete güvenip koşuşurlar da Müslümanları bırakıp onları dost edinirler.
İslâm’ın lehine yapılacak bir takım siyasî ve politik anlaşmalar bu kaidenin dışındadır.
Nitekim ünlü müfessir İbn Cerîr Taberî diyor ki: «Kim müʹminlere karşı Yahudî, ya da Hıristiyanlardan dost edinip onlara destek olursa, o da dostlarının dininden sayılır. Çünkü birini candan dost edinen kimse ona destek olmayı kabul etmiştir. Aynı zamanda dostunun işliyeceği her şeye rıza göstermiştir. Bir kimsenin fiil ve düşüncelerini beğenip tasvip eden, onun dinine ve idealine razı olmuş demektir. »
Allah ise haksızlardan yana değildir. Kin, haset ve zulüm kusup mü’minlere karşı çıkanları doğru yola eriştirmez.
TAHLİLLER
«Hıristiyanlar» diye çevirisini yaptığımız «nasâra», nasranîʹnin çoğuludur. Lûgatçılara göre, kıyas dışı olarak Nasıra beldesine mensup olan demektir. Çünkü Hz. İsa (A. S. )ın bu beldede doğduğu iddia edilir. Kamus müellifi Firüzabadî ise, İsa’nın İncil’de belirtildiği üzere Beytilahmʹde doğduğunu, ancak sonraları gelip Nasıraʹya yerleştiğini yazar.
Ayrıca «Nasara»nın nusret kökünden olup İsâ Peygambere yardımcı olanlar»dır diye tefsîr edenler olmuştur ki bu da kıyasa uymamaktadır.
TARİHÎ BİR OLAY
İkinci Halîfe Ömer’in (R. A. ) hilâfet yıllarında Basra Vâlisi Ebû Musa el-Aş’arî (R. A. ) bazı önemli hususları görüşmek üzere Medîne’ye gelmişti. Bir ara kayıtların nasıl tutulduğu, işlerin nasıl organize edildiği söz konusu olunca, Ebû Musa (R. A. ) şöyle söze başladı: «Ey Mü’minlerin Emîri! Hıristiyan bir kâtibim var, işlerimi kolaylaştırıyor, kayıtları düzenli biçimde tutuyor. » deyince, Halîfenin rengi değişiverdi ve:
- Allah cezânı versin; hakka yönelen bir Müslüman kâtip edinseydin ya!. Allahʹın şu buyruğunu işitmedin mi? «Ey imân edenler! Yahudî ve Hıristiyanları dost edinmeyin.. »
Bunun üzerine Ebû Musâ cevap verdi ve aralarındaki konuşma şöyle devam etti:
- Onun dini ona, kâtipliği bana...
- Allah’ın aşağıladığına ikrâm etme, Allah’ın hor gördüğünü aziz ve şerefli kılma; Allahʹın uzaklaştırdığını yaklaştırma..
- Ne yapalım, Basraʹnın yazı işleri ancak onunla yoluna giriyor.
- Farzedelim ki Hıristiyan kâtip öldü, o zaman ne yapacaksın? O halde onu şimdiden ölmüş bil ve kendi işlerini ona göre organize et.. (Fazla bilgi için bak: Mefatihü’l-Gayb / Fahrüddîn Razî: 3/611)
KUVVETLİDEN YANA OLMA SİYASETİ
«Bize (devrin dönmesiyle onlardan) bir kötülük ve felâketin dokunmasından korkarız, derler... »
Başta Asr-ı Saadet olmak üzere hemen her devirde belli bir gayesi bulunmayan, İslâm olduğu halde onu ruhuna ve kalbine gerçek anlamıyla yerleştiremiyen ve tek kaygısı midesi ve on gün daha fazla yaşama arzusu olanların, haklı haksız bir ayrım yapmaksızın kuvvetliden yana oldukları, onların safında yer aldıkları görülmüştür. Bunlar Kurʹânʹın deyimiyle MÜNAFIKLARDIR. Küfrünü açığa vuranlardan daha tehlikelidirler. Batı dünyasına hiçbir sınır ve kayıt tanımadan kucağını açanlar da böyledir. İslâm ülkelerinde millî ve dinî değerlerin zamanla unutulmasına, Batı kültürü kurbanı olmuş kuşakların yetişmesine asıl sebep olanlar bunlardır.
Kur’ân’da özellikle Yahudî ve Hıristiyanların dost edinilmemesi üzerinde durulmuş ve bunun sebepleri çok duyarlı olaylarla yer yer sergilenmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle Kitap Ehlinin, Müslümanlardan yana samimi dost olmadıkları ve olamıyacakları belirtildi. Ancak belli ölçüler çerçevesi içinde onlarla ilginin devamına işâret edildi.
Aşağıdaki âyetle, dinlerin birer ilâhî emanet olduğuna dikkatler çekiliyor ve bu emanetlerin en son, en büyük halkası olan İslâmʹa hizmet şerefi söz konusu ediliyor. Kendilerine bu emâneti koruma şerefi verilen milletler ona lâyık olma mertebesinden kendilerini düşürecek olurlarsa, Allah’ın başka bir milleti bu hizmete sevkedeceği hatırlatılıyor.